Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, Türkiye'nin AB üyeliğine karşı çıkarak hep “Türkiye için Avrupa'da yer yok” görüşünü savunuyor. Sarkozy'nin, Avrupa'nın sınırlarının yeniden gözden geçirileceği konusuna yaptığı vurgu, Türkiye'nin üyelik dışı bırakılacağını göstermesi bakımından büyük önem taşıyor. Bilindiği gibi Avrupa, gerçekte kesintisiz kara parçası anlamındaki “kıta” tanımlamasına uymaz. Aralarında kesin sınırlar olmayan Asya bütününün devamından ve onun minik bir uzantısından ibarettir. Geleneksel ayrım, fiziksel coğrafyadan çok kültürel farklılığa dayanır. Bazen fiziksel coğrafyanın beceremediği konularda devreye, Avrupalılar tarafından tasarlanarak yaratılmış yapay bir kıta olarak “Avrupa”nın söylemsel eşanlamlısı “Batı” kavramı girer. Bu özellik Avrupalılara sınırlarla rahat biçimde oynama imkânını verir ve kıtayı küçük, farklılıklara kapalı bir ayrıcalıklılar kulübü haline getirir. Avrupalılar tarih boyunca kendi inanç ve düşüncelerine uymayan her farklılığı dışlamayı bilmişlerdir. Örnek vermek gerekirse, bir zamanlar Katolik Batı Roma'ya karşı Ortodoks Doğu Roma Batılı kabul edilmiyor ve dolayısıyla Avrupa'nın sınırları İtalya'da sona eriyordu. Soğuk savaş sırasındaysa sınır Demirperde ülkeleriydi. Demek ki haritalarla ilgilenmek ilk bakışta önemsiz gibi görünse de, Avrupalılar için yeri geldiğinde temel bir paradigma halini alabiliyor, zaman zaman da düşünce ve duyguların anlatımında temel bir ifade biçimine dönüşebiliyor. Harita Avrupalılar için, gerekli gördükleri her durumda, kendilerinden kabul etmedikleri farklı anlayış, kültür ve inançları sınırları dışına itmenin en pratik yolu olmuştur.
Türkiye bugün, Avrupa'da toprakları olan bir ülke. Geçmişte de yüzyıllar boyunca Avrupa'nın ortalarına kadar egemenlik sürdü. Avrupa tarihinde kilit bir oyuncu olarak yer aldı. Yani fiziksel coğrafya ve tarihsel anlamda tam anlamıyla Avrupalı olduğu inkâr edilemez. Fakat bütün bunlara rağmen, yoruma açık olduğu için Avrupalılarca Batılı kabul edilmez. Dolayısıyla Sarkozy'nin “Türkiye için Avrupa'da yer yok” sözleri, teknik ve ekonomik bir birlik olan eski Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) veya Avrupa Topluluğu'ndan (AT) evrilerek kültürel bir birliğe dönüşen AB'ye üyelik çerçevesinde söylenen ve anlam kazanan bir sözdür.
YENİ SINIR ORTAK KİMLİK
Avrupa Ortak Pazarı, zaman içinde dönüşerek Avrupa Birliği haline gelinceye kadar, Avrupa sorunsalı olmaktan çok teknik ve bürokratik bir mekanizma olarak görülüyordu. AET, AT'ye ve o da AB'ye göre daha dar çerçeveli beraberliklerdi. Dolayısıyla çok derin siyasî, kültürel ve ideolojik tartışmaların uzağında duruyorlardı. Türkiye'nin üyelik başvurusu bu bakımdan fazla bir sorun yaratmamıştı. AET'nin kurucu anlaşması olan Roma Anlaşması'nın 238. maddesi “Her Avrupa devleti, topluluğa üye olmak için başvurabilir” diyordu ve Türkiye'nin 1987 yılında yaptığı başvuru 1989 yılında kabul edilerek aynı zamanda onun bir Avrupa devleti olduğu onaylanmış oluyordu. Adının da gösterdiği gibi yalnızca ekonomik bir birlik olan AET için Türkiye'nin Avrupalı olmasında bir sakınca görülmemişti, ama o zamandan öngörülemeyen ve bugün 21. yüzyılın en ilginç bütünleşme (entegrasyon) mo- deli olan AB'ye gelindiğinde bu durum büyük sorunlar çıkardı. Artık ortaya bir kimlik tartışması çıkmıştı. AB'nin fikir babaları sürecin başında böyle bir konuyu sorgulamadılar.
Kimlik tartışmaları doğal olarak çok bildik bir konu olan Avrupa'nın sınırlarını tartışmayı da beraberinde getiriyor. Günümüzdeki sınırları içinde bile doğuya doğru gidildikçe Avrupalı kimliğinin zayıfladığı düşünülüyor. Orta Avrupa ikinci, Doğu Avrupa ise üçüncü sınıf kategorisinde değerlendiriliyor. Kaldı ki Türkiye, Avrupa'nın güneydoğusunun en ucunda yer almasından başka, kıtanın tarihsel hasmı ve daha da önemlisi kendisi için yarattığı “öteki”nin önemli bir temsilcisidir. Avrupa'yı bir Hıristiyan kıtası olarak gören ve bunu gerçekleştirmek için Haçlı seferlerinden günümüze kadar her türlü mücadele şartlarını deneyen Avrupalılar için kimlik sorununun anlamı da budur. Yoksa Türkiye'nin üyelik başvurusu sırasında Avrupalı görülmesine karşılık, adaylık konusunda Avrupalı olup olmadığına karar verilememesinde açıkça tezahür eden sınırlarla ilgili kafa karışıklığının Kıbrıs için söz konusu olmaması başka nasıl açıklanabilir? Şimdi AB içinde yer alan bir Güney Kıbrıs gerçeği ortadayken nasıl bir Avrupa sınırı çizileceği doğrusu epeyce merak uyandıran bir konu.
AB'ye girmek, dünyadan ve özellikle yanıbaşımızdaki bir dünyadan tecrit olmamak açısından elbette önemli. AK Parti iktidarının en büyük performanslarından biri de AB'ye girişle ilgili gösterdiği olağanüstü çabalardır. Ancak her şeye rağmen Türkiye, lâyık olmadığı bir muamele ile karşı karşıya kalıyor. AB Komisyonu'nun genişlemeden sorumlu üyesi Olli Rehn'in de söylediği gibi, en sert üyelik şartları ülkemize uygulanıyor. Türkiye-AB ilişkileri sonu gelmez bir belirsizliğin sisleri arasında. Diğer üyelerle eşitsiz, örneğin “imtiyazlı üyelik” gibi ya da Akdeniz Birliği üyeliği gibi birtakım tekliflerle oyalanıyor. Birlik üyesi ülkeler arasında da Türkiye konusunda çetin tartışmalar yaşanıyor. Aralık ayında yapılacak AB zirvesinde Sarkozy tarafından talep edilen Avrupa'nın sınırlarının yeniden gözden geçirilmesinin arkasında yatan Türkiye'ye “hayır” deme niyeti bakalım nasıl sonuçlanacak. Üye ülkelerin oybirliği ile aday ülke olarak tanınan ve yine oybirliği ile müzakerelere başlanan Türkiye'ye “çık git” denilebilecek mi? Yoksa bütün bu çetin görüşmelerin nedeni Türkiye'yi bıktırarak ayrılmayı bizzat onun talep etmesini mi sağlamak?
* Araştırmacı – Yazar