Ölürayak kuaför randevusu/ 400 yaşımıza kadar yaşayacaktık hani!
Ölürayak kuaför randevusu/ 400 yaşımıza kadar yaşayacaktık hani!

Çocukluğumda, umutsuz vaka olarak güzelleşmeye çalışan, güzelleşmek uğruna kendine zarar veren kadınlar için rahmetli ninem “yüz kasap yüz, ölürsem öleyim, illa ki güzel olayım” derdi.

Uzun bir süredir zihnimin gerilerinde kalmış olan bu söz... Zihnimin gerilerinde kalma sebebi bu sözün her defasında bana Michael Jakson’un hakikaten derisini kazıya kazıya beyazlatma gayretini hatırlatmasından kaynaklanıyor büyük ihtimal. Zihnimin gerilerinde kalmış olan bu söz; İtalya’nın Lucera Belediye Başkanı Antonio Tutolo’nun İki gün önce adeta aklıma sen mukayyet ol Allah’ım frekansında, kadınların ölür ayak güzelleşmelerine gösterdiği tepkiyi dile getiren vidyoyu görünce muhafazaya alındığı yerden çıkıp geldi. Antonio Tutolo şöyle diyor:

“Şu ev ev dolasıp kadınların saçını yapan kuaförler... Ne Yapıyorsunuz siz? Amacınız ne ? Tabut yaklaşınca mı anlayacaksınız? Tabutta bu güzel saç modellerini kim görecek? Saç spreyi virüs de getiriyor. Hala anlamadınız mı?”

İtalya’nın Lucera şehrinin Belediye Başkanının tepkisine bu satırların yazarı da hak verdi vermesine ancak, hazır evde otururken boş duracağıma saçımı yaptırayım bari diyen, süsüne düşkün İtalyan kadınların neden böyle davrandığına hiç şaşırmayarak...

İçinde nefes almaya çalıştığımız, korku senaryolarının bininin bir paraya dolaştığı şu korona günlerinde, en ziyade Efendimizin şu hadisi şerifini derinden ve ağır bir acıyla idrak etmiş bulunuyorum: Nasıl yaşadıysanız, öyle öleceksiniz.

Nasıl yaşadıysak... Evet nasıl yaşadıysak tam da o frekansta ilerlemek istiyoruz. Hayatı boyunca sadece bedenine yatırım yapmaya teşvik edilmiş olan kadınların, gençlerin, Instagram üzerinden 7/24 kendini yayınlayanların, eve kapatılınca ne yapacağını bekliyoruz ki! Online eğitim ile kendilerini mi geliştireceklerdi.

Üstelik Koronavirüs haberleri ilk başlarda nasıl yapıldı hatırlayalım: Gençleri, çocukları, kadınları, 65 yaş altını etkilemediği üzerinden.

65 yaş sınırına hazır olmayan ihtiyar delikanlılar ve ihtiyar genç kızlar, popüler kültürün “Yaşlı kadın yok, bakımsız kadın vardır ve yaşını göstermeyen kadın vardır” mottosunu Ajda Pekkan üzerinden alıp bağrına şık bir broş olarak asmıştı ve dahi basmıştı. Gençler Ajda Pekkan’ın eline su bile dökemezdi. Dans ise dans, ses ise ses, yorum ise yorum. Daha geçen yaz Ertuğrul Özkök ve Dr. Osman Müftüoğlu 65 yaşı orta yaşın başlangıcı olarak keyifle selamlıyor, bilim insanlarının belki de insan ömrünün 400 yıla kadar uzayabileceği öngörüsüne neşe ile eşlik etmeye hazırlanıyorlardı.

The Perfect Sence filminin hayatımıza karışmasını istemezdik ama In Time filmine muktedirlerin itirazı yoktu. Gerekli olan vakit ise elbette neyse ederi satın alınacaktı. Değil mi ki bilim insanları her gün bize ölümsüzlüğün yakın olduğunu bir müjde olarak sunuyordu, o halde beden makinesi paslanmadan o güne kadar itina ile korunacaktı. Fütürolog Ray Kurzweill, Tobias Hülswitt’in kendisi ile 10 Ocak 2008’de yaptığı konuşmada, insanlığın üçüncü köprüye ulaşacağından neredeyse emindi ve üçüncü köprüye ulaşan insanlar ölümsüzlüğü yakalayacaktı:

“Hatta bugünkü bilgiyle bile benim kuşağımın üyeleri 15 yıl içinde daha iyi bir durumda olabilirler. Buna “Köprü Bir” diyorum. Sonra, biyoteknoloji sayesinde biyokimyamızı yeniden programlamak ve biyolojik programımızı dönüştürmek mümkün olacak, bu “Köprü İki”dir. Bu bizi yeterince uzun yaşattıracak, “Üçüncü Köprü”ye ulaşabileceğimiz kadar. Ve nihayet nanoteknooji ve bedenimizdeki nanorobotlar bizi sonsuz yaşama yetisine sahip kılacaklar.” (Tobias Hülswitt, Roman Brınzanik, Sonsuza Kadar Yaşayacak mıyız? )

Medeniyetler hiçbir zaman düz bir çizgide ilerlememiştir. Son yirmi yıldır sosyal bilimciler, Batı Medeniyeti’nin “gerileme” eğrisi üzerinden düşüncelerini beyan ediyor nitekim. Gün gelir insan ömrü 400 yıl olur mu? Olabilir. Neye dayanarak söylüyorum, Peygamberler Tarihi’ndeki peygamberlerin ömür sürelerine bakarak. Mesela Hz. Nuh’un 900 yıl yaşamış olduğu rivayet ediliyor. Dün olanlar yarın da olabilir. Ama olanlar hiçbir zaman tarihteki şekliyle tekrar etmiyor. Ömür kaç yıl olursa olsun ayet-i kerime net: Her nefs ölümü tadacaktır. Ölümsüzlük ancak ahiret hayatında mümkün. Cennette ya da cehennemde sonsuz bir hayat bekliyor bizi. Allah cenneti kazanacak ameller nasip etsin hepimize. Hadis-i şerif bu noktada mihmandarımız: İman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olmazsanız.

Bendenizin açısından insan ömrünün kaç yıl olduğunun bir önemi yok. Önemli olan her bir insanın hayatına verdiğimiz değer ve kendi hayatımıza kattığımız anlam.

Balkonlara dökülen halk gözyaşları içinde hep bir ağızdan 'tekbir ve tehlil' getirdi
Dünya
Balkonlara dökülen halk gözyaşları içinde hep bir ağızdan 'tekbir ve tehlil' getirdi
Tüm dünyada koronavirüs hızla yayılmaya devam ederken, Fas'ın Tanca kentinde halk Korona salgınından kurtulmak için Allah'a sığındı. Tanca halkı, balkonlara çıkıp sesli bir şekilde 'tekbir ve tehlil' getirerek korona salgınından kurtulmak için Allah'a dua etti.
IHA
Virüs adam olmamıza katkı sağlayabilir mi?
Virüs adam olmamıza katkı sağlayabilir mi?

Uzun yıllardır Kuranıkerim’i anlamaya çalışıyorum. Eğer fıkıh anlama ise, bir anlamda yine fıkıhla uğraşıyorum. Ondan anladıklarımdan en önemli ikisini söyleyeyim:

Bir, Kuranıkerim’in en sık kullandığı kavramlardan biri ‘âyet’tir. Ayet, yol gösterici işaret, belirti, mucize demek. Kuranıkerim’in her bir paragrafı da ayet olarak isimlenir. Çünkü onlar da aynı görevi görürler. Ama Kuranıkerim’in kâinattaki işaretlere ayet demesi, sayıca onun kendi içindeki cümlelere ayet demesinin en az on katı kadardır. Bunun anlamı, kevnî ayetleri anlamaya göstereceğimiz çabanın da bu oranda olmasının gerektiğidir. Tarih boyunca Müslümanların asıl kaybettikleri nokta da burasıdır.

İkincisi, yine buna bağlı olarak, her biri birer delil olan bu ayetlerin en basit gibi görüneninden galaksiler ötesine kadar, Arşa kadar çok ve her insan seviyesinde farklı farklıdır. Bilgi ve akıl düzeyi ne olursa olsun, hiçbir insanın, benim anlayabileceğim ayet yoktu ki, ben de anlayabileyim deme hakkı ve mazereti yoktur. Bunu Kuranıkerim sıkça ‘tasrîfu’l-âyat’, yani ayetlerin her çeşidiyle, her seviyede bol bol verilmesi diye anlatır. Öyle ki, Kuranıkerim adeta bir deliller kitabıdır.

Allah hiçbir şeyi boş ve anlamsız yaratmayacağına göre bu virüs de bir ayettir, yani onu da doğru okumamız gerekir. Bir ceza mıdır, uyarı mıdır, safi bir imtihan mıdır? Belki de hepsidir. Allah kimseye zulmetmeyeceğine göre bununla hak eden birilerini cezalandırıyor olabilir. Hatta birilerine mükâfat veriyor da olabilir. Ama biz bunu bilemeyiz, bizim yapacağımız bu ayetten ders çıkarmaktır. Ben şahsen kendi adıma şunları düşündüm:

Tamamen şer gibi gördüğümüz bir olay hayra vesile olabilir. ‘Siz bilmezsiniz, Allah bilir’. Düşünmemize, ürperip kendimize gelmemize, laubaliliğimizi fark etmemize sebep olursa hayra dönüşür.

Bizler bazen kendimizi İslam’ı bilen ve anlatmaya yetkili kişiler olarak vehmedip, söylediklerimiz sanki bunlar bizi değil de başkalarını ilgilendirir psikolojisinde söyleyebiliyoruz. Böyle uyarıcılar bizlerin de bu söylediklerimizin muhatabı olduğumuzu bize hatırlatıyor olabilir.

Biz insanlara dünyanın oyun ve eğlenceden ibaret olduğunu söylüyor, ama kendimiz oyun havasında yaşayabiliyoruz. Tehlikenin bize doğru gelmekte olduğunu görünce oyunu bırakabiliriz. İnsanlara dünyevileşmeyin, salt dünya için yaşamayın, çalışın ama aklınız fikriniz hep öbür âlemin hesabı kitabı ile ilgili olsun diyoruz, ama kendimiz sanki hiç ölmeyecekmişiz gibi yaşıyoruz. Ahirete imanımız bulanıklaşmış. ‘Öyle diyorlar’ havasında inanıyoruz. Uzun süre kaldığınız bir memleketten son olarak ayrılma saatlerinizin geldiğini hatırlayın, artık o diyarlar size başka renkte, başka havada görünmeye başlar. Aslında dünya da bütünüyle böyle olmalıdır.

Biz insanlara hadisi şerifin dediğini hatırlatıyoruz; ‘lezzetleri paramparça eden ölümü hatırlayın’ diyoruz, ama kendimiz sanki ölüm bize çok uzak, biz Allah’ın has kullarıyız der gibi yaşıyoruz. ‘Rabıta-ı mevt’ icat ediyoruz, ama ölümü düşünmemiz bunun için gözlerimizi kapatmamızla sınırlı kalıyor. Böyle bir hastalık burnumuzun dibine gelince, aslında çok derin uykulara daldığımız için tam olarak uyanamıyoruz ama aa, diyerek uyanır gibi oluyoruz. Bu konuda böyle ayetlerin önemli bir etkisi olabilir. Resulüllah bir gün düşmanların Müslümanlar üzerine çanağa üşüşen yiyiciler gibi saldıracağını söylediğinde, o gün biz sayıca az olacağımız için mi böyle olacak diye soranlara, hayır, size ‘vehen’ yanı ölüm korkusu arız olacağı için böyle olacak buyurur.

İnsanlara vermenin, paylaşmanın, yardımın faziletinden bahsediyoruz ama kendimizi varlıksız sayıp bunu hep başkalarının yapmasını bekliyoruz. Allah korusun, bu hastalığın birimize bulaşması halinde çiftimiz çubuğumuz ne varsa hepsini satmak zorunda kalırız ve belki artık bir faydası da olmaz. O halde küçücük bir virüs bize bu görevimizi de hatırlatıyor olabilir.

Başkasına, Allah tevekkül edenleri sever, O’na güvenin, diye vaaz ediyoruz ama kendimiz bunu ‘muhlisan lehü’d-din’ düzeyinde hiç yaşamıyoruz. Bunu da öğrenmiş olabiliriz.

Cihaddan, Allah için çıkıp emr bil-maruf yapmadan, rahatını terk etmeden dem vuruyoruz. Ama biz sanki sadece komuta kabininde olmalıyız gibi yaşıyoruz.

Boş zamandan hesaba çekileceksiniz diye racon kesiyoruz, ama zevk ve eğlence içerisinde malayani sohbetlerle saatler değil, günler tüketiyoruz.

Hulasa henüz yeni hatırlamaya başlıyoruz, biraz daha yaklaşırsa bu virüs bütün bunları bize daha yakından anlatacak gibi gözüküyor. Hadi hayırlısı.

Temiz eller
Temiz eller

Efendim, malum olduğu üzere hastalıklar maddi ve manevi olmak üzere ikiye ayrılıyor. Bedeni rahatsızlıkların tedavisi için doktora, ilaca ve hastahaneye ihtiyaç duyulduğu gibi, manevi açıdan şifaya kavuşmak için de Şafi-i Hakiki olan Cenab-ı Hakk’ın emirlerini, Sevgili Habibinin tavsiyelerini yerine getirmek de bir vecibe olarak karşımıza çıkıyor. Şurası da ayrı bir gerçektir ki, maddi tedavi ile manevi tedavi birbiriyle çok yakından ilgilidir. Hatta tedavinin esası, vasıtası olan tıp ilmi, manevi dünyamızın temeli olan din ilminden önce geliyor. Eskiler buna “İlm-i ebdan, ilm-i edyandan evveldir” diyorlar. “Ebdan”ın bedenler, “edyan”ın dinler anlamına geldiğini de bu arada söylemiş olalım. “Din” kelimesinin çoğulu da “edyan”dır.

“Tıbb-ı Nebevi” adıyla kaleme alınan eserler, Peygamber Efendimiz’in bu konuya ne kadar önem verdiğini canlı tablolar halinde ortaya koyuyor. Asr-ı Saadet’te, Medine’de görev yapmak üzere İran’dan bir tabip geliyor. Aylarca Peygamber Şehri’nde kaldığı halde hiçbir hasta kapısını çalmıyor. Buna canı sıkılan ama daha çok merak eden doktor hasta gelmeyişinin sebebini sorunca Efendimiz “Benim ashabım acıkmadan sofraya oturmaz, sofraya oturunca da tıka basa midelerini doldurmaz” buyurarak işin aslını söylüyor. İbn-i Sina gibi bir deha da “Tıp ilminin esası “Yiyiniz, içiniz, israf etmeyiniz” ayetidir, diyor.

İslam, ilme, temizliğe, tıbbi bilgilere en büyük önemi verdiği halde, koronavirüs uzmanı kesilen birtakım cahiller ve gafiller yine bir fırsatını bulup namazla, abdestle, dua ile dalga geçiyorlar. Ne yazık ki, işin bu yönünü hafife alan köşe yazarlarına, muhafazakâr kalemler arasında bile rastlıyoruz. Bazı kemalist yazarlar dahi böyle zamanlarda maddi tedbirlerin yanısıra duanın ve iyilik yapmanın önemini vurgularken sözüm ona bunlar bilim, bilim deyip başka çare yok diye yırtınıp duruyorlar. Bilimin aslının ilim olduğunu, İslam’ın da ilmi en başa aldığını görmezlikten geliyorlar. Tabii, bu arada, efendim biz abdest alırken zaten elimizi yıkıyoruz. Dolayısıyla bize koronavirüs bulaşmaz diyenler de böyle gereksiz sözlerle yukarıdaki tiplere malzeme vermiş oluyorlar.

İnsan kötü niyetli olunca en masum cümleden bile aleyhde malzeme çıkarabilir. Şimdi benim bu yazımı okuyanlardan biri kalkıp Dursun Hoca abdesti hafife aldı diyebilir. Öyleyse fitne kapısını baştan kapatmak için konu üzerinde biraz durayım. Evet, bir Müslümanın günde beş defa abdest alması temizlik açısından son derece önemlidir. Bizim dini inancımıza göre, bütün ibadetler sırf Allah emrettiği için yapılmakla beraber, aynı zamanda sağlığa faydalı olduğu zaten biliniyor. Mesela bu konuda oruç başta geliyor. Bu günler de bazı ünlü doktorlarımız orucun ne kadar faydalı bir ibadet olduğunu sık sık dile getiriyorlar.

Ben yine sözü elimize getireyim ve elin önemini elimden geldiği kadar ele alayım. Hiç şüphe yok ki, en çok kullandığımız vücud organlarının başında el geliyor. Hangi birini yazayım. Çatalı, kaşığı elimizle tutuyoruz, yükü elimizle taşıyoruz, başımızı elimizle kaşıyoruz, traşımızı elimizle oluyoruz, yazıyı elimizle yazıyoruz, yetimin başını elimizle okşuyoruz, kitabı elimizle tutuyoruz. Ayrıca veren el, alan elden üstündür diyoruz. Cimri adama, eli cebine gitmiyor diye sitem ediyoruz. El, elden üstündür diyerek üstünlüğü kabulleniyoruz. Elde, ayakta yok, diyerek fakirlik vurgusu yapıyoruz. Elden ne gelir diyerek çaresizliği dile getiriyoruz. Paraya “el kiri” diyoruz. Paranın kirletmediği eli öpüyoruz. Özellikle bu günlerde el yıkamanın önemine vurgu yapan doktorları sık sık dinliyoruz.

Kur’an-ı Kerim’de “Yedullah” kelimesi zikrediliyor. Anlamı ise “Allah’ın eli”, yani kudreti demektir. Kudret eli, bütün insanlığa hidayet rehberi olması içn Fahri Kâinat Efendimiz’i dünyaya gönderdi. Ne muazzam bir tecellidir ki, Efendimiz’in birçok mucizesi mübarek elinde zuhura geldi. İslam tarihleri, siyer kitapları Nebevi mucizeleri anlatırken Resul-ü Ekrem Efendimiz’in nurlu elleri vasıtasıyla meydana gelenlerini de sıralıyorlar. Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri’nin “Mektubat” isimi kitabında bir sayfa halinde işte bu konuya yer veriliyor. Bu bir sayfada yer alan sözlerin ne kadar mühim, ne kadar ilgi çekici, ne derece ufuk açıcı olduğu başdaki “Bu parça, altın ve elmas ile yazılsa, liyakati var” sözüyle dile getiriliyor, ezcümle şunlar söyleniyor:

Efendimiz’in mübarek avucundaki küçük taşlar bir mucize olarak zikir ve tesbih ediyor. Aynı avuçtaki küçük taşlar ve toprak düşmana karşı top ve gülle olarak kullanılıyor ve onları hezimete uğratıyor. Kur’an’da belirtildiği üzere aynı elin parmağıyla ay’ı ikiye yarıyor. Aynı el, çeşme gibi, on iki parmağından su akıtıyor ve bu su bir orduya yetiyor. Aynı el hastalara ve yaralılara şifa oluyor. Böylece o mübarek el, nasıl harika bir mucize olduğunu gösteriyor.

O elin avucu –guya – küçük bir zikirhanedir ki, ufak taşlar dahi içine girse zikir ve tesbih ederler. Düşmana karşı küçük, fakat Rabbani bir cephanedir ki, içine giren taş ve toprak gülle ve bomba olur. Hastalar ve yaralılar için Rahmani bir eczahane hükmüne geçer. Celal ile kalktığı zaman Ay’ı parçalayıp Kâb-ı Kavseyn şeklini verir. Cemal ile döndüğü vakit âb-ı kevser akıtan bir çeşme olur. Tek bir elinde bu kadar mucize zuhur eden Efendimiz’in, Allah’ın yanında ne derece makbul olduğu ve bu ele, biat edenlerin de ne kadar bahtiyar olacakları derhal anlaşılır.

O mübarek ele biat eden Bediüzzaman Hazretleri’ne de – bu vesileyle – ve vefatının altmışıncı yılı dolayısıyla Allah’tan rahmet niyaz ediyorum. (23 Mart 1960).

Coronavirüsün küresel iktidarına karşı ve kim kimin evliyası?
Coronavirüsün küresel iktidarına karşı ve kim kimin evliyası?

Gözle görülmeyen, kulakla duyulmayan, birçok özelliği hala bilinmeyen mini minnacık varlığıyla meçhul düşman Coronavirüs bütün ihtişamıyla emsalsiz bir iktidar kurdu hayatımızda.

Şimdiye kadar hiçbir gücün yapamadığını yaptı, yapıyor. Birbiriyle türlü ihtilaflar içinde bulunan, rekabet eden, savaşan bütün dünya devletlerini kendisiyle meşgul etmek suretiyle, ortak bir sorun temelinde adeta birleştirdi. Küresel yaşam kültürünün vazgeçilmezleri haline gelmiş olan, hani bir saat dursa bütün hayatı sekteye uğratacağı düşünülen bütün kurumları öngörülemez bir geleceğe kadar tatil etti, yaşama alışkanlıklarını değiştirdi, son sürat devam eden hayata ani bir fren çektirdi. Ölmeden önce öldürdü, kıyameti kopmadan önce kopardı.

Ölmeden önce ölmeyi müminler haccla, oruçla, namazla periyodik olarak tecrübe ederler. Bunu tecrübe etmek dini bir görev. Bir inananlar topluluğuyla birlikte hayatın ayrıştıran, bölen, çatıştıran, uzaklaştıran rutinine karşı tevhid eden, birleştiren, ortaklaştıran tecrübeye davet eden çağrıya icabet bize o ölüm tecrübesini, ölümden önce yaşatıyor, bize bizi öğretiyor.

Tabi o tecrübeyi yaşamaya insanlar gönüllü olarak icabet ederler.

Bu tecrübe hayatın bir oyun ve eğlenceden ibaret olduğunu öğretir. Ancak, hayatın oyun ve eğlenceden ibaret olduğunu bilmek hayatı ciddiye almamayı değil, bilakis daha fazla ciddiye almayı telkin eder, ama gerçek anlamı üzerinden. Bir nefesine hükmedemediğimiz bir dünyanın sihrine kapılıp aynı özden yaratılmış olduğumuz insanların hukukuna tecavüz etmemeye, insanlara zulmetmemeye, zalimlere de boyun eğmemeye, kula kulluk etmemeye ve ettirmemeye ahdedecek bilince ve iradeye ulaştırır böylece. Bu dünyada kazandığımızı zannettiğimiz hiçbir şeyin bize kalıcı olmadığını, bizim zannettiğimiz hiçbir şeyin bize ait olmadığını, bilakis bizim bütün varlığımızın O’na ait olduğunu anlarız.

İnsanca halimizle, insanca yorum farklarımızla birlikte anlarız tabi. Yoksa bu davete katılan herkeste bu tecrübe aynı etkiyle son bulmuyor elbet.

Nitekim şimdi de böyle bir tecrübeyi başka türlü yaşamaya bizi bir virüs mecbur bırakıyor. Bütün insanlığın bilim adına, teknoloji adına, gelişmişlik adına kat etmiş olduğu bütün mesafeleri bir anda sıfırlayan bir tecrübenin insanlığa hümanizm adına bir miktar tevazu hatırlatması beklenmez mi? Hangi bilgi seviyesine ulaşmış olursa olsun, insanın bilmedikleri hala bildiklerinin yanında ne kadar da az kalıyor…

Aslında bilim felsefesi ile uğraşanlar, hatta bilimin kendisiyle uğraşanlar dünyada genel olarak bu bilince daha fazla yaklaşmışlardır. Bu çevreler 19. yüzyılın müstağni, kibirli hümanizminden uzun zamandır dinle didişmenin anlamsızlığının farkındadırlar.

Coronavirüs bütün dünyayı ilginç bir biçimde ortak düşmana karşı birleştirmiş durumda. Sosyolojideki meşhur kural gerçekleşiyor. Ortak düşman grup bağlılığını pekiştirir ve yeni bir grup bilinci oluşturur.

Bu virüs belki böyle bir rol oynamak üzere hayatımıza girdi. İnsanlık olarak kendi halimize bize anlatmak üzere, bize kendimizi, insanlık durumumuzu öğretmek üzere gelmiş gibi. İlginç bir biçimde böyle bir akıl ve hedef yüklü gibi bu virüse. Biyolojik genetiğini çözersek bu mesajı okuyamayabiliriz ama manevi genetiğinde bu etki açıkça okunuyor.

Tabi yine insanca halimizle, insanca yorum farklarımızla birlikte okunuyor. Bu kadar açık bir durumu yine kendi iflah olmaz marazatı ve mazarratıyla okumaktan geri durmayanlar da olabiliyor.

İsmi zikretmeye değmez birisi Coronavirüsle bilimsel çerçevede mücadele konusunda Türkiye’nin bütün dünyaya örnek çalışmalarına kör ve sağır kalmayı tercih ederek kendince istihza ile “Coronavirüse karşı aşıyı bulsa bulsa Tillo evliyaları bulur” demiş. İstihza edilecek hale geldiğinin bile farkında olmadan.

Tillo’da evliyayı bilmem, çünkü bana göre insanların tamamı evliyadır. Ya Allah’ın evliyasıdır veya şeytanın. Müslümanlar birbirlerinin evliyasıdır, kafirler ise birbirlerinin. Evliya dışında kalan bir kategori zaten yok. Herkes kimin evliyası olduğunu bir şekilde tercih edip bunu belli de ediyor zaten.

Ama Tillo’da İslami ilim geleneği kadar ciddi bir pozitif ilim geleneği de vardır. 250 sene önce Tillo’da İsmail Fakirullah’ın öğrencisi İbrahim Hakkı’nın meşhur “Marifetname” isimli kitabı ve diğer çalışmaları döneminin bütün pozitif ilimlerini derleyen ve çok anlamlı bir bir bütünlük içinde sunan, bunları da İslami bir paradigma içinde de meczeden ileri seviyede eserlerdir.

Bütün üslubu ve kültürü sululuk yaparak sataşarak muhalefet olan birinin bilmesini bekleyemeyeceğimiz bir şey. Baksanıza bütün dünyayı, bilimiyle, tekniğiyle, ulaşımıyla, iletişimiyle, kapitalizmiyle, finansmanıyla felç etmiş ve belli bir temelde tefekküre sevk etmiş apaçık bir durum karşısında bile kör ve sağır kalabilen göz ne görecek, kulak ne duyacak, akıl ne kavrayacak?

Daha kendisinin de bal gibi “evliyadan” olduğunun bile farkında değil? Evliya, evet ama kimin evliyası?

Hangi virüs daha tehlikeli, siz karar verin
Hangi virüs daha tehlikeli, siz karar verin

İnsanlar gibi, peygamberler de farklı mizaçları temsil ederler. Resulüllah’ın Bedir Harbi’nde alınan esirlere nasıl muamele edileceğini arkadaşlarına sorması üzerine Ömer (r) hepsinin kılıçtan geçirilmesini istemiş, Ebubekir (r) ise fidye alınarak salıverilmelerini önermişti. Ömer’in (r) teklifi Resulüllah’a ağır geldi ve şöyle buyurdu: ‘İnsanlardan bazıları kaya gibi serttir, bazıları da su gibi yumuşaktır’. Bu sözleriyle bu iki büyük sahabîyi kast ettiği açıktı. Sonra Ebubekir’e döndü ve ‘sen kardeşim İsa’ya benzersin; kavmi ona inanmayınca o ellerini Allah’a açtı ve Rabbim dedi, eğer bunları cezalandırırsan, bunlar nihayet senin kulların, ama bağışlarsan, sana da bu yakışır’ buyurdu. Sonra Ömer’e (r) döndü, ‘sen de kardeşim Nuh’a benzersin’ buyurdu. ‘Kavmi ona isyan edince ‘Rabbim, bu kâfirlerden yeryüzünde bir tane bile bırakma dedi’.

Siz bunların hangisini tercih edersiniz? Birini alıp insanların hep öyle olmasını istemek duygularımıza hoş gelebilir ama gerçekçi değil? Resulüllah’ın bir beşer olarak tercihi de İsa’ya (sa) benzettiği Ebubekir’in görüşü idi. Karar da ona göre verildi ve Bedir esirleri öldürülmedi, parası olan fidye verip kurtuldu, olmayan Medineli on çocuğa okuma yazma öğretmesi şartıyla serbest bırakıldı. Resulüllah’ın onayıyla yapılan bu uygulamaya yanlış demek uygun olmaz. Ancak ilahi hitap bu kararı kaldırmadı ama kınadı ve dolayısıyla Ömer’i (r) haklı buldu. Demek ki, farklı zamanların ve farklı şartların farklı hükümleri olabilir ve bu hükümlerin isabetli tespiti beşer yönüyle bir peygamber fetanetini bile aşabilir.

Biz de elbette Resulüllah gibi düşünüyoruz, bir insan olarak yüreğimiz ağzımıza geliyor. Çoluk çocuğumuzun uykusu kaçıyor, psikolojisi bozuluyor. Gelen bu umumi bela için sadece Müslümanlara değil bütün insanlığa dua ediyoruz. Çünkü sonuçta insanlığın kurtuluşu bizim de kurtuluşumuz demek. Ama Nuh da Allah’ın ulü’l-azm bir peygamberi ve insanlığın ikinci atası idi ve onu Allah dokuz yüz elli yıllık çırpınışları sonunda o söyledikleri sebebiyle kınamadı aksine, biz de düşünüp ders alalım diye onları bize Kuran olarak nakletti. Bakın o ne demişti:

‘Ey benim kavmim, ben size gönderilmiş açık bir uyarıcıyım. Allah’a kulluk edin, O’na saygılı olun ve bana itaat edin ki, O da sizin günahlarınızı bağışlasın, sizi bir süre daha yaşatsın’. Ama onlar dinlemediler. Sonunda o şöyle intizar etti:

‘Rabbim, ben kavmimi gece gündüz hakka çağırdım, ama benim davetim onlara uzaklaşmalarından başka bir şey sağlamadı. Sen bağışlayasın diye ben onları her davet ettiğimde onlar kulaklarını tıkadılar, örtülerine büründüler, inat ettiler ve kibirlerine yediremediler. Sonra onları bazen açık bazen gizli davet ettim. Ve Rabbinizden mağfiret isteyin, O çok bağışlayıcıdır dedim. İsteyin ki, size bol ve bereketli yağmurlar göndersin, mallarınıza mal, çocuklarınıza çocuk katsın... Siz neden Allah’ın azametine saygı duymuyorsunuz dedim…’

‘Rabbim, onlar bana karşı geldiler ve serveti, çocukları kendisine ziyandan başka bir şey kazandırmayana uydular, çok büyük tuzaklar kurdular. Ve dediler ki, sakın ha ilahlarınızı bırakmayın… Böylece çoklarını yoldan çıkardılar. Şimdi sen de bu zalimlerin sapkınlıklarından başka bir şeylerini artırma’. ‘Onlar hataları sebebiyle suya gark oldular, sonuçta da ateşe atıldılar ve Allah’a karşı kendilerine yardımcı da bulamadılar’. ‘Rabbim, bu kâfirlerden yeryüzünde dolaşan bir tane bile bırakma, çünkü eğer sen onları bırakırsan onlar senin kullarını yoldan çıkarırlar ve sadece günahkâr ve kâfir nesiller doğururlar. Rabbim, beni, annemi babamı, mümin olarak evime girenleri ve erkek kadın bütün müminleri bağışla. Zalimlere ise helakten başka bir şey verme’.

Evet, bu virüs herkesi korkutuyor, yok olması için dua ediyoruz. Ancak unutmayalım, zalim milletler sadece Suriye’de, çoğu çocuk bir milyon insanı öldürdüler, Irak’ta üç milyon, Yemen’de yüz binlerce öldürdüler. Öldürmeye devam ediyorlar. Myanmar’da, Doğu Türkistan’da durmadan öldürüyorlar. İsteseler bu katliamları bir günde durdururlar. Oysa biz bunları kanıksadık, bu felaketler koronavirüs kadar bile yüreğimizi hoplatmadı. Bu zalimleri bu virüs kadar tehlikeli görmedik. Kaçıp bize sığınanları ırkçı duygularla ittik. Bunlar bir gün bize de yapılır diye düşünmedik. İlginçtir ki, Yemen’de ve Suriye’de bu zalimliği yapanlar arasında İran da var, Suudi Arabistan da var. Ve iki tarafı birbirine kışkırtan Amerika.

Tevfik Allah’tandır
Tevfik Allah’tandır

Bazı siyasi hareketleri gerçekleşmeyen ütopyaları, ulaşılamamış hedefleri, fiyaskoyla neticelenmiş veya hedefinden ciddi sapma göstermiş vaatleri üzerinden değerlendirmek mümkündür. Sosyalist hareketin, mesela başarısızlığı yüzyıllık siyasi tecrübeleri esnasında sayısız örnekle gösterilebilir. Liberalizmin tarihin sonunu ilan etmeye kadar varan çok yaklaşmış mutlak zafer vehminin kısa süre içinde kendisiyle dalga geçilmesine yol açan tam bir komediye meydan vermiş olması başka bir örnek.

Bu hareketlerin bu durumları bir başarısızlık olarak nitelenebilir elbet, ama yine de kimse liberal siyasallığın veya sosyalist siyasallığın sonundan bahsedemez. Ha, bundan da bahsedenler vardır, ancak bu bahis de büyük ölçüde sosyalistlerden veya liberallerden hazzetmeyenlerin bir bahsi oluyor. Bir de bu bahis, yine bu tür hareketlerle ilgili kişisel-bireysel deneyimlere dair bir fikir verebiliyor. O kadar.

Belli dönemlerde İslam adına bir ütopya kurgusu yapanlar olabiliyor. Belki sabit modelini Asr-I Saadetten aldığını düşünüp geleceğe doğru bunu projekte eden girişimler, denemeler. Bunların önemli bir kısmı “ideolojiler çağı”na ait denemelerdi.

Doğrusu, o tür ütopya denemelerinin bir tür İslami Siyonizm hevesleri olduğuna dair yine bizzat İslamcı kesim arasında sayısız eleştiriler yapıldı. O kadar ki, bu eleştiriler İslam’ı veya özel tabirle siyasal İslam’ı bir ütopya vaadine indirgeyebileceklerin söylemlerine daha baskın çıkmıştır. Müslümanlığın zaten yeterince kuşatıcı ve gerekli siyasallığı da yeterince barındırıyor olduğunu söyleyenlerin tonlamasında bile o İslamcı irade, kimlik ve siyasallık vardır zaten. Bu tür durumlarda gerçekten İslamcılık var mı, gerekli mi, öldü mü, kaldı mı tartışması havanda su değmekle eşdeğer hale gelebiliyor.

İslam bir din olma vasfıyla elbette Allah’ın nurunun tamamlanacağına ve küfre galebe çalacağına dair kesin bir inancı bütün müminlerde canlı tutuyor. Bunun ürettiği kaçınılmaz bir siyasallık var, kimlik, hak, adalet duygusu ve iyilerle kötüler arasındaki saflaşmaya dair duyulan kesin bir inanç var. Bu inanç belli dönemlerde belli kişiler tarafından İslam adına üretilmiş ütopik modellere indirgenemez elbet.

Batılı metafiziğe atfedilen en önemli kusur, herşeyin kesin hatlarla, dondurulasıyla, tanımlanması, nesneleşmesi ve böylece ve araçsallaşmasıdır. Siyasalın batılı tip metafizikleştirilmesi de kimliklerin hiçbir geçirgenliği olmayacak ve bütün zamanlar için sabitlenmiş klişelere dönüşmesine dair duyulan derin istektir. Belli klişelere sığdırılmış bütün insan tiplemeleri arasında ilanihaye devam eden mücadele batılı siyasallığın metafizik derinliklerini inşa eder. Bu tiplemeyle gerçekliğin çoğu kez alakası bile yoktur. Gerçek bir Müslüman karşılarına bütün derinliğiyle, insanlığıyla, ilmiyle veya en temel insani özellikleriyle çıktığında o siyasal metafiziği çatlatır.

Terörle mücadele diye çıktıkları yola tahrik etmek üzere deccallarını inşa etmeye yetmez o tipleme. O yüzden DAEŞ onlar için İslam’ı veya Müslümanları kesinlikle daha iyi temsil eder. Müslümanın vahşetinin, deccallığının yetmediği yerde tam da fantaziye uygun olarak stüdyo şartlarında o tipleme özenle-bezenle yaratılıp tedavüle sokulur. Bütün karikatür gibi pratikleriyle, laftan anlamaz, insani duygulara uzak, en zalim ve gaddar infazlarıyla, kafa kesmeleriyle ihtiyaç duyulan tiplemeyi üretir, sonra dönüp yeniden-üretir.

En kaba haliyle ve güncel siyasallığın aracı haline gelmiş oryantalizm bu tür tiplemelerle yürürken ne yazık ki Müslüman bilinci de etkiliyor. Bir çok Müslüman da o tiplemenin hipnotik etkisi altında kalarak davranış belirliyor. İslam’ın veya Müslümanın o değil bu olduğunu söylerken bile bu etkiden uzak kalmak o kadar mümkün olmuyor. Neticede bir metafizik-sabit Müslüman tanımına karşı başka bir metafizik-sabitlikte Müslüman klişesi ikame edilmeye çalışılıyor.

Müslüman dost-düşman ilişkileriyle kaim olan bir tipleme olarak görüldüğünde, bu dost-düşmanın da sabitlendiği yerde, Müslüman ne yaparsa yapsın nitelikleri, kalitesi değişmeyen bir özneye dönüşüyor. Aynı şekilde Müslüman olmayanlar da kıyamete kadar kendilerine atfedilen bütün özellikleriyle sabit olarak kalmış olurlar. Müslümanlar bir kez kazanmış oldukları bir kimliği, bir kazanılmış hak olarak, hiçbir zaman kendilerinden giderilemeyen bir imtiyaz olarak düşünürler ve yaptıkları ile İslam arasında bir özdeşleşme yaşanır. Rahmetli Akif Emre’nin giderek Müslümancılığa dönüşen süreç.

Oysa Müslümanlık bir müktesep hak değil ve her gün bedeli tekrar ödenmek zorunda olan bir tercihtir. Bir iyilik hareketi olarak kıbleyi doğuya veya batıya dönmeye indirgenemez, Müslümanım veya İslamcıyım demeye indirgenemez, hatta salt küffara karşı saf tutmaya da indirgenemez.

İyilik belli nitelikte eylemleri iyi niyetle sürekli yapmakla ilgilidir ve bunun imkanı her zaman başarı veya başarısızlığın sözkonusu olduğu bir imtihan şartlarına bağlıdır.

İslamcılar veya Müslümanlar başarısız olabilir, ama bu başarısızlık siyasi hedeflerine ulaşıp ulaşmamakla değil, Rablerine karşı, Peygambere, müminlere ve insanlara karşı sergiledikleri samimiyetle ilgilidir.

Yoksa elbette her zaman Tevfik Allah’tandır.

Haramlar duyguları köreltir
Haramlar duyguları köreltir

Fıkıhta, def-i mazarrat celb-i menafi’dan evladır diye bir kural vardır: Yani kötü olanın yok edilmesi iyi olanın yapılmasından öncelikli ve önemlidir. İşe kötülüklerin giderilmesiyle başlanmalıdır. Bu Mecelle kuralı şu anlamdaki genel kabulden alınmıştır. ‘Bir şeyin helal olduğunu gösteren bir delilin yanında haram olduğunu gösteren bir başka delil daha bulunsa, haram olduğunu gösteren delile itibar edilir ve o şey haram sayılır’. Yani güzel ve faydalı bir şeyi ikame etmek için önce ortamın kötü ve zararlı olanlardan temizlenmesi gerekir. İslam’a girmenin anahtarı sayılan ‘la-ilahe illellah’ cümlesi de bunu anlatır; önce lâ süpürgesiyle ortam ilah sanılan pisliklerden temizlenir sonra ‘illellah’ deyip, ilah olarak sadece Allah’ın var olduğu söylenir. İslam daveti de böyle başlamıştır. Önce şirk ve küfür gibi pisliklere dikkat çekildi, onlar ortadan kaldırıldı, arkasından da tevhit yerleştirildi. Tarlanızdan ekin alabilmek için önce onun taşlarını, çalılarını ve yabancı otlarını temizlemeniz gerekir.

Bu sebeple haramlardan kaçınmak emirleri yerine getirmekten daha öncelikli ve çoğu zaman daha sevaptır. Mesela gözünü haramdan sakınan, ya da gıybet etmekten Allah için vazgeçen birisi gece boyu teheccüde kalkan, ya da pazartesi perşembe oruçlarını tutan birinden daha çok sevap almış olur. İkisine birden riayet ederse elbette aliyyul ala olur.

İnsana varlığı ve hakikati anlayabilmesi için duyular, duygular ve akıl verilmiştir. Fizik dünyayı algıladığımız beş duyumuzun yanında, manevi olanı algılayabilmemiz için bir de içe dönük beş duyumuz daha vardır. Bunları diğerlerinden ayırmak için bunlara duyu değil duygu demişler. Duyularımızın sağlamlığı temiz ve sağlıklı gıdalara bağlı olduğu gibi, duygularımızın sağlığı ve duyarlılığı da maddeten temiz ve sağlıklı gıdaların yanında manen de helal ve hoş/tayyib gıdalarla mümkündür. Tıpkı bir arabadan optimum verim alabilmek için kullanacağınız yakıt ve yağ cinsinin önemli olması gibi. Allah insanı yaratmış ve hangi gıdalarla nasıl beslenmesi gerektiğini de bildimiştir. Haramlar sahte benzin gibidir, duyguların sensörlerini bozarlar ve insan artık doğruyu yanlışı, hakkı batılı algılayamaz olur. Onun için günahlarda ısrar edenin bir noktadan sonra kalbinin mühürlenmesinden söz edilir. Kalbin mühürlenmesi, algı özelliğini yitirmesi demektir. Buna dikkat edenlerde bu hassasiyet öyle bir noktaya ulaşır ki, kişi haram ve habis gıdalardan tiksinmeye başlar. Mahiyetini bilmeden bile haramı istikrah eder hale gelir. İbadetinden zevk alır, duası makbul olur. Çünkü haramlar onun ibadetlerinin ve duasının Allah’a ulaşmasını engelleyen parazitler ve dikenli çalılar gibidir. ‘Kim izzet arıyorsa bilsin ki, izzet tamamen Allah’ın elindedir. Güzel ve hoş sözler O’na yükselir, doğru işler de onları yükseltir’ (Fâtır 10).

‘Ey insanlar! Allah temizdir/tayyib’dir ve ancak temiz olanı kabul eder. Allah peygamberlerine neyi emretmişse müminlere de onu emretmiştir. Onlara demiştir ki: ‘Ey peygamberler! Tayyib/helal ve hoş olan şeylerden yiyin ve doğru işler yapın. Müminlere de buyurmuştur ki, ‘Ey müminler! Size verdiğim rızkların tayyib olanlarından yiyin... Adam uzun bir yolculuğa çıkar, üstü başı toz duman içinde. Sonra ellerini semaya uzatır Ya Rab! Ya Rab! Diye dua eder. Oysa yediği haram, içtiği haram, giydiği haram. Kısacası haramla beslenmiş. O halde duası nasıl kabul edilsin’ (Müslim). Yani peygamberlerin hakkı batılı tanıma sebeplerinden biri sadece helal ile beslenmeleridir. Biz de bu hassasiyeti kazanmak istiyorsak haramlardan kaçınmalıyız. Peygamberlik ise Allah vergisidir.

Dikkat edin, yedikleriniz helal ve temiz/tayyib olsun ki, duası makbul olanlardan olasınız. Vallahi, haram lokma yiyen insanın duasını Allah kırk gün kabul etmez. Kimin eti haramla ve faizle oluşursa, ona ateş daha layık olur’ (Nesai). ‘İçki içen birisinin namazı kırk gün kabul olunmaz. Ama o bundan dönerse Allah da bu kararından döner’. Namazının kabul olmaması, sevabının kalmaması olarak anlaşılmıştır. Yoksa kıldığı namazları tekrar kılması gerekir anlamında değil.

Haramlar iki türlüdür; bir şey ya bizatihi kötü olduğu için Allah onu haram kılmıştır, ya da başkasının hakkına tecavüz olduğu için haramdır. Mesela içki ve domuz eti bizatihi haramdır. Ama bile bile birinin hakkını yemek kendi hakkı olmadığı için haramdır. Mesela, iğne kadar bile olsa kamunun malını yemek başkasının hakkı olduğu için haramdır ve bu domuz eti yemekten çok daha büyük bir günahtır.

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.