Bir münzevî âlimin portresi
Bir münzevî âlimin portresi

“Bizzat ben 1939’da, bir merkep sırtında öğleden sonra saat 5’te hareket ettim ve Kara Dağı eteklerine gece yarısı vardım. Ertesi sabah erkenden yola çıkarak, yokuş yukarı bir yolculukla öğleden önce Tâif’e ulaştım. Develer, Cairrâne yönünü izleyerek bu yolu iki günde alırlar. Yeni yapılan karayolu daha uzundur; yaklaşık 120 kilometredir. Dönüşte bindiğim posta arabası, tüm molaları ile beni yaklaşık 4 saatte Mekke’ye getirdi…”

Video: Bir münzevî âlimin portresi


Muhammed Hamidullah’ın (1908-2002) “Hz. Peygamber’in Savaşları” isimli kitabından altını çizdiğim bu satırları, Ketebe Yayınları’nın aralık ayı kitapları arasında okura takdim edilen, Doç. Dr. Abdulkadir Macit imzalı “Muhammed Hamidullah – Modern Bir Müslüman Âlimin İlmî Portresi”ni okurken yeniden hatırladım. Uzun ömrü ilmî mücahadeyle, hasbî gayretle, sahada gözlem ve incelemeyle ve münzevî bir şekilde sürekli üreterek geçmiş bu büyük âlime bir kez daha rahmetler diledim.

Kitabın içeriğinin uzun okumalar ve atölye çalışmaları sonucunda şekillendiğini vurgulayan Abdulkadir Macit, Muhammed Hamidullah’ın hayat hikâyesine kısaca yer verdikten sonra, onun düşüncesinin gelişim safhalarını gözler önüne sermiş. Bu bağlamda doğup yetiştiği Hindistan’ın Haydarâbâd bölgesi, ardından yerleştiği ve uzun yıllar akademisyen olarak görev yaptığı Paris, nihayet İstanbul (ve Türkiye’nin diğer şehirleri: Ankara, Konya, Erzurum…) çevrelerindeki ilmî ve kültürel ortam tasvir edilerek, bunların Hamidullah’a sağladığı katkılar ayrıntılı biçimde ortaya konulmuş. Ancak kitabın en dikkate değer tarafı, şüphesiz, Hamidullah’ın fikrî duruşunun ve meselelere bakış açısının aktarıldığı kısımlar. Hamidullah’ın metodolojisini ele alarak konuya giriş yapan Macit, onun din ve nübüvvet anlayışını, İslâm iktisadıyla ilgili yorum ve önerilerini, yönetime dair söylediklerini, tamamen kendi eserlerini temel alarak açıklamış. Muhammed Hamidullah’ı gerçekten ve yakından tanımak isteyenler için, kitabın bu bölümleri bilhassa önemli ve hayatî.

Abdulkadir Macit’in de ilgili pasajlarda yer verdiği üzere, Muhammed Hamidullah, Türkiye’deki bazı çevrelerce ağır biçimde eleştirilmiş ve dışlanmış bir isim. Hüseyin Hilmi Işık tarafından “İsmâilî mezhebinde, koyu Ehl-i Sünnet düşmanı olarak yetişti. Açıkça ve sinsice İslamiyet’i bozmaya, Ehl-i Sünnet âlimlerini lekelemeye çalışmaktadır” biçiminde tanıtılan Hamidullah, Necip Fazıl Kısakürek’in “Türkiye’nin Manzarası” ve emekli Yüksek İslâm Enstitüsü hocalarından Ahmed Davudoğlu’nun “Dini Tamir Davasında Din Tahripçileri” kitaplarında tahkir ve hakarete varan cümlelerle tenkit edildi. Kendisi hakkında “mason”, “İngiliz ajanı”, “mezhepsiz”, “sapık”, “Vehhabi” gibi yakıştırmalar yapıldı. Fikrî anlamda bu isimleri takip edenler, Hamidullah’a yönelik olarak aynı ezberleri, -eserlerini okumaya bile gerek görmeden- bugün de tekrarlıyor.

Hamidullah eleştirilerinde, benim dikkatimi özellikle çeken iki husus var:

Bunlardan birincisi, eleştirilerin kâhir ekseriyetinin hakaret, tahkir ve tekfir boyutunda olması. Her fanî gibi Muhammed Hamidullah’ın eserlerinde de -ve onu eleştirenlerin eserlerinde de- yanlışlar ve eksikler mutlaka var. Soğukkanlılıkla, delile dayalı biçimde ve insaflı bir çizgide bunları dile getirmek yerine, işin iftira ve aşağılamaya vardırılması, eleştirilerin arkasındaki niyeti de sorgulatıyor. Dahası, eleştiri yapanların tamamına yakınının İslâmî ilimler sahasında hiçbir yetkinliklerinin ve eğitimlerinin bulunmaması da, işin bir başka boyutu. Bu yönlerden, Türkiye’deki Hamidullah eleştirilerinin -çok az sayıda, nadir ilmî örnekler hariç- bir tür “kulaktan kulağa oyunu”na dönüştüğünü söylemek gerekiyor.

İkinci nokta, Hamidullah’ın, kendisine yönelik hakaretler karşısında takındığı tavır. Salih Tuğ ve İhsan Süreyya Sırma başta olmak üzere bütün talebeleri, onun şu minvalde ifadelerini aktarıyor: “Cedel ve tartışma benim usulüm değil. Yanlışlarımı ilmî delillerle göstersinler, ben de onlara ilmî delillerle cevap vereyim. Gerçekten yanlış yapmışsam, hatamı düzelteyim. Başka türlüsüne lüzum yok.” Hocasının acımasızca iftiralara uğraması karşısında isyan eden Sırma’ya, Paris Camii’nde fısıldadığı şu sözler de dikkate şâyan: “Evladım, en günahkâr Müslüman kardeşin, en iyi kâfirden evladır. Müslümanlar, birbirleriyle uğraşmasınlar.”

Son bir şey:

Hayatı boyunca evlenmeyen, doğduğu toprakların hasretiyle gurbetlerde yaşayan Muhammed Hamidullah, yazdığı kitaplardan hiç telif almamıştır. Yayıncılarına söylediği “Bana vereceğiniz parayı, kitaba indirim olarak yansıtın” sözü, eli kalem tutan herkes için ibrettir.

Yönetim İslâmî değilse
Yönetim İslâmî değilse

Daha ziyade fıkıh ve kelam kitaplarında ve az sayıda siyaset, emval vb. konulara ait kitaplarda İslam devlet başkanı olabilmek için kişinin hangi nitelikleri taşıması gerektiği anlatılmış ve tartışılmıştır.

Ehl-i sünnete göre Kurayş kabilesinden, müctehid derecesinde alim, vücutça sağlam, güzel ahlak sahibi olması ve bir şekilde ümmetin kendisine bey’at etmiş olmaları gerekiyor, ama evdeki hesap pazardakine uymuyor. Uymayınca da teker teker niteliklerden vazgeçiliyor, zaruret, fitnenin ve kargaşanın önlenmesi, ümmetin ve İslam vatanının korunması, maksadın bir şekilde hasıl olması gibi kavramlar kullanılarak başta bulunan veya güç kullanarak başa geçen meşrulaştırılıyor.

İslam devlet başkanının elbette İslam’a uygun davranması gerekir, ama davranmayanlar, fasıklar, zalimler de halife adıyla sultan oluyorlar, böyle olunca da aslında azledilmeleri gerekirken buna ümmetin temsilcilerinin (ehlü’l-halli ve’l-akdin) ya gücü yetmiyor veya onlar da baştaki ile işbirliği yapmış olabiliyorlar.

Tarih sahnesinde ve günümüzde Müslümanların çoğunlukta olduğu ülkelerde ya açıkça ve resmen İslam’ın devlet, siyaset, sosyal ve hukuki hayattan dışlandığı, ferdin iman ve ibadetine indirgendiği, ya da sözde şeriatla yönetildiği, anayasalarında “devletin dini İslam’dır” yazıldığı halde hem başkanlarının şahsi hayatı ve ahlakında hem de devlet yönetiminde İslam’ın hayli azaltıldığı görülüyor.

Bu ülkelerde yaşayan Müslümanlar ne yapacaklar, bu devletin kanunlarına ve düzenine hangi ölçüde itaat edecekler?

Bu sorunun cevabını teşkil eden çalışmalar, nispeten hürriyete kavuşan ülkelerde sür’atle artmış adeta bir kütüphanelik kitap ve makale oluşmuştur.

İstibdadın hüküm sürdüğü devirlerde konuya tahsis edilmiş eser yok gibidir. Genel fıkıh ve kelam kitaplarında “Allah’ın sözünü tutmayan yöneticinin sözü tutulmaz” ilkesi tekrarlanır. Ama bunu kitaplardan ve teoriden hayata ve pratiğe aktarmak sanıldığı kadar kolay değildir. Zalim ve fasık yöneticilerin, öyle ulema heyetinin gelip “sen kırmızı çizgileri aştın, uyarılara da kulak tıkadın, ümmet adına seni azlediyoruz” demeleri ile makamı ehline terkedivermeleri beklenemez, ayrıca bunu diyecek ulema da çok nadirdir.

Şu halde açıkça laik olan halkı Müslüman ülkeler ile sözde şeriatla yönetilen ama uygulamada ondan büyük ölçüde sapmış ülkelerde yaşayan Müslümanlar ne yapacaklar, kime ne ölçüde itaat edecekler?

Öncelikle şunu hatırlamamız gerekiyor: Dinin emir ve yasaklarına uygun davranılmasını temin, gücü ve imkanı ölçüsünde bütün Müslümanlara farzdır. Müslümanların teşkilatları gerektiğinde en az zararla değişimi sağlamaktan aciz ise sözlü ve yazılı muhalefet yapılacaktır. Buna da güç yetmiyorsa niyet, bilgi, zihniyet, inanç, duygu olarak muhalefete devam edilecek, bu aşamadan sözlü ve sonra fiilî değişim aşamasına geçebilmek için planlı, programlı, danışmalı, bilgiye ve hikmete dayalı faaliyetler yürütülecektir.

Bu tabloda “gücün yetmemesi” ne demektir?

Değişim için gerekeni yapmaya kalkışıldığında hem sonuç alamamak hem de bir yandan ümmetin can, mal, vatan, bağımsızlık gibi varlığının, diğer yandan kazanımların kaybedilmesi demektir. İşte böyle durumlarda ehl-i sünnete göre tahammül (sabır) gösterilerek beklenecektir. Tahammül ve sabır ise içte muhalefet, dışta itaat demektir.

Ne beklenecek, beklerken ne yapılacaktır?

İşte bir yazı konusu daha.

ADEV'den ''Kirvem Olur Musun?'' projesi: Afganistan'da bin 250 çocuk sünnet edildi
Dünya
ADEV'den ''Kirvem Olur Musun?'' projesi: Afganistan'da bin 250 çocuk sünnet edildi
Talukan şehrinde düzenlenen sünnet törenine, ADEV Başkanı Mahmut Önügören, Dünya Sünnet Vakfı Kurucu Başkanı Dr. Fatih Soydemir, vakıf gönüllüleri İbrahim Tatalak ve Faruk Budak ile ahali katıldı.
AA
Battalgazi’de toplu sünnet
Gündem
Battalgazi’de toplu sünnet
Battalgazi Belediye Başkanı Osman Güder, belediye tarafından düzenlenen toplu sünnet töreninde çocukların mutlu günlerine ortak oldu. Güder, belediyenin şefkat elinin vatandaşın üzerinde olduğunu söyledi.
Yeni Şafak
Cadde, buzdolabı ve sırat köprüsü
Cadde, buzdolabı ve sırat köprüsü

Mustafa Şen ağabeyin hem muhatabını dinlendiren hem de insanda “soru sorma, sorunun peşine düşme” isteği uyandıran bir sohbet etme tarzı vardır. Hayatın, oluşturabildiğimiz küçük anlarında bu sohbetlerin hemen tamamından çok faydalandığımı söylemeliyim.

Video: Cadde, buzdolabı ve sırat köprüsü


Dünkü son oturumumuzda Mustafa abiyle birbirimize karşılıklı iki örnek verdik. O bana “ben senin örneğini alır, kullanır, telifini de öderim” dedi, ben de ona. Böylelikle örneklerimiz birbirimizin oldu.

Örneklere geçeceğim elbet ama önce biraz baştan alayım. Sohbetimizin temel meselesi “ehlisünnet müdafi” olmak ile “ehlisünnet canavarı” olmak arasındaki farklardı.

Mustafa abi şu serzenişinde haklı değil mi: “Ehlisünnetin temel yaklaşım farklılığı, kişinin imanına delil sayılabilecek en küçük işareti veri kabul edip kulu İslam dairesinde sayması iken; bugün kişinin dalaletine, sapmasına delil olacak en küçük işareti bir tekfir mekanizması olarak kullanıyoruz ne yazık ki.”

Şurası kesin bence. Bugün İmam-ı Azam Ebu Hanife yaşasaydı, onun yolunun yolcuları olduğunu söyleyen, onu savunmak için her şeyi göze aldığını beyan eden koca koca adamların asıl işi onu taşlamak olurdu. Çünkü zihinlerinde kurgulayarak “tatlı kârlılıklarını” sürdüren yarım hocaların anlattığı İmam-ı Azam ile gerçek İmam-ı Azam arasında dağlar kadar fark olduğu çok açık. Ve hayır, buradaki “tatlı kârlılık” sadece para kârı değildir. Hatta “keşke ve sadece para kârı olaydı” diyeyim de mesele anlaşılsın.

Başka bir patika bulalım kendimize. Bin sekiz yüzlü yılların sonunda Ahmet Cevdet Paşa riyasetinde toplanan bir heyet, Mecelle isimli kanunlar toplamını hayata geçirmişti malumunuz. Mecelle’nin kabulü Osmanlı Devleti’nde iki türlü karşılanmıştı. Bir taraf Mecelle’yi desteklerken diğer taraf Mecelle’yi “Allah’ın dinini ifsat etmek, yoldan sapmak” olarak değerlendirmişti. Sorun şu ki o gün Mecelle’yi “dinden sapma” olarak konumlandıran “insan tipi” seneler içerisinde Mecelle’nin en ateşli savunucusu; Mecelle’yi destekleyen “insan tipi” ise Mecelle’nin en ateşli karşıtı durumuna gelmiştir. Sadece “mesele üzerinde bölünerek iktidar alanı açma” durumu üzerinden değişen hiçbir şey yoktur.

Gelelim önce benim verdiğim örneğe. Ben dedim ki “Mustafa abi, bugün Türkiye’de bazı yarım hocalar ‘bozmayın Allah’ın dinini’ diyerek Allah’ın dinini mutlak surette buzdolabında, müzede, kasada saklama çağrısı yapıyorlar. Din, bu çağrılarla korunmuş olmadığı gibi hayata müdahale etme ve hayatı biçimlendirme gücü bakımından da zayıflıyor.”

Bunun üzerine Mustafa abinin örneği geldi. Dedi ki “ben ehlisünnet anlayışın bir cadde olduğunu düşünüyorum. İpten bir çizgi değil, bir cadde. Evet, iki tarafı uçurum ama en nihayet iki uçurumun arasında, dilediğin gibi, istediğin yerini seçerek yürüyebileceğin koca bir cadde var. Bu caddeyi bir sokağa, bu sokağa üzerinde yürümekten başka şansın olmayan bir ipten çizgiye dönüştürmenin bizatihi kendisi bir ehlisünnet tavır değildir.”

Bugün memlekette “ehlisünnet müdafi” olarak dolaşan pek çok ismin aslında nasıl birer “ehlisünnet canavarı”na dönüştüğünü cesaretle konuşmadan alabileceğimiz bir mesafe yok. Ehlisünnet sırat köprüsünün kendisi değildir. Sırat köprüsüne bizi hazırlayan bir caddedir. Tehlikeleri işaretlemiş, ruhsatları belirlemiş, yürünecek yolu işaret etmiştir. Ehlisünneti sırat köprüsünün kendisi olarak tanımlayan da, ‘bozmayın Allah’ın dinini’ diye mırıldanan da aslında bir düşüncenin değil, çok temel bir düşüncesizliğin ürünüdür.

Tam burası Yusuf Kaplan hoca ile ayaküstü de olsa konuştuğum meseleye çıkar. Nedir o mesele? Şudur: Din ve iman gayretiyle yola çıkıp dini kendince tanımlayan, imanı elindeki “iman ölçerlerle” ölçmeye çabalayan adamları “Ehlisünnet” olarak tanımlarsak elimizde bugünden yarına işaret edebilecek bir ufuk kalmayacak.

Esas gündemlerimizden biri bu olmalıdır.

Zoka
Zoka

Prof. Dr. İsmail Kara şöyle diyor: “Ülkemizin hiçbir meselesi yoktur ki İslâm ile münasebeti kurulmadan anlaşılabilsin ve çözülebilsin”.

Bu madalyonun bir yüzüdür.

Öteki yüzünde yazılı olan şudur: “Ülkemizin hiçbir meselesi yoktur ki kapitalizm ile olan ilişkisi kurulmadan anlaşılabilsin ve çözülebilsin”. (Bu yazıları Batı’yı kötülemek, kapitalizm eleştirisi yapmak için yazmıyorum. Bu işi Batı’da ve bizde çok iyi yapanlar var. Ben nerede durduğumuzu tespite çalışıyor, kafesten nasıl çıkarız acaba diyorum.)

Video: Zoka


Şurası çok açık: Bu madalyondan bir yol haritası çıkarıp derde derman arayanların “zülcenaheyn” olması gerek. Yani hem Batı’yı hem İslâm’ı çok iyi bilecek. “Âmentüye inananlar” inandıkları gibi yaşamak istiyorlarsa bu yolda gayret sarfetmelidir. İnanmayanların canı sağolsun.

Ülkemizde imal-i fikr etmek için idarî-malî-hukukî bir özgürlük atmosferi vardır. Yukarıdaki yol haritası uyarınca ilmen-fikren çalışıyor, yazıyor, konuşuyorsanız kimse sizi tutuklamaz.

Devlet bilakis çalışacaklar için geniş imkânlar hazırlamıştır. Yüzlerce dernek, enstitü, vakıf kurulmuştur; her ilimizde üniversite vardır. Binlerce öğretim elemanı bulunuyor, bunlardan isteyenler yurtdışına ihtisasa gidiyor.

Peki bu imkânlara rağmen ülkemizde dişe dokunur bir fikrî inkışaf olduğundan, tek tek dahi olsa fikir adamlarının insanımızı, İslâm âlemini, tüm dünyayı etkileyecek eserlerinden bahsedebilir miyiz?

Enseyi karartmak, karamsar bir tablo çizmek niyetinde değilim. Bilakis bir rüzgâr essin, bir heyecan uyansın isterim. Bu yolda tuğla üstüne tuğla koyanlara müteşekkirim.

Pek çok mahfilde şu idealin dile getirildiğine şahidiz: “İslâm medeniyetinin yeniden inşa ve ihyası”.

Bu konuda sürekli geçmiş başarılar tekrarlanır. İbn Rüşd’den, Farabî’den, Gazalî’den, Endülüs’ten, Osmanlı’dan bahsedilir.

Elbette ki bütün bunların bilinmesi, geçmişten ilham alınması, güç devşirilmesi lâzımdır ama; şunu gözden uzak tutmayalım.

Eski medeniyetlerin hepsi dine dayanır. Paganların panteonları, Budistlerin pagodaları, Hıristiyanların çan kuleleri, Müslümanların kubbe ve minareleri vardır. Bunlar önde gelen sembollerdir.

Çağdaş Küresel Medeniyet dinsizdir. Onun sembolleri fabrika bacaları ile gökdelenlerdir.

Çağdaş Küresel Medeniyeti oluşturan zihniyet dini dışlayarak vücut bulmuştur, modernizm dine inanmaz.

Bu medeniyetin filozofları, bilim adamları, üniversiteleri, laboratuvarları, sanatçıları vardır. Ama ipi elinde tutan sermayedir. Onun Yahudi, Neocon veya dini çağrıştıran bir sıfat taşıması kendi çıkarınadır.

Sermaye sadece köle devşirdiği ülkeleri değil kendi halkını da acımasızca sömürür. (XIX. asırda İngiliz kömür madenlerinde çalıştırılan on üç yaş altı çocukları unutmayın)

Sermaye Hududullah’ı aşan teknolojiyi, sanayi ve endüstriyi oluşturdu. (Teknik ile teknolojiyi karıştırmayın. Benzer görünür ama tamamen farklıdır.)

Ortaya çıkan ideolojinin adı kapitalizmdir. Kapitalizm zihniyeti ile beraber 500 yılda oluştu. Günümüzde bütün dünyaya hakim olan “Küresel” sıfatı ile anılıyor. Tüm dünyanın ensesine yapışmış kan emerek büyüyen bir illettir.

Büyüme” onun temel tabiatıdır. Masallardaki gibi insan yiyerek semiren ejderhalara benzer. Onun gülen yüzü liberal ekonomi ile liberal demokrasidir. Vadettiği cennet bu dünyada kurulacaktır. Yani: İlerleme, zenginleşme, refah, konfor. Bu vaade kanmayacak nefis ancak Müslümanda bulunabilir. Çünkü Müslümanın cenneti öbür dünyadadır. Onun hedefi mutluluk ve huzur değil, Allah rızasıdır.

Tüm dünyada geçerli, hakim olan kapitalizmin kanunlarıdır. Hukukta, iktisatta, siyasette, ahlâkta (etik diyorlar, etik menfaat ahlâkıdır), sanatta vb.

Kapitalizm zaman zaman krize girer ama daima onu aşar. Bilgi toplumu, dijital devrim “Teknokapitalist” dönemin günümüzdeki çarpıcı tanımıdır.

Bu kan emici keneyi iyi tanımalıyız. Müslüman, bir elim yar koynunda öbürü cennette olsun diyemez. Müslüman kapitalist olamaz. Bu sebeple günümüz ülke ve dünya şartlarında “Ne yapmalı” sorusuna cevap aramalıyız.

Açıkçası şudur: Evet, geçmişte iyi şeyler yaptık. Ama bugün kendimize, İslâm âlemine ve tüm dünyaya Müslümanlar olarak ne söylüyoruz?

Ben bir hikâyeci olarak Mustafa Özel, İsmet Özel, İsmail Kara ve Süleyman Seyfi Öğün’den; daha mühimi Nurettin Topçu ile Prof. Dr. Teoman Duralı’dan yerli ve yabancı başka kaynaklardan, nur içinde yatsın Elmalılı Hamdi Yazır’dan faydalanarak “Kalbin Sesi” adlı bir kitap yayımladım. Bir yaprak kıpırdadı mı bilemiyorum. Olsun. Ben yine bu yolda havanda su dövmeye devam edeceğim.

“İslâm terakkiye mani midir?” diyerek neredeyse bir buçuk asırdır “İslâm”ı tartışıyoruz.

Yeter artık.

Müslümanlar asıl düşmanı bırakıp birbirleri ile didişmesin.

Âmentüye inananlar için “Ehl-i sünnet”in fazlası var, eksiği yok. Bize yeter.

Artık “Terakki”yi tartışalım. Tartışalım ki yuttuğumuz “Zoka”dan kurtulalım.

Tartışma, düşünme, imal-i fikr sürecinde Tarım toplumu-Sanayi toplumu ayrımı yapılmalıdır. Bu ayrımı yapmaksızın ne aileyi, ne devleti, ne üretimi, ne tüketimi, ne camiyi, ne mektebi, ne maziyi, ne istikbali tam değerlendiremeyiz.

Her iki toplumda da insan aynı insandır deyip işin içinden çıkamayız.

İslâmın parlak dönemlerinde yapılan işler, yetişen düşünürler tarım toplumunun mahsulüdür. Sanayi devrimi sonrası oluşan Çağdaş Küresel Medeniyet sürecinde, kapitalizmin hâkimiyeti karşısında ulemanın sükut ettiğini görüyoruz.

Medine-i Fazıla müellifi günümüzün metropollerini görseydi ne diyecekti?

Oğlu için balıkçı teknesini sünnet aracı yaptı
Gündem
Oğlu için balıkçı teknesini sünnet aracı yaptı
Yalova'nın Çınarcık ilçesinde yaşayan Mustafa Özmen, 2 yaşındaki oğlu Ali Yavuz'un sünneti için balıkçı teknesini sünnet aracı yaptı.
AA
Bursalı cerrah çocukları oyun oynatarak sünnet ediyor
Gündem
Bursalı cerrah çocukları oyun oynatarak sünnet ediyor
Bursa'da 19 yıllık Çocuk Cerrahisi Uzmanı Erdal Karakaya, sünnet olurken ağlayan çocukların bu korkularını yenmesi için farklı bir yol uygulamaya başladı. Çocukları sünnet ettiği odasına bir televizyon ve bilgisayar oyunu koyan doktor, çocuklar oyun oynarken onları sünnet ediyor.
IHA

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.