Efendimizin yolu (sünnet)
Efendimizin yolu (sünnet)

Bütün insanlık âleminde hayatı ve hayat yolu bilinen, örnek alınması mümkün bulunan, örnek alanlara, “seven ve sevilen, hoşnut olan ve ilâhî hoşnutluk devletine eren” birisi olarak yaşayıp ebedî âleme geçme şansı veren tek insan Muhammed Mustafâ’dır (s.a.). Onun kemâlinin ve yolunun test edilmeye ihtiyacı yoktur, ondan başka kim varsa hepsinin yol ve yönteminin test edilmeye ihtiyacı vardır; test aracı, mihenk taşı, iyiyi kötüden, sahteyi sahihten, işe yarayanı yaramayandan ayıracak ölçüt onun aklı, yaptıkları ve öğrettikleridir.

Video: Efendimizin yolu (sünnet)


O bir peygamberdir, güzel kişilik, ahlâk ve hayat örneğidir, ama aynı zamanda bir beşerdir, bütün insanların yaratıldığı asıldan, özden yaratılmıştır, bütün insanlar için ortak olan nitelikleri vardır; acıkır, susar, bazı yiyecek ve içecekleri sever, bazılarını sevmez, hastalanır, tedâvi görür, acı çeker, korkar, sevinir, eşi, çoluk çocuğu olur, vahyin gelmediği konularda ve zamanlarda kendi re’yi (düşünce ve ictihadı) ile hareket eder... Onun örnekliği beşerî hayatı ve tercihleri ile değil, Allah rızâsına götüren yolu, davranış ve sözleri ile ilgilidir. Bir mümin, Hz. Peygamber’in (s.a.) beşerî olarak sevmediği bir yemeği, rengi, kokuyu, tipi sevse onun örnekliğinden ayrılmış olmaz, ama Allah rızâsı ile ilgili bir konuda onun yapmadığını yapsa, yaptığını yapmasa örnekliğini terk etmiş, yolundan ayrılmış olur. Şu hâlde onun örnekliğinden istifâde ederek hedefe ulaşabilmek için müminlerin önünde iki mesele vardır:

* Onun örnekliğinin bilgi kaynağı Kur’an ve hadisler (yaptıkları ve söyledikleri) olduğuna göre bu kaynakları defalarca okuyarak bilgi edinmek.

* Örnek olan davranışlarını böyle olmayanlardan ayırmak ve örnek olanlarını kendine rehber, hayat yolu ve tarzı edinmek.

Diyelim ki, seçmede hatâ ettik, bazen örnek olanı olmayanla karıştırdık, niyetimiz iyi, anlamak ve bilmek için tuttuğumuz yol da sağlam oldukça bu yanılgı (ictihad hatâsı) bizi yolumuzdan alıkoymayacak, onun örnekliğinden mahrûm kılmayacaktır. Diyelim ki, bir mümin “Onun şu şekilde sakalı vardı ve dişlerini misvak denilen bir ağacın çubuğu ile temizlerdi, bu iki davranışı da bağlayıcı ve örnek idi, ben de bunları aynen uygulayacağım” dedi, böyle bildi, bu şekilde değerlendirdi ve yaptı; bu davranışı dînin özüne, maksatlarına zarar vermedikçe varsın olsun, o bundan umduğu sonucu alabilir. Bir başka mümin de “Sakal bir kültür, bir beşerî âdet idi, misvak de o gün diş temizliği için bulunan ve bilinen en uygun araç idi, bunlar ‘dini hayata uygulamada örneklik’ alanına giren davranışlar değildi, bugün hem sakal âdeti hem de diş temizleme araçları değişti, ben günümüzde maksada en uygun olanı kullanırım” dedi ve böyle de yaptı, bu mümin de manevî amacına ulaşabilir, onun örnekliğini terk etmiş olmaz. Geçmişte, büyük âlimlerin ve ahlâk önderlerinin yapıp ettiklerini, sözlerini ve yorumlarını gözden geçirenler, yukarıda yazılanları tasdik husûsunda tereddüde düşmezler.

Sakal örneğini ele alalım:

Geçmişten günümüze alimlerin bu konuda söylediklerinin özeti şudur:

Rasûlullah (s.a.), “Müşriklere muhâlefet edin (benzemeyin); sakalları bırakın, bıyıkları kırpın” buyurmuştur. (Buhârî, K. el-Libâs, 63-34.) Bu ve benzeri hadisler ile tatbikata bakan cumhûr sakalı tıraş etmenin haram olduğu neticesine varmışlardır. Kadı İyâd bunun mekrûh olduğunu söylemiştir. Aynı mahiyette olan boyama emrini yerine getirmenin farz ve terkinin haram sayılmaması bu görüşü destekler (İbn Hacer, Fethu’l-Bârî). Bazı muâsır âlimler bunun bir âdet meselesi olduğunu düşünerek mübah olduğunu söylemişlerdir. Kardavî de ikinci görüşü tercih eden muâsır bir âlimdir (el-Helâl ve’l-Haram, s. 81-82; Şerbâsî, Yes’elûnek, c. II, s. 23-25).

Seni sevmek dü âlemde saâdet yâ Rasulallah

Ona vuslat da sendendir bu âdet ya Rasulallah…

Dedi Allah “Habibim, rahmeten li’l-âleminsinin sen”

Bu rahmetten kime olmaz meserret ya Rasulallah

Harîm-i “kabe kavseyne” eren yoktur cüdâ senden

Ulüvv-i kadrine eyler şehadet ya Rasulallah

Sana derse “Habîbim” bir şeriki olmayan Allah

Habîb olman bize eşsiz keramet ya Rasulallah

Gönül ister ki hubbun bahrine dalsın fenâ bulsun

Kerem et âh n’olur artık, murad et ya Rasulallah

Konya-1959

Diriliş Ertuğrul'un ünlü oyuncusundan El Bab'a ziyaret
Hayat
Diriliş Ertuğrul'un ünlü oyuncusundan El Bab'a ziyaret
Diriliş Ertuğrul dizisi oyuncularından Celal Al ve dizinin yapımcısı Kemal Tekden, Fırat Kalkanı Harekatı ile terörden temizlenen El Bab'ın Çobanbey beldesinde sünnet törenine katıldı. Al, "Diriliş Ertuğrul bir dizi değil, diziden daha fazlası olduğunu hepimiz biliyoruz. Bizim Karakeçililere vefa borcumuz var, bizler buradaki halka özen gösteriyoruz" dedi.
AA
Ölüler dirileri işitmezler
Ölüler dirileri işitmezler

Video: Ölüler dirileri işitmezler

Allah Teâlâ Kitabında, Peygamberine hitaben “Ölülere ses ve sözünü duyuramayacağını” açık ve kesin olarak ifade ediyor (Fâtır,22/ en-Neml, 80/ er-Rûm: 52).

Müfessirler bu âyetlerdeki ifadenin mecazi olduğunu, burada geçen “ölülerden” kâfirlerin kastedildiğini, inkarcılar akıl ve bedenlerini Allah’ın emir ve rızasına uygun olarak kullanmadıkları için ölü sayıldıklarını, Peygamberimiz nasıl ölülere sesini duyuramazsa aynı şekilde kâfirlere de duyuramayacağını söylüyorlar. Yani ifade mecazi de olsa sonuç “Peygamberimizin ölülere ses ve sözünü duyuramayacağı” gerçeğinin ifadesi oluyor.

Allah murad ederse peygamberlerini canlı cansız varlıklarla konuşturur, ama bu onların tabii bir hal ve yetkileri değildir, mucizedir, istisnâî bir durumdur.

Genel olarak bırakın diğer insanları Peygamberimizin bile ölülere ses ve sözünü duyuramayacağını üç önemli müfessirden nakledeceğim:

Fahreddin Râzî, Fâtır suresi 22. âyetin tefsirinde:

Kâfirler Allah’ın Peygamberine gönderdiği vahyini duyma bakımından ölülerden daha aşağı durumdadırlar. Allah ölülere duyurur, Peygamber duyuramaz. Allah bu âyette Peygamberini teselli ediyor, “Dilerse taşa bile kendini dinletebileceğini, bu kudreti ile ölülere de dinlettiğini, ama Peygamberinin kabirdekilere duyuramayacağını, onlardan sorumlu da olmadığını” bildiriyor.

Taberî, aynı âyetin tefsirinde:

Allah kitabında faydalansınlar diye, yarattıklarına vaaz ve nasihatta bulunuyor, ey Muhammed, sen kabirlerde yatanlara kitabı duyurup onları hidayete erdiremezsin; tıpkı bunun gibi yaşadıkları halde Allah’ı bilme bakımından kalpleri ölmüş bulunan kimselere de Allah’ın kitabını ve varlık delillerini, güzel öğütlerini duyuramazsın.

Kurtubî, yine aynı âyetin tefsirinde:

Ölülere sözünü duyuramayacağın gibi küfrün (inkârın) kalplerini öldürdüğü kimselere de duyuramazsın.

Bu açık ve kesin ifadeli âyetler karşısında “ölülerin dirilerin ayak seslerini veya özellikle Peygamberimizi duyduklarını ifade eden hadisleri muteber âlimler tenkit ve tevil etmişlerdir.

Tenkitten maksadım “metin tenkidi”dir. Fıkıh Usulü kitaplarında meselâ Pezdevî Şerhi Keşfu’l-Esrar’da, daha sonradan yazılmış makale, kitap ve tezlerde bu konu hakkıyla işlenmiştir. Temel kural şudur: Bir hadis, sened (ravilerin durumu) bakımından sahih ve kusursuz olsa bile manası akla, vakıaya, temel usul kurallarına ve daha güçlü bir delile (mesela âyete) ters düşüyorsa bu hadis mümkün ise tevil edilir, değilse terk edilir.

Konumuzla ilgili bir tenkit örneğini İbn Âbidîn diye meşhur olan fıkıh kitabından özetliyorum:

Bedir’de katledilen müşrikler bir çukura doldurulduktan sonra Peygamberimizin (s.a.) onlara hitab etmesi ile ilgili hadis hakkında:

“Üstad derecesindeki âlimlere göre bu hadis (sened değil de) mâna bakımından sabit değildir; çünkü Hz. Âişe, Peygamberimizin ölülere sözünü duyuramayacağını ifade eden âyetlere dayanarak bu rivayeti reddetmiştir. Alimler şu yorumları da yapmışlardır: a) Peygamberimiz bunu, ölüler için değil, diriler ibret alsınlar diye söylemiştir. b) Üzüntüleri artsın diye yalnızca bu kâfirler için olmuştur. c) Peygamberimiz için bu bir mucize olarak vaki olmuştur… Hadis sened bakımından sahih olsa da ifade ettiği manada öyle bir kusur (illet) vardır ki, bu kusuru taşıyan bir sözü Peygamberimiz söylemiş olamaz; o kusur da Kur’an’a muhalif olmasıdır.

Ehl-i Sünnetin de inancı şudur:

Bir kimse ölünce ruhu bedeninden ayrılır ve Berzah denilen bir başka âleme gider. Kabir hayatı işte bu âlemde cereyan eder. Bu dünyada bedeni çürür. Yeniden dirilişte ya Allah Teâlâ bu bedenin yok etmediği kalıntısını bir araya toplayıp canlandırır veya benzerini yeniden yaratır (Bak. Râzî, Enbiya: 104. Âyetin tefsiri).

Kabre konan cesedin burada dirildiğini, hesaba çekildiğini, ya cennete veya cehenneme bir pencere açıldığını ve benzeri sözleri söylerseniz, ışık ve alıcı konarak gözlem yapıldığı için size gülerler ve dine kötülük etmiş olursunuz.

Gerektiği için ölmek üzere olan hasta ile ölüye telkin konusuna yine döneceğim, bu yazıyı bitirirken bu konuyu niçin tekrar yazdığımı açıklamak isterim:

Birinci yazım sebebiyle benim, konu ile ilgili kabul ettiğim ve etmediğim bütün görüşleri değil de taraftar olduğum görüşleri yazdığımı söyleyenler oldu. Gerçi farklı görüşleri de yazdım, ama muteber kaynaklara ve âlimlere ait olmak üzere -benim taraftar olduğum görüşü destekleyen- görüşleri yazmamda da bir sakınca görmüyorum. Katılmayanlar da diğer görüşleri yazarlar.

Yazımı tenkit konusuna gelince bundan ancak memnun olurum, yeter ki, iyi niyet bulunsun ve tahkir değil, tenkit olsun!

Bir de devamlı Ehl-i Sünnete ve sünnete -haklı olarak- vurgu yapanlar Ehl-i Sünnetin ve sünnetin ne demek olduğunu öğrenmeden, hadislerden sahih sünnete ulaşmanın ilmini edinmeden konuşmasın ve yazmasınlar.

Sünnet olan çocuğun kahkahaya boğan feryadı
Hayat
Sünnet olan çocuğun kahkahaya boğan feryadı
Afyon'da yaşayan ufaklık, sünnet olduktan sonra hüngür hüngür ağlarken cep telefonu kamerasına yansıyor. Çocuğun babasına feryadı sosyal medyada tıklanma rekorları kırıyor.
Diğer
Şehit oğlundan babasına duygulandıran vefa
Hayat
Şehit oğlundan babasına duygulandıran vefa
Hakkari'nin Yüksekova ilçesinde PKK'lı teröristlerin yola tuzakladığı el yapımı patlayıcıyı (EYP) infilak ettirmesi sonucu, 9 gün önce şehit düşen Jandarma Uzman Çavuş Serkan Dökmeci (39) ve Ankara'da sünnet olan oğlu 8 yaşındaki Aytuğ için mevlit okutuldu. Kendisi için alınan sünnet kıyafetlerini giymeyen Aytuğ, programa askeri kamuflaj ile katıldı. Şehidin cenazesi memleketi Ankara'da toprağa verilirken, Dökmeci'nin 8 yaşındaki oğlu Aytuğ'un 8 Eylül'de sünnet düğünü olduğu ve bunun için hazırlık yapıldığı öğrenildi. Şehit Dökmeci'nin oğlu Aytuğ için sünnet davetiyesini de bastırdığı ortaya çıkmıştı. Dökmeci Ailesi, şehidin acı haberi üzerine düğünü iptal etti. Şehidin oğlu Aytuğ ise bu haber üzerine sünnet kıyafeti giymek istemediğini söyledi.
DHA
Malazgirt ruhu: Selçuklu ufku ve insanlığın umudu
Malazgirt ruhu: Selçuklu ufku ve insanlığın umudu

Malazgirt Zaferi, bir ordunun bir başka orduyla karşı verdiği bir savaşın sonucunda elde edilmiş Zafer’in adı değildir.

Malazgirt Zaferi, bir ruhun adıdır; direniş ve diriliş ruhunun.

Video: Malazgirt ruhu: Selçuklu ufku ve insanlığın umudu


Mekke’den süt emen, Medine’den beslenen, Kudüs’te meyve veren hakikat medeniyetinin insanlık çapında bir yürüyüşe soyunmasının başlangıç noktasıdır.

Malazgirt, sadece Türklerin tarihinde dönüm noktası değildir; hem İslâm tarihinde hem de insanlık tarihinde tarihin akışının, yönünün, yörüngesinin belirlendiği bir büyük dönüşümün miladıdır.

O yüzden Malazgirt ruhu, Selçuklu’nun ufku, insanlığın umududur.

ALP ARSLAN: SAMİMÎ BİR MÜSLÜMAN, ASALET VE MERHAMET TİMSALİ BİR SULTAN

Sultan Alp Arslan, 1030 yılında doğdu, 43 yaşında ömrünü doldurdu. Bu kısacık ömrüne hem bu toprakların insanlarının, hem bütün müslümanların hem de insanlığın kaderinin nihâî yönünü belirleyecek bir dünya tarihi haritası sığdırdı.

Sadece dokuz yıl hükümran oldu, dokuz yılda yaptıklarıyla dünya tarihinin alacağı şeklin tohumlarını ekti, yörüngesini belirledi.

Anadolu’dan Balkanlar’a, Kuzey Afrika’dan Yemen’e kadar dalga dalga, sayha sayha yayılacak Hakikat Medeniyeti Çınarı, Sultan Alp Arslan’ın diktiği işte bu dev çınardı.

Böylesi bir çınarı herkes dikemezdi; bu şeref herkese lûtfedilemezdi.

Sultan Alp Arslan, her şeyden önce, samimî, ihlaslı, donanımlı bir müslümandı.

Asalet timsali bir sultandı. Adalet, ahlâk ve merhamet anıtı bir insandı.

Sadece müslüman kaynaklar değil, Süryani, Ermeni, Rum kaynaklar da, Sultan Alp Arslan’ı böyle tasvir ediyorlardı.

Alp Arslan, bu hakikati kendisi de açıkça dile getirmiştir: “Biz, tertemiz, bid’atten uzak müslümanlarız. Allah rızasını kazanmak için kefenimizle yola çıkmış insanlarız. Bu sebepledir ki, Allah Teâlâ bize yardımını esirgememiştir.”

ASKERÎ ORDULAR YETMEZ; FİKİR VE MEFKÛRE ORDULARI ŞART!

Sultan Alp Arslan, İslâm dünyasının yaşadığı fitne-fesadı, darmadağınıklığı, kaosu, yıkımı iliklerine kadar yaşayan, o yüzden yüreği yangın yerine dönen bir müslüman, hedefe kilitlenen bir sultandı.

İslâm dünyasının yaşadığı iç buhranları ve dış sorunları hal yoluna koymayı kafasına koymuştu.

Devâsâ sorunlarla boğuşuyordu İslâm dünyası: Rafızîlik, batınîlik, hâricîlik, mutezililik, şiîlik, haşhaşîlik gibi akımların yol açtığı köklü, sarsıcı akîdevî, fikrî ve siyasî sorunlar, İslâm dünyasının belini büküyordu, toparlanıp ayağa kalkabilmesini önlüyordu.

Selçuklu Devleti, İslâm dünyasının imdadına adeta Hızır gibi yetişmişti.

Tuğrul Bey, Alp Arslan ve Melikşah, İslâm dünyasının makus talihini yenecek, tarihin akışını değiştirecek muazzam ve muazzez bir yolculuk gerçekleştirdiler.

Bu yolculuk, özellikle Alp Arslan’ın bütün kapıları açan Malazgirt Zaferi’nden sonra, sonraki müslüman emirlikleri, beylikleri, sultanlıkları, aynı çifte hedefe kilitleyecekti: Dışardan gelecek saldırıların püskürtülmesi ama bunun için öncelikle içerdeki -altını çizerek yazıyorum- akîdevî, fikrî, siyasî köklü sorunların çözümlenebilmesi.

Alp Arslan, güçlü ordular kurdu. Ama güçlü ordular bu çifte savaşla başa çıkmak için yeterli değildi, bunu çok iyi biliyordu.

Askerî ordulardan çok daha güçlü, insanlığın umudu olacak köklü bir fikir ve mefkûrenin davasını güdecek, dışardan gelen küffâr saldırılarını püskürtecek, içerdeki buhranlara son verecek akîde, fikir ve siyaset sütunları üzerinden yükselecek ilim, irfan ve hikmet orduları kurulması gerektiğinin farkındaydı büyük sultan.

OMURGA KURULDU, DÜNYA TARİHİN YÖRÜNGESİ OLUŞTURULDU

1067 yılında bir devrime imza attı: Nizamiye Medreseleri’nin temelini attı.

Nureddin Zengi’nin eğitimde başlattığı, Salahaddin Eyyûbî’nin siyasette bambaşka ufuklara taşıdığı yolculuk da böyle bir ruhla gerçekleştirilmişti.

Gerek Selçuklu’nun gerekse Eyyûbîlerin kalkış noktası, İslâm dünyasının makus talihini yenebilmesi için Ehl-i Sünnet Omurga’nın sarsılmaz bir şekilde tesis edilmesiydi.

İşte Malazgirt ruhu, akide, fikir ve siyaset sütunları üzerinden yükseltilen, ilim ve irfan kanatlarıyla hikmet ufuklarına ulaşılan bu Ehl-i Sünnet Omurga’nın gelecek bin yılın hem İslâm tarihini hem de dünya tarihini şekillendirecek kapıları Anadolu’dan açan bir direniş ve diriliş ruhunun adı ve miladıdır.

Malazgirt savaşı, askerî ordularla kazanılan bir savaş olduğu için değil, ilim, irfan ve hikmet ordularıyla kazanılan, bin yıllık Ehl-i Sünnet Omurga’yı muhkem bir şekilde dikmeyi başaran bir hakikat savaşı olduğu için bir ruh’tur, diriltici ve kanatlandırıcı bir ruh.

EY HAKİKAT YOLCUSU, GÖKKUBBENİ GÖZİN GİBİ KORU!

Ey hakikat yolcusu!

Osmanlı’nın, bu ruhu tarihten silmek için çökertildiğini, Türkiye’nin de, bu ruha sahip çıkmaya başladığını gösterdiği için çepeçevre kuşatıldığını unutmayacaksın!

Malazgirt ruhu, İslâm dünyasını toparlayan ve tarihin akışını değiştiren Ehl-i Sünnet Omurga çökerse, İslâm dünyasındaki hiç bir farklı akım, mezhep, meşrep de yaşayamaz, gerçeğinin de anlaşılmasını sağlayan ve ispatlayan, kucaklayıcılar ruhtur.

Her zaman olduğu gibi altını çizerek hatırlatma ihtiyacı hissediyorum: Burada mezhebî bir analiz yapmıyorum; İslâm dünyasının bu kadar perperişan bir vaziyete olduğu bu zorlu zamanlarda mezhebî analiz yapamam.

Şunu söylüyorum: Ehl-i Sünnet, gökkubbemizdir. Gökkubbe çökerse, hepimiz altında kalırız.

Malazgirt ruhu, işte bize bu muazzam gökkubbeyi inşa etti.

Bu aziz gökkubeyi ne kadar diri ve dimdik ayakta tutabilirsek, o kadar kendimizden emin bir şekilde bütün farklılıkları zenginlik olarak görebilir, o kadar güçlü bir şekilde yeniden gelebilir ve bir asır içinde tarihin akışını değiştirecek yolculuklara imza atabiliriz bir kez daha Allah’ın lûtfu ve ihsanıyla.

Narkozun etkisiyle 15 Temmuz marşı söyleyen çocuk
Hayat
Narkozun etkisiyle 15 Temmuz marşı söyleyen çocuk
Sünnet olduktan hemen sonra narkozun etkisiyle 15 Temmuz Marşı söyleyen Aras isimli çocuk, operasyondan çıkınca bir de şu soruyu soruyor: Reis nerede, niye gelmedi?


Yeni Şafak
Narkozun etkisindeki Beşiktaşlı Yusuf kahkahaya boğdu
Spor
Narkozun etkisindeki Beşiktaşlı Yusuf kahkahaya boğdu
Sünnet olan Beşiktaşlı Yusuf, narkozun etkisiyle Portekizli yıldız Quaresma'dan Çin'e gitmemesini istedi.
Diğer

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.