İtalyan genç İslam'ı seçti sünnet oldu
Hayat
İtalyan genç İslam'ı seçti sünnet oldu
Yurt dışında birlikte okuduğu ve 3 yıl önce motosiklet kazasında hayatını kaybeden Türk arkadaşının ailesini ziyaret için geldiği Sakarya'da, ezan sesinden ve ailenin yaşantısından çok etkilenen İtalyan genç Daniele Silvestri (25), Müslüman oldu. Sünnet olarak 'Burak' adını alan genç, İtalya'da okulunu bitirdikten sonra İstanbul'da yaşamak istiyor.
DHA
Fıkıh, meselelerimize çare olamıyor mu?
Fıkıh, meselelerimize çare olamıyor mu?

Fıkıh konusunda herkes kendi penceresinden gördüğünü söylüyor. Bazıları fıkıh bizim meselelerimizi halletmez diyor, bazıları fıkhı çok sert ve köşeli buluyor. Bunların fıkhın ne anlama geldiğini çok iyi bilmemekten kaynaklandığını sanıyorum. Çünkü fıkıh dediğimiz şey zaten iyi anlama demektir, fıkıh anlamanın özel bir boyutudur. İnsanın bulunduğu hal ve şartlara göre Allah’ın kelamını, onun açıklaması olan sünnet örneğiyle anlama ve yaşadığı problemlere onlardan çözüm bulma demektir.

Video: Fıkıh, meselelerimize çare olamıyor mu?


Tarih boyunca fakihler hep bunu yapmışlardır. Günümüzde de bu anlamda fıkıhçı olanlar yine bunu yapmaya çalışmaktadırlar, ya da böyle yapmalıdırlar. Yoksa sanıldığı gibi fıkıh, geçmişte yazılan fıkıh kitaplarında kaydedilmiş görüşler, içtihatlar, hal çareleri ve onların ezberlenmesi ve olduğu gibi günümüze aktarılması demek değildir. O görüşlerin her biri doktorların hastayı dinledikten sonra ona verdiği reçetelere benzer. Hiç bir hastanın reçetesi diğerine uyumaz.

O halde fıkıh bugün bizim meselelerimizi halledemez demek fıkhı yanlış anlamaktır. Böyle söylemek, Kuranı Kerim’i ve sünneti yaşadığımız şartlara göre iyi anlamak bizim meselelerimizi halledemez demekle eş anlamlıdır. Geçmişte fıkıh adına söylenen her düşüncenin bütün zamanlar ve mekânlar için geçerli olacağını ve bunun her meseleyi halledebileceğini sanmak bazılarımızı, fıkıh bugün bizim meselelerimizi halledemez kanaatine götürüyor.

Bunun bir başka sebebi de şu olabilir: bilindiği gibi fıkıh bir bakıma mühendisliktir, hukuktur. Yürümekte olan hayatın helal haram, hak hukuk koordinatlarını belirlemedir. Yani fıkıh binalardaki statik hesaplaması gibi bir şeydir, yapılan bir işin İslam çerçevesinden çıkmamak üzere nereye kadar gidebileceğini, ne kadar yük taşıyabileceğini hesaplamanın adıdır. Çünkü her şeyin bir sınırı vardır. Sınırını geçtikten sonra o şey, o şey olmaz. İslam’ın da zamana ve mekâna göre esnetilebilecek bir tevil dairesi vardır. İşte bu dairenin sınırlarını belirleyen disiplin ya da ilim fıkıhtır.

Fakat bazı anlayışlar kendilerini çok daha özgür hissedebilmek için düşüncelerine hiçbir sınırın çizilmemesini istiyor olabilirler. Mesela bazı gulat-ı sufiyye İslam’ı safi bir gönül sevgi aşk ya da batıni duygu ve düşünceler olarak gördükleri için fıkhın müdahalesini kabul edemezler, fıkhı sert ve köşeli bulurlar. Bu durum, fıkhın meseleleri halledememesi demek değildir. Aksine böyle olanların düşüncelerine sınır getirilmesini istememelerinden kaynaklanır. Oysa fıkıh da hukuk gibi bir sınır çizmek zorundadır.

Aynı şekilde hayatın modern çizgide devam etmesini ve esas olanın modernite olduğunu zannedenler de fıkhın müdahalesinden hoşlanmazlar. Ya da fıkıh kendi çizgilerine müdahale ettiği için fıkhın bu işi halledemeyeceğini sanırlar. Oysa hangi alanda olursa olsun kitap ve sünnet çizgisi içerisinde Müslümanların hatta bütün insanların problemlerini çözebilen her yeni düşünce bir fıkıhtır, yani olması gereken yerde olması gereken, usulüne uygun her anlama fıkıhtır.

Kısaca fıkıh bizim meselelerimizi halledemiyor demenin iki sebebi vardır. Birincisi fıkhın ne olduğunu anlamamak, ikincisi bu yeni anlamalar bizim meselelerimizi halletmez demiş olmak. Bunların her ikisinin de doğru olmadığı açıktır.

Bilindiği gibi Kuranı Kerim Müslümanlardan ‘dinde tefekkuh’ etmelerini ister. Bu kavram çok anahtar bir kavramdır. Dinde tefekkuh sadece bugün fıkıh denen disiplinle ilgili bir çaba değildir. Akidesi ile ahlakıyla hukukuyla her alanda dinin temel kaynaklarının, onun maksadına uygun olarak çok iyi anlaşılmasını ifade eder. Resulüllah efendimizin Abdullah Bin Abbâs’a ‘Allah’ım onu dinde fakih kıl’ diye dua etmesi sonucunda onun Kuranıkerim’i çok iyi anlayan birisi olduğunu herkes bilir.

Öyleyse birilerinin ikide bir de fıkhın donuk kuralları bizim meselelerimizi halledemez deyip, İŞİD gibi bazı örgütlerin fıkıhla hareket etmelerini örnek göstermeleri ya kasıtlıdır ya da meseleyi iyi anlamamaktan kaynaklanır. Aksine Müslümanların meselelerini her zaman halledebilecek yegâne disiplin fıkıhtır. Yeter ki onun ne anlama geldiğini anlamış olalım. Bunu söyleyen insanlar, alanları ne olursa olsun kendi alanlarında İslam’ın ahkâmını tefekkuh düzeyinde anlayıp çözüm üretiyorlar da çözümleri kale mi alınmıyor? Oysa onların bunu yapabilmeleri de fıkhetmeleri anlamına gelir.

Hulasa biz fıkıh düzeyinde yani Kuranı Kerim’in ve sünnetin çizdiği sınırlar içerisinde anlamayı başarabilirsek fıkıh yapmış, fıkıh yapınca da meselelerimizi halletmiş oluruz. Demek ki hangi alanın uzmanı olursanız olun, fıkhedebilirseniz meseleleri çözmüş olursunuz. Fıkhedemezseniz, yani dini bulunduğunuz hal ve şartlara göre iyi anlayamazsanız o zaman tıkanıp kalırsınız. Yoksa tarihte fıkıh olarak üretilen ve kendi zamanlarının meselelerini halleden görüşleri alıp günümüze getirmeyi fıkıh zannederiz ve fıkhı suçlamış oluruz. Burada suç fıkhın değil, fıkhı anlamayanlarındır.

Yol odur ki hakka vara
Yol odur ki hakka vara

Kur’an-ı Kerim ferdin Allah’a karşı kulluk görevlerinden, kendine ve diğer yaratılmışlara karşı sorumluluğuna kadar hayatın bütün alanını kuşatan bir rehberdir.

Video: Yol odur ki hakka vara


Onun (Kur’an’ın) gösterdiği yol tüm insanlık ve tüm zamanlar için yürünecek tek yoldur. “Evrensel” kavramından bunu anlıyoruz.

“Hududullah”ın açıklanması, tebliği ve tatbiki Hz. Peygamber tarafından uygulanmıştır. Bu uygulamaya “sünnet” denir.

İtaat, ibadet ve hidayetin ne olduğunu ondan öğrendik.

Âmentü’ye inananlar Hz. Peygamber’e inanır. Kur’an-ı Kerim O’nun yolundan yürümemizi emrediyor.

Bu yol dün olduğu gibi bugün de açık ve aydınlıktır. “Hangi İslâm?” gibi türlü bahaneler ile maraza çıkarıp sonu gelmez tartışmalara dalmanın bir mânası yok.

Ama oluyor. Tartışılıyor. Niçin?

Bu sorunun cevabını bu yazı dizisinin ilkinde verdik. Özetle insan eşref-i mahlukattır ama haddini aşıp yoldan çıkınca zalim, katil, utanmaz, nankör, inkarcı, kibirli, alçak bir varlık olur, eline geçen güç ile hâşa kendini ilah ilan edebilir, dedik.

Hz. Peygamber dinin gereğinin barış-güvenlik-sağlık-esenlik içinde yerine getirilebilmesi için Medine’de bir toplumsal dayanışma ve örgütlenme sağladı. Müslim, gayr-ı müslim topluluklar arasında kendi vazettiği ilkeler çerçevesinde anlaşmalar yaptı. Bu bir “toplum sözleşmesi”dir. Bunu modern bir kavram olan demokrasi ve çok hukukluluk ile karıştırmamalı.

Ona biat edenler inancımıza göre ervah-ı ezelde Cenab-ı Hak ile ahitleşmişti. Bu sebeple canları ve mallarını hak yol uğruna feda etmekten çekinmediler.

Hz. Peygamber dinin ve toplumun selameti için bazan savaştı bazan anlaşma imzaladı.

Her hali ile örnek bir şahsiyet olan Hz. Peygamber, hem yasama hem yönetme yetkisini kendinde topladığı için hukukî ve siyasi otoritedir.

Kur’an’ın ilkeleri din işi, dünya işi diye bir ayrım gözetmez. Kul hayatının her ânında kul olmalıdır. Bu noktada Hz. Peygamber’in sünneti, ahlâkı-adaleti-hukuku (fıkhı)-siyaseti-iktisatı hasılı bir devletin misyonu ne ise onu kapsamıştır.

Buna mukabil Batı’da doğup gelişen, otorite tanımayan laik ve seküler anlayış esas itibariyle ilâhi alanı ve bu alanın hakimiyetini kabul etmediği için, insani alanda da eşitlikçi ve özgürlükçü bir yönelişi benimsemiştir. Hakimiyeti, otoriteyi gökten yere indirmek, Allah’ın kullarını eşit vatandaş yapmak budur. Çağdaş İslâm düşüncesi ise ilâhi hakimiyet alanı ve insani hakimiyet alanının tanımak ve kabul etmekle beraber ikisi arasındaki ilişkiyi büyük ölçüde kopararak laik düşünceye yaklaştı. “Hakimiyet Allah’ındır” hükmü ve sloganı Yüce Allah dışında hiçbir hakimiyet kademesi tanımamak mânasına doğru gitmiştir. Devlet başkanının, ulemanın, ana kaynakların hakimiyetinin, otoritesinin tamamen veya büyük ölçüde ortadan kalkması bu yaklaşımın bir ürünüdür. Bu düşünce yapısında Hz. Peygamber’in de insan olması dolayısıyla bir otoriteye sahip olmadığının savunulması aynı mantığın bir uzantısıdır.

Batı’da gelişen ve esasen sermaye devletinin (Çağdaş Küresel Medeniyet) koyduğu ve tüm dünyaya âdeta dikte ettirdiği siyasî ve hukukî gelişimi burada sayacak değiliz. Sadece bir örnek veriyoruz: XX. a. önemli hukuk ve siyaset felsefecilerinden C. Schmitt “Egemen kimdir?” diye sorar ve şöyle cevap verir: Tanrı mı, hükümdar mı, halk mı? Son karar (yani hukuk) egemenin elindedir. Modern devlet kuramının bütün önemli kavramları dünyevîleştirilmiş ilahiyat kavramlarıdır. Kadir-i mutlak Tanrı, kadir-i mutlak kanun koyucuya dönüşmüştür.” (Siyasi İlahiyat, Dost Yay., 2016).

ABD anayasasını yazanların temel kaygusu ekonomik çıkarların korunmasıdır. Jefferson’un 1801’deki zaferinin temeli Hakk’ın sesi yerine halkın sesinin geçirilmesidir.

Çok sık yapılan Batı tenkidini bırakıp kendimize dönelim.

Hz. Peygamber kendisinden sonra devleti kimin yöneteceği, yöneticinin seçimi, yönetim tarzı konularında bir vasiyet bırakmadı. Bu meselenin tarihi seyri, tartışmalar, mücadeleler ile geçen serüveni biliniyor. Bu birikimden ders alınmalıdır. Dünya, insanlıkla o günden bugüne şekilden şekile girdi, köprülerin altından çok sular aktı ama insan (fıtratı) değişmedi.

Seçim ve yönetim dün olduğu gibi bugün de tartışma konusudur. Ülkemiz daha dün parlamenter sistemden, kendine has olduğu söylenen bir “Başkanlık sistemi”ne geçmiştir.

Ancak ülkemizin köklü-asli problemlerini çözüme kavuşturacak bir yeni “Anayasa” yapılamamıştır. Dergâh dergisinin yayımı sırasında Temmuz 2014 sayısından Aralık 2015 sayısına kadar 19 sayı böyle bir anayasaya ihtiyacımız olduğunu söylemiştim.

Şimdi anlıyorum ki, hukuk da tıpkı siyaset ve iktisat gibi genel bir sistemin parçası olursa mâna kazanıyor.

Peşpeşe yayımladığım yazılar bir sistem arayışına zemin hazırlamak için düşünür-akademisyen-sanatçı ve politikacıları harekete geçirmek gayesini güdüyor.

Bunlar benim işim değil.

Bu babda idarî-siyasî-hukukî görüşlerin Hududullah’a bağlı kalarak Cumhuriyet çerçevesinde halline yönelik çalışmaları siyaset bilimcilerden, hukuk felsefecilerinden vb. bekliyorum.

Dünyaya söyleyecek sözümüz var elbet.

(Devam edecek)

Bilenlerle bilmeyenler
Bilenlerle bilmeyenler

“De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (Zümer, 9)

Bir önceki yazımızı şu cümle ile noktalamıştık: “Ehl-i Sünnet’e tâbi olmanın, özlenen düzenin esasını tesbit için çalışmanın, öncelikle bir disipline, bir otoriteye ve bir hiyerarşiye bağlı olması gerek-şarttır.

Video: Bilenlerle bilmeyenler


Bu hususta İsmail Kara’nın verdiği bilgileri özetliyorum (Müslüman Kalarak Avrupalı Olmak, Dergâh Yay., 2017). Merak edenler, metnin tamamı ile çok önemli dipnotlarını görrmek isteyenler esere müracaat etmeli.

İşin başında “dinin otoritesi” ile “dinî otorite” arasında bir tefrik yapmaya ihtiyacımız var zannediyorum. “Dinin otoritesi” dediğimizde dinin bizzat kendisinin, vahy-i ilâhînin, sünnet-i seniyyenin ve dinin vâzıı olarak Yüce Allah’ın ve Peygamber Efendimizin otoritesini anlıyoruz. “Dinî otorite”den ise bir şekilde dini, hususen dinî ilimleri, dinî irfanı ve ilim-irfan hamûlesinin mantığını, vicdanını, âdâb ve erkânını temsil eden kişileri yani ulema ve meşayih ile onların eserlerini (müdevvenatı) ve ilim-fikir dünyasını anlamak doğru olur.

Burada “temsil” kelimesinin problem alanlarından biri olduğuna şimdilik sadece işaret edelim. Çünkü günümüzdeki yaygın kabul, ulemanın dini temsil konumunda olmadığı veya İslâmda dini temsil yetkisinin kimsede bulunmadığı, herkesin, bütün Müslümanların bu konuda “eşit” olduğu yolundadır. Bir diğer problem alanı hem “dinin otoritesi” hem de “dinî otorite” hatlarında vazgeçilmez bir unsur olarak yer alan hiyerarşi (silsile-i merâtip) ile alakalıdır. Çünkü modern düşünce, geniş mânada “eşitlik” fikri ve nisbi olarak da bireycilik, hümanizm kavramlarıyla irtibatlı olarak fikren ve fiilen hiyerarşi karşıtıdır. Bu çerçevede Müslüman âlim ve aydınların imtiyazlı ve tanrısal özelliklere sahip sınıfa (Hıristiyanlıktaki ruhbana) karşı çıkmakla ilim-irfan ve ahlâkla temayüz etmiş Müslüman seçkin tabakaya ve onların otoritesine karşı çıkmayı birbirine karıştırdıkları söylenebilir. İslâmda imtiyazlı bir sınıfın olmadığı doğrudur ama seçkinler her zaman vardır; ilim ve maneviyat (takva) seçkinliğin, havas olmanın ölçüsüdür. “Hiç bilenlerle bilmeyenler eşit olur mu?” (Zümer, 39/9) âyetinde eşitliği bozan, bazılarını “herkes” olmaktan çıkaran muhtemelen sadece kümülatif bilgi, malumat yığını değil, onunla birlikte irfan, anlayış ve takvadır.

Dinî otorite dediğimiz şeyin sadece maddî bir temsil olmadığı, bunun arkasında metafizik ve mânevî temellerin yer aldığı, eğer bugün kayıpsa bunların aranıp bulunması, yeniden iktisab edilmesinin farkına varılması şarttır. “el-Ulemâu veresetü’l-enbiyâ” (Âlimler peygamberlerin vârisleridir) hadis-i şerifi, bizce “temsil” kadar bu mânevî ve metafizik temele ve hiyerarşiye de işaret ediyor. Burada ilmin demokratik-eşitlikçi değil hiyerarşik bir karaktere sahip olduğu da hatırlanmalıdır. İlim sıfatı esas itibariyle Yüce Allah’ta temerküz eder, oradan peygamberlere, peygamberler vasıtasıyla insan seviyesine iner, bu seviyede de derecelenir, kademelere ayrılır. İlim ve tarikat silsilelerinin hatta zenaat-sanat (esnaf) şecerelerinin Hz. Peygamber Efendimize, bir peygambere, oradan Yüce Allah’a yükselmesi de bu hatla irtibatlı olmalıdır.

Belki biraz daha vuzuh için anlam ve değer kaybına uğrayan “otorite” (autorité) kelimesi üzerinde durmak gerekecek. Modern dönemin temayülleri, hissiyatı ve icbarları altında yetişmiş kişiler için (biz de onlar arasındayız), otorite (hakimiyet ve nüfuz, vukuf, sulta) öncelikle menfi mânaları, hususen siyasî, idarî ve fiilî baskıları, despotizmi, istibdadı, müsamahasızlığı ve katılığı çağrıştırır; otoriter idare, otoriter baba, otoriter hoca, otoriter dünya tasavvuru gibi ifadelerin hiçbiri ilk bakışta (belki son bakışta da) müsbet çağrışımlar doğurmaz. Hatırımıza hemen geliveren bu mânaların ve ardısıra sökün eden hissiyatın tarihî gerçeklikleri olmakla beraber aynı zamanda yanıltıcıdırlar; bize hakikatın tamamını vermezler.

Ayrıca bu menfi mânalar dönemseldir yani insanlık tecrübesi içindeki tarihi de bizimle irtibatı da yeni (modern)dir: Batıda siyasî olarak aristokratik ve monarşik idarelere karşı demokratik taleplerin, dinî olarak Katolik kilise hiyerarşisine karşı Protestan başkaldırısının ve geniş mânasıyla sekülarizmin; bizde ise siyasî olarak hilafet-saltanat sistemine karşı meşrutiyet, cumhuriyet ve demokrasi taleplerinin, dinî olarak ulemanın, meşayihin ve müdevvenâtın ilmî veya ahlâkî bağlayıcılığına karşı ictihadı (burada ictihad dini anlamada bireyselleşme, otorite karşıtlığı kadar aynı zamanda bir tür red ameliyesinin de işlediği bir süreçtir) öne çıkararak teşekkül eden fikrî veya fiilî muhalif tavır alışların neticesidir.

Halbuki otorite esas itibariyle müsbet bir kavramdır ve –biraz önce ifade edildiği üzere– metafizik ve mânevî kaynakları hesaba katıldığında meşru, lüzumlu hatta dinî-ahlâkî bir kavramdır. Nitekim modernleşme döneminde bile Fransızca “autorité” kavramının, “hüküm, salahiyet, nüfuz, sulta, –dinî mânada– nakil, mesned (aktarılagelen kademeli bağlayıcı bilgi)” gibi müsbet kelimelerle karşılandığını; “autorité scientifique” yani ilmî otoritenin de “sulta-i ilmiye” şeklinde tercüme edildiğini görmekteyiz.

Daha enteresan anekdotlar da var: Fransızcada “autoriser” fiili, tahakküm etmek, hürriyetleri sınırlandırmak gibi bugünkü ilk çağrışımlarının aksine “müsaade etmek, izin vermek, cevaz göstermek, salahiyet vermek” yani yol açmak ve “hürriyet”leri genişletmek mânalarına geliyor. Türkçede nikâh akdi belgesi mânasına kullandığımız izinnamenin Fransızca karşılığı autorisation de mariage olduğu gibi müderrislik icazetnamesi için de autorisation d’enseigner kullanılmaktadır.

Fakat “kim müsaade edecek?” yahut “hangi hak ve yetkilere sahip kişi ve makam izin ve salahiyet verecek?”, nihayet “otorite kim?”

(Devam edeceğiz)

Sağlıklı bir sünnet için ideal yaş
Hayat
Sağlıklı bir sünnet için ideal yaş
Sünnetin sağlıklı bir şekilde uygulanabilmesi ve çocukların psikolojilerinin etkilenmemesi için ideal yaş çok önemli. Sünnet esnasında oluşabilecek travmatik etkileri en aza indirmek için sünnet yaşına dikkat edilmesi gerekiyor.
Yeni Şafak
Efendimizin yolu (sünnet)
Efendimizin yolu (sünnet)

Bütün insanlık âleminde hayatı ve hayat yolu bilinen, örnek alınması mümkün bulunan, örnek alanlara, “seven ve sevilen, hoşnut olan ve ilâhî hoşnutluk devletine eren” birisi olarak yaşayıp ebedî âleme geçme şansı veren tek insan Muhammed Mustafâ’dır (s.a.). Onun kemâlinin ve yolunun test edilmeye ihtiyacı yoktur, ondan başka kim varsa hepsinin yol ve yönteminin test edilmeye ihtiyacı vardır; test aracı, mihenk taşı, iyiyi kötüden, sahteyi sahihten, işe yarayanı yaramayandan ayıracak ölçüt onun aklı, yaptıkları ve öğrettikleridir.

Video: Efendimizin yolu (sünnet)


O bir peygamberdir, güzel kişilik, ahlâk ve hayat örneğidir, ama aynı zamanda bir beşerdir, bütün insanların yaratıldığı asıldan, özden yaratılmıştır, bütün insanlar için ortak olan nitelikleri vardır; acıkır, susar, bazı yiyecek ve içecekleri sever, bazılarını sevmez, hastalanır, tedâvi görür, acı çeker, korkar, sevinir, eşi, çoluk çocuğu olur, vahyin gelmediği konularda ve zamanlarda kendi re’yi (düşünce ve ictihadı) ile hareket eder... Onun örnekliği beşerî hayatı ve tercihleri ile değil, Allah rızâsına götüren yolu, davranış ve sözleri ile ilgilidir. Bir mümin, Hz. Peygamber’in (s.a.) beşerî olarak sevmediği bir yemeği, rengi, kokuyu, tipi sevse onun örnekliğinden ayrılmış olmaz, ama Allah rızâsı ile ilgili bir konuda onun yapmadığını yapsa, yaptığını yapmasa örnekliğini terk etmiş, yolundan ayrılmış olur. Şu hâlde onun örnekliğinden istifâde ederek hedefe ulaşabilmek için müminlerin önünde iki mesele vardır:

* Onun örnekliğinin bilgi kaynağı Kur’an ve hadisler (yaptıkları ve söyledikleri) olduğuna göre bu kaynakları defalarca okuyarak bilgi edinmek.

* Örnek olan davranışlarını böyle olmayanlardan ayırmak ve örnek olanlarını kendine rehber, hayat yolu ve tarzı edinmek.

Diyelim ki, seçmede hatâ ettik, bazen örnek olanı olmayanla karıştırdık, niyetimiz iyi, anlamak ve bilmek için tuttuğumuz yol da sağlam oldukça bu yanılgı (ictihad hatâsı) bizi yolumuzdan alıkoymayacak, onun örnekliğinden mahrûm kılmayacaktır. Diyelim ki, bir mümin “Onun şu şekilde sakalı vardı ve dişlerini misvak denilen bir ağacın çubuğu ile temizlerdi, bu iki davranışı da bağlayıcı ve örnek idi, ben de bunları aynen uygulayacağım” dedi, böyle bildi, bu şekilde değerlendirdi ve yaptı; bu davranışı dînin özüne, maksatlarına zarar vermedikçe varsın olsun, o bundan umduğu sonucu alabilir. Bir başka mümin de “Sakal bir kültür, bir beşerî âdet idi, misvak de o gün diş temizliği için bulunan ve bilinen en uygun araç idi, bunlar ‘dini hayata uygulamada örneklik’ alanına giren davranışlar değildi, bugün hem sakal âdeti hem de diş temizleme araçları değişti, ben günümüzde maksada en uygun olanı kullanırım” dedi ve böyle de yaptı, bu mümin de manevî amacına ulaşabilir, onun örnekliğini terk etmiş olmaz. Geçmişte, büyük âlimlerin ve ahlâk önderlerinin yapıp ettiklerini, sözlerini ve yorumlarını gözden geçirenler, yukarıda yazılanları tasdik husûsunda tereddüde düşmezler.

Sakal örneğini ele alalım:

Geçmişten günümüze alimlerin bu konuda söylediklerinin özeti şudur:

Rasûlullah (s.a.), “Müşriklere muhâlefet edin (benzemeyin); sakalları bırakın, bıyıkları kırpın” buyurmuştur. (Buhârî, K. el-Libâs, 63-34.) Bu ve benzeri hadisler ile tatbikata bakan cumhûr sakalı tıraş etmenin haram olduğu neticesine varmışlardır. Kadı İyâd bunun mekrûh olduğunu söylemiştir. Aynı mahiyette olan boyama emrini yerine getirmenin farz ve terkinin haram sayılmaması bu görüşü destekler (İbn Hacer, Fethu’l-Bârî). Bazı muâsır âlimler bunun bir âdet meselesi olduğunu düşünerek mübah olduğunu söylemişlerdir. Kardavî de ikinci görüşü tercih eden muâsır bir âlimdir (el-Helâl ve’l-Haram, s. 81-82; Şerbâsî, Yes’elûnek, c. II, s. 23-25).

Seni sevmek dü âlemde saâdet yâ Rasulallah

Ona vuslat da sendendir bu âdet ya Rasulallah…

Dedi Allah “Habibim, rahmeten li’l-âleminsinin sen”

Bu rahmetten kime olmaz meserret ya Rasulallah

Harîm-i “kabe kavseyne” eren yoktur cüdâ senden

Ulüvv-i kadrine eyler şehadet ya Rasulallah

Sana derse “Habîbim” bir şeriki olmayan Allah

Habîb olman bize eşsiz keramet ya Rasulallah

Gönül ister ki hubbun bahrine dalsın fenâ bulsun

Kerem et âh n’olur artık, murad et ya Rasulallah

Konya-1959

Diriliş Ertuğrul'un ünlü oyuncusundan El Bab'a ziyaret
Hayat
Diriliş Ertuğrul'un ünlü oyuncusundan El Bab'a ziyaret
Diriliş Ertuğrul dizisi oyuncularından Celal Al ve dizinin yapımcısı Kemal Tekden, Fırat Kalkanı Harekatı ile terörden temizlenen El Bab'ın Çobanbey beldesinde sünnet törenine katıldı. Al, "Diriliş Ertuğrul bir dizi değil, diziden daha fazlası olduğunu hepimiz biliyoruz. Bizim Karakeçililere vefa borcumuz var, bizler buradaki halka özen gösteriyoruz" dedi.
AA
Ölüler dirileri işitmezler
Ölüler dirileri işitmezler

Video: Ölüler dirileri işitmezler

Allah Teâlâ Kitabında, Peygamberine hitaben “Ölülere ses ve sözünü duyuramayacağını” açık ve kesin olarak ifade ediyor (Fâtır,22/ en-Neml, 80/ er-Rûm: 52).

Müfessirler bu âyetlerdeki ifadenin mecazi olduğunu, burada geçen “ölülerden” kâfirlerin kastedildiğini, inkarcılar akıl ve bedenlerini Allah’ın emir ve rızasına uygun olarak kullanmadıkları için ölü sayıldıklarını, Peygamberimiz nasıl ölülere sesini duyuramazsa aynı şekilde kâfirlere de duyuramayacağını söylüyorlar. Yani ifade mecazi de olsa sonuç “Peygamberimizin ölülere ses ve sözünü duyuramayacağı” gerçeğinin ifadesi oluyor.

Allah murad ederse peygamberlerini canlı cansız varlıklarla konuşturur, ama bu onların tabii bir hal ve yetkileri değildir, mucizedir, istisnâî bir durumdur.

Genel olarak bırakın diğer insanları Peygamberimizin bile ölülere ses ve sözünü duyuramayacağını üç önemli müfessirden nakledeceğim:

Fahreddin Râzî, Fâtır suresi 22. âyetin tefsirinde:

Kâfirler Allah’ın Peygamberine gönderdiği vahyini duyma bakımından ölülerden daha aşağı durumdadırlar. Allah ölülere duyurur, Peygamber duyuramaz. Allah bu âyette Peygamberini teselli ediyor, “Dilerse taşa bile kendini dinletebileceğini, bu kudreti ile ölülere de dinlettiğini, ama Peygamberinin kabirdekilere duyuramayacağını, onlardan sorumlu da olmadığını” bildiriyor.

Taberî, aynı âyetin tefsirinde:

Allah kitabında faydalansınlar diye, yarattıklarına vaaz ve nasihatta bulunuyor, ey Muhammed, sen kabirlerde yatanlara kitabı duyurup onları hidayete erdiremezsin; tıpkı bunun gibi yaşadıkları halde Allah’ı bilme bakımından kalpleri ölmüş bulunan kimselere de Allah’ın kitabını ve varlık delillerini, güzel öğütlerini duyuramazsın.

Kurtubî, yine aynı âyetin tefsirinde:

Ölülere sözünü duyuramayacağın gibi küfrün (inkârın) kalplerini öldürdüğü kimselere de duyuramazsın.

Bu açık ve kesin ifadeli âyetler karşısında “ölülerin dirilerin ayak seslerini veya özellikle Peygamberimizi duyduklarını ifade eden hadisleri muteber âlimler tenkit ve tevil etmişlerdir.

Tenkitten maksadım “metin tenkidi”dir. Fıkıh Usulü kitaplarında meselâ Pezdevî Şerhi Keşfu’l-Esrar’da, daha sonradan yazılmış makale, kitap ve tezlerde bu konu hakkıyla işlenmiştir. Temel kural şudur: Bir hadis, sened (ravilerin durumu) bakımından sahih ve kusursuz olsa bile manası akla, vakıaya, temel usul kurallarına ve daha güçlü bir delile (mesela âyete) ters düşüyorsa bu hadis mümkün ise tevil edilir, değilse terk edilir.

Konumuzla ilgili bir tenkit örneğini İbn Âbidîn diye meşhur olan fıkıh kitabından özetliyorum:

Bedir’de katledilen müşrikler bir çukura doldurulduktan sonra Peygamberimizin (s.a.) onlara hitab etmesi ile ilgili hadis hakkında:

“Üstad derecesindeki âlimlere göre bu hadis (sened değil de) mâna bakımından sabit değildir; çünkü Hz. Âişe, Peygamberimizin ölülere sözünü duyuramayacağını ifade eden âyetlere dayanarak bu rivayeti reddetmiştir. Alimler şu yorumları da yapmışlardır: a) Peygamberimiz bunu, ölüler için değil, diriler ibret alsınlar diye söylemiştir. b) Üzüntüleri artsın diye yalnızca bu kâfirler için olmuştur. c) Peygamberimiz için bu bir mucize olarak vaki olmuştur… Hadis sened bakımından sahih olsa da ifade ettiği manada öyle bir kusur (illet) vardır ki, bu kusuru taşıyan bir sözü Peygamberimiz söylemiş olamaz; o kusur da Kur’an’a muhalif olmasıdır.

Ehl-i Sünnetin de inancı şudur:

Bir kimse ölünce ruhu bedeninden ayrılır ve Berzah denilen bir başka âleme gider. Kabir hayatı işte bu âlemde cereyan eder. Bu dünyada bedeni çürür. Yeniden dirilişte ya Allah Teâlâ bu bedenin yok etmediği kalıntısını bir araya toplayıp canlandırır veya benzerini yeniden yaratır (Bak. Râzî, Enbiya: 104. Âyetin tefsiri).

Kabre konan cesedin burada dirildiğini, hesaba çekildiğini, ya cennete veya cehenneme bir pencere açıldığını ve benzeri sözleri söylerseniz, ışık ve alıcı konarak gözlem yapıldığı için size gülerler ve dine kötülük etmiş olursunuz.

Gerektiği için ölmek üzere olan hasta ile ölüye telkin konusuna yine döneceğim, bu yazıyı bitirirken bu konuyu niçin tekrar yazdığımı açıklamak isterim:

Birinci yazım sebebiyle benim, konu ile ilgili kabul ettiğim ve etmediğim bütün görüşleri değil de taraftar olduğum görüşleri yazdığımı söyleyenler oldu. Gerçi farklı görüşleri de yazdım, ama muteber kaynaklara ve âlimlere ait olmak üzere -benim taraftar olduğum görüşü destekleyen- görüşleri yazmamda da bir sakınca görmüyorum. Katılmayanlar da diğer görüşleri yazarlar.

Yazımı tenkit konusuna gelince bundan ancak memnun olurum, yeter ki, iyi niyet bulunsun ve tahkir değil, tenkit olsun!

Bir de devamlı Ehl-i Sünnete ve sünnete -haklı olarak- vurgu yapanlar Ehl-i Sünnetin ve sünnetin ne demek olduğunu öğrenmeden, hadislerden sahih sünnete ulaşmanın ilmini edinmeden konuşmasın ve yazmasınlar.

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.