Muhacirlik dönemi hikayeleriyle büyüdük. Büyüklerimizin dilinden, “Allah kimseyi açlıkla terbiye etmesin” sözü düşmezdi.

Bizim “kültürümüzde” kutsaldır ekmek.

Hangisiydi, Mesut Özil mi Hakan Çalhanoğlu mu? Hani çim sahaya atılan ekmek parçasını öpüp alnına koymuştu da, tüm Almanlar şaşırmış, ne yapıyor bu adam, demişti.

Şaşırmakta haklıydılar.

Nerden bilecekler, “Ekmek Mushaf çarpsın ki” diye yemin ettiğimizi! Kur'ân-ı Kerîm'in yanına ekmeği koyduğumuzu...

Ekmek, emektir.

Yüce Önder (s.a.v) “Yememiştir hiç kimse elinin emeğinden daha hayırlısını” buyurmuşlardır.

Helal ekmek elbette emeksiz olmaz.

Hangi siyasal düşünceye, etnisiteye, dine, mezhebe mensup olursa olsun emeği (veya işi) haksız yere elinden alınana kayıtsız kalmak vicdana sığmaz.

Açlık grevleri de nihayetinde “kayıtsız vicdanları” uyarmak için protest bir çıkıştır.

Burda, bu köşecikte, bundan 5 yıl mukaddem (05 Kasım 2012) “Bir insan kendini ifade etmek için son çare olarak bedenini koymuşsa ondan yüz çevirmek vicdana sığmaz…” demiştim.

Ve, şöyle devam etmiştim: “Açlık grevlerini küçümsemek, kınamak da olmaz. Efendimiz (aleyhissalatü vesselam) 'Kınadığınız şey başınıza gelmedikçe ölmezsiniz' (Tirmizi) buyurmuşlardır…

***

Madem öyle neden geçen gün bu köşecikte, Nuriye Gülman ve Semih Özakça'nın açlık grevlerini tahfif eden ifadeler kullandım?

Doğrusu bu ya…

Mezkur açlık grevini araçsallaştırarak siyasal çıkar elde etmek isteyenlere ve ambulansın arkasına takılan araçlar misali araya kaynak yapan tescilli FETÖ'cülere ve terör örgütü mensuplarına ve PR yapmak için her fırsatı değerlendiren o malum “sanatçılaraydı” isyanım.

Lakin, “bedenlerini ölüme yatırdılar” şeklindeki ajitatif heyulanın etkisiyle olsa gerek açlık greviyle ölüm orucunu sehven tefrik etmedim.

Üzüldüm.

Maksadını aşan ifadelerle samimi bir şekilde hakkını arayanların (ve bu hak arayışına aynı niyetle omuz verenlerin) kalbini kırdıysam özür dilerim.

İnsan ki, gönüldür, gönül yıkmak bize yakışmaz.

Yunus Emre'miz, “Bir kez gönül yıktın ise bu kıldığın namaz değil” demiştir.

***

Barry Collins marifeti “Yargı” oyununu izlemiş veya Knut Hamsun'un “Açlık” romanını okumuşsanız açlığın nasıl korkunç bir şey olduğunu bilirsiniz.

Bir de “açlığı” yaşamak vardır.

Oruç tutmak da, bir yanıyla, açlığı yaşamak ve künhüne varıncaya değin tefekkür etmektir.

Açlık ve açlar…

Bu köşede yıllar önce Nazım Hikmet'in, “açlar dizilmiş açlar! /ne erkek, ne kadın, ne oğlan, /ne kız /sıska cılız /eğri büğrü dallarıyla /eğri büğrü ağaçlar! /ne erkek, ne kadın, ne oğlan, /ne kız /açlar dizilmiş açlar!” dizelerini aktardıktan sonra şöyle demiştim: “Bütün dünyanın açları, saniyelerle ölçülen zaman aralıklarıyla açlıktan kaybettikleri kardeşlerinin öfkesiyle bilenerek dizilmiş geliyor.

Ey doydukça açlığa mahkum, aç gözlü kapıların sahipleri…

Kapıkulları,

Tröstleri,

Kartelleri,

Haberiniz olsun, korkunç büyük feryatlarıyla, 'Komşusu açken tok uyuyan bizden değildir' sloganıyla kapılarınıza dayanacak açlar. Ve, bir gün elbet yıkılacak kapılarınız!” (22 Kasım 2008, Yeni Şafak)

Bir başka açlık daha vardır ki yeryüzünün tüm açlıklarından daha felakettir.

Ahlak açlığı…

Terbiye açlığı…

Çünkü kişinin neye aç olduğunu bile bilmediği açlıktır bu!

İşte bu ahlak ve terbiye açları, bu küfür yobazı bedhahlar (söz konusu yazımla hangi oyunlarını bozmuşsam artık) ölmüşlerimize varıncaya kadar müstekreh küfürler savurdular.

Hem de sürüler halinde…

Sadece terbiyesizliklerini dermeyan etmediler, mezkur açlık grevini araçsallaştıranlardan olduklarını da böylece kanıtlamış oldular.

+

Son gelişmelerden anlık haberdar olabilirsiniz.
Yenisafak.com bildirim ile, web sitesine girmeden de haberleri takip edebilirsiniz.