Öncelikle şu: Fatih'in torunları olduğumuzu söylüyoruz övüne övüne ama Fatih'in, gemileri niçin karadan yürüttüğünü bilmiyoruz bile!
İkincisi: Fatih, “Ortaçağ karanlığına son verdi; Rönesans'ı başlattı; çağ kapattı, çağ açtı” aşağılık kompleksinden bir türlü kurtulamıyoruz!
FATİH'İN DERDİ, ORTAÇAĞ, RÖNESANS FİLAN DEĞİLDİ; HAKİKAT'Tİ!
Unutmayalım:
Konuşlandığınız yer, konuşmanızın içeriğini belirler
; dil'ini, yer'ini ve yön'ünü tayin eder.
İstanbul'un fethi, bizim tarihimizin en önemli, İslâm tarihinin bir kaç önemli hâdisesinden biridir. Ama Fatih'in torunları olmakla övünen bizler,
İstanbul'un fethini bile hâlâ Avrupa tarihi üzerinden anlamaya ve anlatmaya kalkışacak kadar aşağılık kompleksi yaşıyoruz!
Fatih'in Ortaçağ diye, Rönesans diye bir derdi yoktu.
Fatih de, bütün Müslümanlar da Avrupa'ya acınası, hakikatten uzak, hakikatle buluşturulması gereken zavallılar olarak bakıyordu!
Fatih'in derdi, rüyası,
Konstantınıyye'yi fethederek, Peygamber Efendimiz'in (sav) müjdesine mazhar olmak
ve İslâm medeniyetinin 13. yüzyıldan itibaren Moğol ve Haçlı saldırılarıyla birlikte yaşadığı, İslâm dünyasını perişan eden
birinci büyük medeniyet buhranına nihâî olarak son vermek
,
Roma'yı da fethederek
hakikat medeniyetini ulaşılamayacak en ücra noktalara ulaştırmaktı.
İstanbul'un fethiyle birlikte, birinci medeniyet buhranı aşıldı; Osmanlı, üç kıtada hakikat'in bayrağını dalgalandıracak bir güce ulaştı; dünyaya farklı dinlerin, kültürlerin, medeniyetlerin barış içinde,
Batılılar gibi köklerini kazımadan
, herkese hayat hakkı tanıyarak yaşanabileceğini gösteren, tarihte ilk defa küre ölçeğinde hem
Darü's-Selam (Barış Yurdu)
hem de
Dârü'l-İnsan (İnsanlık Yurdu)
inşa eden
ilk küresel medeniyet tecrübesinin
temellerini attı.
Ve
Gazâlî'nin
akîde, fikir ve siyaset'te yapıtaşlarını döşediği
Ehl-i Sünnet Omurga'yı muhkemleştirdi;
böylelikle İslâm dünyasını ilk defa küre ölçeğinde birleştirdi ve sonraki zamanlarda da
İslâm birliğinin hangi temeller üzerinden kurulabileceğini ve korunabileceğini
gösterdi.
GEÇMİŞ'LERİNİ BİLMEYENLER, GELECEĞE YÜRÜYEMEZLER
Görüldüğü gibi,
bizim tarih bilincimiz delik deşik edildi
. O yüzden İstanbul'un niçin fethedildiğini de, Fatih'in gemileri neden karadan yürüttüğünü de bilemiyoruz, ne yazık ki!
Tarih bilincini yitiren bir toplum, özellikle de toplumun önünü açması beklenen sözümona “aydınlar”, zihnî felçleşme ve körleşme yaşar.
Sadece tarihe değil bugüne de, geleceğe de şaşı bakar
; önünü de arkasını da, bugününü de yarınını da, ülkenin önündeki engelleri de imkânları da göremez. Ve geleceğe aslâ emin adımlarla yürüyemez.
O yüzden
fetih'le işgal'i karıştırır. Metamorfoz yemiş, pergelini şaşırmıştır
çünkü.
Soru şu tam bu noktada:
Bir ülkenin 'aydın'ları, fetih'le işgal'i niçin birbirine karıştırır
ve aradaki
ontolojik farkı niçin göremez ki?
Celladına âşık
, dolayısıyla
sömürge kafalı
oldukları, bu topluma her zaman Batılı, dolayısıyla yabancı gözlüklerle ve şaşı baktıkları, o yüzden de zihinleri işgal edildiği ve körleştiği için, elbette ki!
İlke şu burada:
Tarih, geçmiş'le ilgilidir ama gelecek'le ilgilenir. Geçmişlerini bilmeyenler, geleceğe yürüyemezler.
ŞEYHÜLİSLÂM, SİVİLLERİN VURULMASINA İZİN VERMEDİ, FATİH'E, “BAŞKA BİR YOL BUL!” DEDİ!
Tarihimizin kilit hâdişlerinden birinin nasıl gerçekleştiğini bilmeden yaşıyoruz! Onun için de yaşamıyoruz aslında, yaşadığımızı sanıyoruz! Esen rüzgârlara göre oraya buraya savrulup duruyoruz yalnızca! Ürpertici gerçekten!
Bu yazıda,
Fatih'in gemileri niçin karadan yürüttüğünü açıklayacağım ve şok olacaksınız!
Bugüne kadar bilinemeyen bu tarihî gerçeği öğrenince, nasıl bir medeniyetin çocukları olduğumuzu farkedecek ve dünyaya bambaşka bir gözle bakacaksınız:
İstanbul'un fethi, surlar dövülürse, gerçekleşebilecekti. Ama önemli bir sorun, hayatî bir engel vardı:
Surlarda yoğun bir sivil nüfus yaşıyordu.
Şeyhülislam, fetvayı vermedi Sultan Mehmed'e: “Bu surları dövemezsin! Masum sivilleri öldüremezsin! Başta bir yol bul!” dedi. Fatih, gemileri, karadan yürütme fikrini işte bundan sonra geliştirdi.
Osmanlı bu, işte!
İSTANBUL FETHEDİLMESEYDİ, İSLÂM TARİHTEN “ÇEKİLEBİLİRDİ”!
O yüzden
Osmanlı, anlaşılamamış ve aşılamamıştır; anlaşılamadığı için de aşılamadığı da anlaşılamamıştır.
Yazının başında da dikkat çektiğim gibi, İstanbul'un fethi bizim için hayat-memat meselesiydi. İslâm medeniyetinin 13. ve 14. yüzyıllarda yaşadığı birinci büyük medeniyet krizi, nihâî olarak İstanbul'un fethiyle aşılabilmişti.
Eğer İstanbul, fethedilememiş olsaydı, İslâm “tarihten çekilebilirdi”.
GELECEĞİNE SAHİP ÇIK ÖYLEYSE!
Böylesine
ölüm-kalım meselesinin sözkonusu olduğu kritik bir zaman diliminde bile, Osmanlı, masumları aslâ vurmama konusunda insanın tüylerini diken diken eden
muazzam bir insanlık, merhamet ve adalet dersi vermişti bütün Haçlılara ve Avrupalılara.
Batılılarla aramızdaki fark burada gizli işte! Uygarlık'la medeniyet arasındaki fark da!
Uygarlık
şiddet ve işgale, acımasızlık ve köleleştirmeye;
medeniyet
ise hikmet ve fethe, merhamet ve adalete dayanır.
O yüzden, büyük tarihçilerin -örneğin
Toynbee
'nin- de altını çizerek vurguladıkları, benim de zihninize kazımaya çalıştığım gibi, “
Osmanlı, insanlığın geleceğidir”.
O yüzden, “geleceğine” iyi sahip çık öyleyse, diyorum.


Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.