Mehmet Kızılay - Araştırmacı-Yazar
İnsanlık tarihi bize garip bir hakikati defalarca gösterdi: Güç her zaman cesaretin göstergesi değildir: Bazen tarihin en ağır silahlarını, en hafif nesneler sarsabilir. Bir uçurtma kadar masum, bir balon kadar hafif, bir çocuğun umudu kadar savunmasız bir şey; tonlarca çelikten daha ağır bir soruyu gökyüzüne salıp, korkakların üzerine bir bomba gibi bırakabilir: Gerçekten neden korkuyorsunuz?
MODERN ÇAĞIN EN BÜYÜK PARADOKSU
Belki de insanın en büyük yanılgılarından biri, korkuyu güçle aşmayı çözüm olarak benimsemesidir. Oysa güç ile korku birbirinin zıddı değildir. Hatta çoğu zaman korku, kendisini güç görüntüsünün arkasına saklar. İnsan ne kadar korkuyorsa, kendisini o kadar güçlü göstermeye çalışabilir. Duvarlar yükselir, silahlar çoğalır, tedbirler sertleşir. Fakat bütün bunların arasında insanın içindeki o görünmez ürperti, bir türlü susturulamaz.
Kur’ân-ı Kerîm, asırlar öncesinden bu insanlık hâlini Haşr Sûresi’nin 14. âyetinde ne kadar çarpıcı biçimde resmeder:
“Onlar müstahkem kaleler içinde veya duvarların arkasında olmadıkça sizinle toplu halde savaşamazlar… Siz onları birlik sanırsınız, oysa kalpleri darmadağınıktır.”
Kaleler değişir. Duvarların biçimi değişir. Savaş teknolojisi değişir. Fakat insanın korkusu değişmez. Dün taş surların arkasına saklanan zihniyet, bugün radarların, hava savunma sistemlerinin ve yüksek teknoloji ürünü silahların toplamını ihtiva eden “Demir Kubbe” adını verdikleri korku duvarının arkasında kendisine güvenlik arıyor.
İnsanın dışına ördüğü duvar ile içine ördüğü duvar aynı işlevselliğe sahip değildir. Dışarıdaki duvar insanı koruyabilir. İçerideki duvar ise insanı hapsedebilir. Belki de modern çağın en büyük paradokslarından biri budur: İnsan, kendisini korumak için geliştirdiği teknoloji sayesinde; dış dünyayı daha fazla kontrol ederken, aynı anda kendi korkularının tutsağı hâline gelebilir.
GÖKYÜZÜ HİÇBİR ORDUNUN MÜLKÜ DEĞİLDİR
Güvenlik arttıkça korkunun azalacağını düşünürüz. Oysa bazen tam tersi olur. Tehdit ihtimali büyüdükçe güvenlik ihtiyacı büyür; güvenlik önlemleri büyüdükçe tehdit daha fazla görünür hâle gelir. Sonunda insan, korunmak istediği şeyden daha fazla korkmaya başlar. İşte o zaman bir balon, balon olmaktan çıkar. Bir uçurtma, uçurtma olmaktan çıkar. Bir çocuğun gökyüzüne bıraktığı renkli bir oyuncak bile güvenlik terminolojisinin içine çekilip, hedef olarak tanımlanabilir. Ve insan kendisine şu soruyu sormak zorunda kalır: Bir toplum, çocukların uçurtmalarından korkacak kadar güvensiz hâle geldiyse, gerçekten neyi korumaktadır?
Çünkü güvenlik yalnızca sınırların güvenliği değildir. Güvenlik biraz da insanın kendi gökyüzüne bakabilme huzurudur. Çocuğun sahip olduğu gökyüzü henüz bölünmemiştir. Paçavradan öte anlamı olmayan haritalar yoktur orada. Cetvel ürünü sınırları yoktur o çocuksu alemin. Askerî tehditler yoktur. Bir çocuk gökyüzüne baktığında yalnızca gökyüzünü görür. Belki de iktidarların en fazla korktuğu şeylerden biri budur: Masumiyetin dünyayı henüz onların tarif ettiği biçimde görmemesi.
Çünkü masumiyet, tiranların, zorbaların, zalimlerin dilini bilmez. Uçurtmasını rüzgârda uçururken, nelerin karşısında durduğunu düşünmez. Uçurtmanın sembolik gücü, maddi ağırlığına nispetle insana bir şeyi hatırlatır: Gökyüzü hiçbir ordunun mülkü değildir.
GÜCÜ ELİNDE TUTAN İNSAN NEDEN HÂLÂ KORKAR?
Ama tarihin garip ironisi şudur: Bazen tonlarca ağırlığı olan uçaklar, birkaç gramlık bir balonun ya da uçurtmanın karşısında kendilerini güvensiz hissedebilirler. Korkunun ölçüsü, tehdidin büyüklüğüyle değil; insanın kendi içindeki güvensizliğin büyüklüğüyle ilgilidir. Felsefe bize uzun zamandır “Güç nedir?” diye soruyor. Belki soruyu biraz değiştirmeliyiz: Gücü elinde tutan insan neden hâlâ korkar?
Çünkü gerçek güç, her şeyi yok edebilmek değildir. Gerçek güç, yok edebilecek kadar güçlü olduğun hâlde neyi yok etmemen gerektiğini bilmektir. Eşyayla kurduğun iletişim biçimin senin ahlakını ele verir. Buradan bahisle; insan da olsa, örgüt de olsa, devlet de olsa aynıdır.
Bir savaş uçağının bir balonu vurabilmesi teknik bir başarı olabilir. Ama insanlık açısından bakıldığında asıl başarı, o balonun gerçekten bir tehdit olmadığını anlayabilmektir. İnanç değerlerimiz, karıncaların filleri yendiğini salık verir. Ezcümle teknoloji geliştikçe akıl gerileyebilir. Silahlar akıllanırken insan aptallaşabilir. Radarlar daha uzağı görebilirken vicdan daha yakını göremeyebilir. İşte asıl tehlike budur. Çünkü medeniyet, yalnızca daha güçlü silahlar üretmek değildir. Medeniyet, elindeki gücü hangi durumda kullanmayacağını bilmektir.
Haşr Sûresi’nin “kalpleri darmadağınıktır” ifadesi bu yüzden yalnızca geçmişte yaşamış bir topluma ilişkin tarihsel bir tasvir olarak okunmamalıdır. İnsana dair evrensel bir hakikati de hatırlatır: İçeride korku olduktan sonra dışarıdaki duvarların yüksekliği korkuyu yenmek için asla yeterli gelmez.
Duvar yükselir. Radar çoğalır. Uçaklar hızlanır. Füzeler gelişir. Ama korku yine de başka bir şey bulur. Bugün balon olur. Yarın uçurtma. Öbür gün bir çocuğun gülüşü. Çünkü korku, nesnesini kendisi üretir. Ve sonunda insan, kendisini korumak için kurduğu sistemin içinde kendi korkularının esiri olur.
Bazen kale, içerideki korku tarafından yıkılır. Bir çocuk uçurtmasını gökyüzüne bırakır. Bu uçurtmanın rüzgârda süzülüşünü, bir tehdit olarak görür birileri. Birileri özgürlüğü. İnsanların dünyayı nasıl gördüğünü belirleyen şey, çoğu zaman gökyüzünün dokusu değil, bizatihi insanın kendi kalbidir.
Duvarlar yükseltmek kolaydır. Asıl mesele, insanın kalbindeki duvarları yıkabilmesidir.