Prof. Dr. Erol Kam/İstanbul Üniversitesi, Fen Fakültesi Dekanı
Türkiye’nin elektrik talebi her geçen gün büyüyor. Hava sıcaklıkları yükseliyor. Kuraklık hidroelektrik üretimini zorluyor. Sanayi, ulaşım ve dijital altyapı ise daha fazla elektriğe ihtiyaç duyuyor. Enerji meselesi artık yalnızca yeni santral kurma meselesi olmaktan çıkıyor. Enerjiyi tüketen toplumlar için iklim değişikliğinin ve ekonomik büyümenin zorlandığı bir sorun iken enerji üreten ülkeler için arz güvenliğinin sınandığı stratejik bir alan haline geliyor.
Buradaki temel güçlük artık kaç santralin inşa edileceğinden ziyade güvenilir, ekonomik ve düşük karbon emisyonlu bir enerji sisteminin nasıl kurulacağıdır. Kararlı bir enerji kaynağı olarak görülen nükleer enerji bu sistemin tek başına kurtarıcısı olmayacaktır. Ancak doğru planlandığında güçlü tamamlayıcılarından biri olacaktır. Yanlış kurgulandığında ise uzun yıllar taşınacak pahalı bir bağımlılığa dönüşecektir.
ENERJİ DENKLEMİNDE NEREDE KONUMLANIYOR?
Enerjide talebin yönü açık ve her zaman yukarı doğru. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’na göre Türkiye’nin elektrik tüketimi 2025’te yüzde 2,1 artarak 360,9 teravat saatle tarihî zirveye ulaştı. Türkiye Ulusal Enerji Planı, tüketimin 2030’da 455,3 teravat saat, 2035’te ise 510,5 teravat saate çıkmasını öngörüyor. Bunlar kesin sonuçlar değil, planlanan varsayımlardır. Fakat sistemin önümüzdeki on yılda çok daha ağır bir yükü taşıyacağının sinyalini veriyor. Bu yük yalnızca yeni santraller inşa ederek taşınamaz. Ürettiğiniz enerjinin taşınacağı güçlü iletim hatları gerekir. Tüketeceğiniz enerji için de depolama kapasitesinin büyütülmesini ister. Bu anlamda, arz güvenliği kadar önemli bir konu olan talep yönetimi ön plana çıkıyor. Enerji verimliliği, temenniden çıkıp gerçek bir politika önceliğine dönüşmelidir. Çünkü en ucuz enerji, ihtiyaç duyulmadan tasarruf edilen enerjidir.
Enerji denkleminin diğer tarafında dışa bağımlılık yani cari açık var. Türkiye, doğal gaz ihtiyacının büyük bölümünü ithalatla karşılıyor. Bakanlığın Ağustos 2026’da güncellediği verilere göre 2025’te yaklaşık 3 milyar metreküp doğal gaz üretilirken 58,34 milyar metreküp ithalat yapıldı. Nükleer santraller, elektrik üretiminde kullanılan gazın bir bölümünü ikame edebilir. Fakat ulaştırma sektörünün petrol ağırlıklı talebini doğrudan çözemez. Bu ayrımı korumak gerekir. Nükleer enerjiye bağımsızlığın tamamı olarak değil, enerji güvenliğinin parçalarından biri olarak bakılmalıdır.
Güneş ve rüzgarın hızla büyümesi de bu nedenle vazgeçilmezdir. Türkiye, iki kaynağın toplam kurulu gücünü 2035’te 120 gigavata çıkarmayı hedefliyor. Bu hedef hem iklim politikası hem de ithalat faturasının azaltılması için önemlidir. Fakat üretimdeki değişkenliğin payı arttıkça esneklik ihtiyacı da büyür ve kaçınılmaz olur. Su azaldığında hidroelektrik geriler. Kurak, sıcak ve rüzgarsız bir yaz günü, elektrik şebekesinin en zor sınavlarından birine dönüşür.
ELEKTRİK ÜRETİM PORTFÖYÜ ÇEŞİTLENECEK
Nükleer santraller hava koşullarından bağımsız ve sürekli üretim sağlayabilir. Bu özellik nükleeri yenilenebilir enerjinin rakibi yapmaz. Doğru planlanmış bir sistemde nükleer, güneş ve rüzgâr birbirini tamamlar. Bu yapıya depolama, güçlü şebeke ve esnek tüketim eşlik eder. Enerji güvenliği tek bir teknolojiyle değil, dengeli bir portföyle sağlanır.
Akkuyu bu politikanın ilk somut ayağıdır. Türkiye ile Rusya arasındaki hükümetler arası anlaşma 12 Mayıs 2010’da imzalandı. Santral, her biri 1.200 megavat gücünde dört VVER-1200 ünitesinden oluşuyor. Toplam planlanan kapasite 4.800 megavat.
Birinci ünite için işletmeye alma izni Kasım 2023’te verildi. İşletme lisansı başvurusu ise Nükleer Düzenleme Kurumu’nun incelemesinde. Dolayısıyla işletmeye alma izni ile ticari işletme lisansını birbirine karıştırmamak gerekir. Hükümetin Ağustos 2026’da yinelediği hedef, yıl sonuna kadar ilk test elektriğini üretmek. Bu önemli bir eşik olacaktır. Ancak santralin ilk elektriği üretmesi, ticari işletmeye geçtiği anlamına gelmez.
Akkuyu’nun gerçek yıllık üretimi kapasite faktörüne, bakım programına ve şebeke koşullarına bağlı olacak. Bu nedenle üretim ve tasarruf tahminlerini şimdiden gerçekleşmiş sonuçlar gibi sunmak doğru değildir. Projenin daha açık katkısı, elektrik üretim portföyünü çeşitlendirmesidir. Nükleer yakıt küçük hacimlerde depolanabilir ve uzun vadeli sözleşmelerle tedarik edilebilir. Bu da sistemi doğal gaz fiyatlarındaki sert dalgalanmalara karşı daha dayanıklı kılacaktır.
Jeopolitik boyut daha karmaşık. Akkuyu, yap-sahip ol-işlet modeliyle Rus sermayesine ve teknolojisine dayanıyor. Bu model Türkiye’nin ilk nükleer santrale erişimini kolaylaştırdı. Buna karşılık finansman, yakıt, teknik hizmetler ve işletme bilgisi alanlarında uzun süreli bir bağımlılık oluşturdu. Rusya-Ukrayna Savaşı sonrasında enerji ticaretinin nasıl bir dış politika aracına dönüşebildiğini hep birlikte gördük.
Buradan çıkarılacak sonuç nükleerden vazgeçmek değildir. Asıl ihtiyaç enerji portföyünün çeşitlendirilmesidir. Ancak çeşitlendirme yalnızca santral sayısını artırmak demek değildir. Teknoloji sağlayıcısında, finansmanda, yakıt tedarikinde ve teknik yetkinlikte seçenek üretebilmektir. Tek bir enerji çeşidine, coğrafi lokasyona veya tedarikçiye bağımlılığın uzun dönem etkisini azaltabilmektir.
TÜRKİYE AKKUYU SAYESİNDE EĞİTİM VE İŞLETİM TECRÜBESİ KAZANDI
Son yıllarda konuşmaya başladığımız Sinop ve Trakya projeleri bu nedenle stratejiktir. Fakat Eylül 2026 itibarıyla iki proje de Akkuyu ile aynı olgunluk düzeyine gelmiş değildir. Sinop ve Trakya için farklı ülkelerle temasların sürdüğü belirtiliyor. Ancak istenen reaktör teknolojisi, öngörülen kapasite, planlanan yatırım modeli ve projenin takviminin henüz kesinleşmediği görülüyor. Eski teklifleri güncel karar gibi aktarmak bu yüzden yanıltıcı olur.
Yeni projelerde ölçüt yalnızca teklif edilen elektrik fiyatı olmamalıdır. Finansman maliyeti, kur riski ve muhtemel gecikmeler birlikte hesaplanmalıdır. Kullanılmış yakıtın bertaraf seçeneği, santralin söküm yükümlülüğü ve sigorta düzeni baştan belirlenmelidir. Güvenlik kültürü ile düzenleyici bağımsızlık da sözleşmelerin görünmeyen ama en değerli maddeleri olarak düşünülmelidir.
Yeni santraller için yer seçimi artık doğrudan bir iklim meselesidir. Nükleer santraller soğutma için büyük miktarda suya ihtiyaç duyar. Deniz suyu sıcaklığındaki artış, verimi ve çalışma koşullarını etkileyebilir. İç bölgelerde kuraklık tatlı su kaynaklarını sınırlayabilir. Deprem, taşkın, orman yangını ve aşırı hava olayları aynı risk tablosunda ele alınmalıdır. Altmış yıl işletilecek bir santral yalnızca bugünün iklim verileriyle planlanamaz. Yüzyıl ortasının koşulları da hesaba katılmalıdır.
Yerlileşme de inşaat sürecine katkı ve parça oranından ibaret düşünülmemelidir. Kalıcı değer, nitelikli insan gücü, kalite güvencesi, malzeme izlenebilirliği, bağımsız denetim ve araştırma kapasitesiyle oluşur. Türkiye Akkuyu sayesinde önemli bir eğitim ve işletme tecrübesi kazanmaya devam ediyor. Fakat bilgi tek bir şirketin ya da projenin sınırları içinde bırakılırsa ulusal kapasiteye dönüşmez.
ARAŞTIRMA EKOSİSTEMİ ŞART
Üniversiteler, TENMAK, NDK ve yerli sanayi arasında uzun vadeli bir araştırma ekosistemi kurulmalıdır. Özellikle bu konuda uzman üniversiteler ve sanayi kuruluşları ortak laboratuvarlar açmalı. Düzenleyici kuruluşlar test ve sertifikasyon altyapı ve yeteneklerini geliştirmelidir. Reaktör fiziğinden malzeme bilimine, yakıt ekonomisinden atık yönetimine, nükleer güvenlikten siber güvenliğe kadar sürekli bilgi üretilmeli, bu konulardaki araştırmalar öncelikle desteklenmelidir. Bir ülkeyi nükleer güç yapan yalnızca reaktöre sahip olması değildir. O reaktörü anlayabilmesi, bağımsız biçimde denetleyebilmesi ve zamanla kendi teknolojisini geliştirebilmesidir.
İklim konusunda da bilinçli ve ölçülü olmak zorundayız. Nükleer santraller işletme sırasında çok düşük karbonlu elektrik üretir. Kömür ve gazın yerini aldığında gerçek bir emisyon kazanımı sağlar. Fakat nükleer projelerin hazırlık ve inşaat süreleri uzundur. Türkiye’nin 2053 net sıfır hedefi ise bugünden başlayan azaltımlar ister. Atmosferdeki karbon yükü için yalnızca hedef yılda ulaşılacak emisyon değil, o tarihe kadar birikecek toplam salım önemlidir. Bu nedenlerle 2030’ların yükü tek başına nükleere bırakılamaz. Enerji verimliliği, güneş, rüzgâr, depolama, şebeke modernizasyonu ve sanayide elektrifikasyon gibi adımlar bugünün işidir. Nükleer enerji ise düşük karbonlu sistemin orta ve uzun vadeli tamamlayıcısıdır.
ATIK POLİTİKASI VE GÜVENLİK KÜLTÜRÜ
Nükleerleşmenin ertelenemez diğer bir yönü de atık konusudur. Kullanılmış yakıtın santral sahasında geçici olarak tutulması nihai çözüm değildir. Sorumluluk paylaşımı, finansman mekanizması, taşıma kuralları ile bertaraf ve uzun dönemli depolama seçeneği açık biçimde henüz projelendirme aşamasındayken belirlenmelidir. Yap-sahip ol-işlet modeli, devletin düzenleyici ve çevresel sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.
Toplumsal güven de yalnızca teknik önlemlerle kurulmaz. Çevresel izleme sonuçları düzenli yayınlanmalıdır. Yerel yönetimler ve halk acil durum planlarına erişebilmelidir. Düzenleyici kararlar bilimsel veriye dayanmalı ve siyasi etkiden uzak kalmalıdır. Açık veri ve bilgi paylaşımı, güvenliğin karşıtı değil, tamamlayıcısıdır.
Başarı ölçütü reaktör sayısı değildir. Projeler güvenli ve öngörülebilir biçimde tamamlanacak mı? Maliyetler şeffaf olacak mı? Atık politikası kurulacak mı? Düzenleyici bağımsızlık korunacak mı? Güvenlik kültürü tesis edilecek mi? Türkiye kendi bilimsel ve teknik kapasitesini geliştirecek mi?
Akkuyu Santrali ilk üretime yaklaşıyor. Sinop ve Trakya santralleri için arayış sürüyor. Bundan sonra nükleer enerjiyi bir güç gösterisine ya da bağımsızlık sembolüne indirgememeliyiz. Nükleer çözüm ancak bilimin, şeffaflığın ve kurumsal disiplinin konusu olduğunda kalıcı değer üretir. Çünkü sıfır karbon yolunda mesele yalnızca nükleer santrali inşa etmek değildir. Asıl mesele, o reaktörü güvenle işletecek bilimsel ve teknik bilgi birikimini, kurumsal kapasite ve yetkinliği ve güçlü bir sorumluluk kültürünü de inşa edebilmektir.