Rijksmuseum’da Türk izleri
04:00, 01/10/2026, Perşembe
Yeni Şafak

Rijksmuseum
Sena Tunç/Yazar
Hollanda’ya giden herkesin yolu mutlaka Amsterdam’a, oradan da Museumplein’daki o görkemli binaya düşer: Rijksmuseum. Ben de şehri biraz adımlayıp yapılarına, kanallarına bakıp ve sokakta akan hayata karıştıktan sonra Hollanda’nın tarih ve kültür özeti olan müzeye girdim.
Rijkmuseum, Kral Louis Napoleon tarafından 1808 yılında Dam Meydanı’ndaki Kraliyet Sarayı’nda kurulur, 1885 yılında Vondelpark’a yani şu anki yerine taşınır. Müzenin içine girmeden önce, o meşhur dış cephesini ve girişini fotoğraflamak bile ayrı bir keyif. Neo-Gotik ve Neo-Rönesans üsluplarını harmanlayan Mimar Pierre Cuypers’ın 1885’te tamamladığı bu devasa yapı, 21. yüzyıl modern dokunuşları ile eklenen avlular ve bir yer altı geçidiyle birbirine bağlanıyor.
2001-2013 yılları arasında geçirdiği büyük restorasyon, müzeyi sadece yenilememiş; tarihsel dokuyu modern bir şeffaflıkla buluşturmuş. Dışarıdaki klasik tuğla estetiği, içeride modern ışık oyunları ve geniş, ferah sergi alanlarıyla çarpıcı bir karşılama.
“PAPAZ OLMAKTANSA TÜRK OLMAYI TERCİH EDERİM”
Rijksmuseum’u beğenmemin sebeplerinden biri, estetik başyapıtların ötesinde, bir ülkenin ve şehrin inşasını, dönüşümünü bizzat göstermesi. Onur galerisinde gezerken, Hollanda tarihini resimler üzerinden takip edebiliyorsunuz.
Bu tarihsel takibi layıkıyla yapabilmek için, önce Hollanda’nın neden “ışık” peşinde koşan bir millet olduğunu bilmek gerekiyor. Coğrafi olarak düz, sulak ve alçak topraklara sahip olan Hollanda, 16. yüzyılda İspanyol Habsburg İmparatorluğu’nun baskıcı, Katolik egemenliği altındaydı. Hem vergi yükü hem de din özgürlüğünün olmayışı, Protestan Reformu’nu benimseyen Hollandalıları bağımsızlık savaşına itti. Seksen Yıl Savaşı (1568-1648) modern Hollanda’nın varoluş mücadelesiydi. Bu süreci diplomatik bir belge gibi anlatan, Gerard ter Borch’un Münster Antlaşması tablosu , o tarihi anın durağanlığını ama bir o kadar da ağırlığını hissettiriyor.
Başka bir tarihi detay ise; 16.yy da Hollanda’nın İspanya ile olan bu mücadelesinde, Katolik İspanya baskısına karşı takılan “hilal” figürlü madalyon. Liever Turksch dan Paus yani “Papaz olmaktansa Türk olmayı tercih ederim” yazıyor. Madalyonlar, hilal şeklinde tasarlanmış, 16. yüzyıl sonlarında direnişe katılan denizcilerin kıyafetlerine iliştirilirmiş. Bu sembol, Osmanlı İmparatorluğu’nu ve dolayısıyla İslam’ı temsil ediyor.
Hollandalı Protestanlar, bu sloganla sadece Katolik Kilisesi’ne olan tepkilerini ifade etmekle kalmamış, aynı zamanda Osmanlı İmparatorluğu’nun Batı Avrupa üzerindeki dolaylı etkisini de vurgulamışlar. Hollandalı Protestanlar için Osmanlı İmparatorluğu, dini baskıdan kaçış ve özgürlük arayışlarında sembolik bir müttefik olarak öne çıkıyordu.
17. ve 18. yüzyıldan itibaren Montaigne, Voltaire gibi Aydınlanma filozofu ve Batılı seyyahlar, Avrupa’daki dini yobazlığa ve baskılara karşı bir eleştiri aracı olarak Osmanlı’daki dini hoşgörüyü ve bir arada yaşama kültürünü örnek göstermeye başlamışlardı.
Müze koridorlarında gezerek bu tarihsel takibi yaparken, Hollanda’nın denizcilik ve deniz ticaretindeki gücünü görmemek imkânsız. Bu gücün somut bir kanıtı olarak müzenin denizcilik bölümünde dev bir gemi maketi yer alıyor. Hollanda’nın 17. yüzyılda okyanusları nasıl dize getirdiğinin bir kanıtı ve Hollanda Doğu Hindistan Şirketi’nin (VOC) küresel ticaret ağlarını, tersane mühendisliğini ve deniz savaşlarındaki teknik üstünlüğünü gösteren birer tarihi belge burası.
Bu gücün bir diğer çarpıcı tanığı ise müzenin duvarında asılı duran devasa bir ahşap oyma: İngiliz savaş gemisi arması. Bu armanın hikâyesi, Hollanda denizciliğinin İngilizlere karşı parlak zaferlerinden birini anlatıyor.
OSMANLI ODASI VE VANMOUR KOLEKSİYONU
Rijksmuseum’un bisiklet yolunun altından geçerek pek de kolay bulunabilir olmayan Osmanlı salonuna vardım. karşıma çıkan “At the Ottoman Court” panosu, sergilenen eserlerin arka planını anlamak açısından rehberlik sunuyor. Salonda yer alan ve Flaman ressam Jean Baptiste Vanmour’a ait olan 65 tabloluk koleksiyon, 1727-1744 yılları arasında İstanbul’da Hollanda Büyükelçisi olarak görev yapan Cornelis Calkoen’in siparişleriyle bir araya getirilmiş.
Panodaki bilgileri incelerken ve tuvallere bakarken Lale Devri İstanbul’unun o kozmopolit yapısını gözlemleyebiliyorsunuz. 14 Eylül 1727 tarihinde Büyükelçi Calkoen’in Topkapı Sarayı’nda Sultan III. Ahmed’in huzuruna çıkarak güven mektubunu sunduğu tarihi tören, Vanmour tarafından üç ayrı tabloda aşama aşama resmedilmiş. Bu üç tablo koleksiyonun en dikkat çekici parçaları arasında.
Ancak sergi sadece saray diplomasisinden ibaret değil. Osmanlı İmparatorluğu’nun Türkler, Rumlar, Ermeniler, Arnavutlar, Bulgarlar ve Avrupalılardan oluşan çok kültürlü ve farklı dinlerin bir arada yaşadığı yapısı da Vanmour’un fırçasından tuvallere aktarılmış. Eserler arasında ilerlerken Osmanlı toplumunun her katmanıyla karşılaşıyorsunuz: Sultan III. Ahmed, Sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa, Sultan I. Mahmud ve Patrona Halil gibi dönemin siyasi figürlerinin yanı sıra kadılar, dervişler, haremağaları, denizciler ve devran eden sufiler... Vanmour, Lale Devri’nin hem bürokratik dünyasını hem de gündelik ve manevi yaşamını 18. yüzyılın dünyayı sınıflandırma anlayışıyla belgelemiş. Hayatının büyük bölümünü İstanbul’da geçiren ve burada hayatını kaybeden Vanmour’un fırçasından çıkan tablolar, Calkoen tarafından atölyeden satın alınmış. Bugün Rijksmuseum’un tarihsel belgeleri arasında yer alıyor. Bir hatırlatma, ressam Vanmour’un bu tarz Osmanlı’yı konu alan bazı eserleri bugün Pera Müzesi’nin süresiz koleksiyonunda görebiliyoruz.