Hindistanlı âlim Şibli Numanî’nin gözüyle: İstanbul tekkeleri
04:00, 02/10/2026, Cuma
Yeni Şafak

İllustrasyon: Cemile Ağaç Yıldırım.
Buralarda dergâh deyince insanı hayrete düşüren bir cömertliğin ve duyguları coşturan bir âlîcenaplığın kuruluşları göz önüne çıkmaktadır. Osmanlı’nın idaresindeki önemli merkezlerde her tarikat fırkası için ayrı ayrı dergâhlar vardır. Her taraftan bu tarikatlara mensup gezginler, ziyaretçiler çıkıp geldiklerinde herhangi bir engelle karşılaşmadan bağlı oldukları dergâhlara girebilmektedirler.
Prof. Dr. Mustafa Kara/Tasavvuf Tarihçisi
Şibli Numanî, ülkemizde Asr-ı Saâdet isimli kitabıyla tanınır. Mehmet Akif Ersoy’un damadı Ömer Rıza Doğrul’un İngilizceden tercüme ettiği ve Osmanlıca harflerle 1928 yılında İstanbul’da basılan bu eserin ilk iki cildinin yazarıdır. Urduca kaleme alınan eserin diğer ciltlerini talebesi, Çeştiye tarikatına mensup Süleyman Nedvî yazmıştır. Cumhuriyet dönemi Türkiye’sinde İslâm tarihi ile ilgili yayımlanan öncü eserlerden biri de budur ve kaynak olma özelliğini hâlâ korumaktadır.
1857-1914 yılları arasında yaşayan Hindistanlı alim Şiblî’nin, değişik alanlarda kaleme aldığı eserlerden biri de Sevânih-i Mevlanâ-yı Rum adını taşımaktadır. Bu eserde Mevlanâ Celâleddin Rûmî bir sûfî olmanın ötesinde büyük bir Kelâmcı/düşünür olarak ele alınıp tanıtılmıştır. Şiblî Numanî, Sultan II. Abdülhamid Han döneminde İstanbul’a gelmiş, Padişah başta olmak üzere farklı kişilerle, kesimlerle irtibat kurmuş, görüşmeler yapmış, fikir alış verişinde bulunmuş zamanının büyük bir kısmını ise kütüphanelerde çalışma yaparak değerlendirmiştir. Daha sonra Sefernâme-i Rum-u Mısr-u Şam adıyla kaleme aldığı ve 1940’ta Hindistan’da basılan Seyahatnâme’sinde bu temaslarını genişçe anlatmıştır.
Sözkonusu seyahat esnasında yakından tanıdığı kurumlardan biri de İstanbul tekkeleri ve bu mekânlarda yaşayan dervişlerdir. Özellikle Güney Asya/Hindistan coğrafyasından farklı sebeplerle Hilafet merkezine/İstanbul’a gelenlere hizmet vermek için kurulan Hindîler tekkesinde kalmış, yaşanan hayatı detaylarıyla görmüştür. O yıllarda İstanbul’da, biri Aksaray Horhor’da diğeri Üsküdar Selamsız’da iki tane Hindiler Tekkesi, toplumun dinî ve sosyal hayatına hizmet veriyordu.
Aşağıda okuyacağınız metin, farklı geleneklere sahip uzak diyarlardan bilgi ve görgüsünü artırmak için İstanbul’a gelmiş Doğulu bir âlimin tespit, tahlil, tenkit ve mukayeselerini ihtiva etmektedir.
SEYAHATNAME MÜTERCİMİ
Mütercim ise altmışlı yıllarda İstanbul İmam Hatip Okulu’nda okurken dersimize giren hocalardan Yusuf Karaca’dır. Yusuf Karaca o nesilde Farsça/Urduca eserleri Türkçe’ye tercüme eden az sayıdaki insanlardan biridir. Muhammed İkbal’in bazı kitaplarını Türkçeye aktarmıştır. Kendisiyle en son 2019 yılında İnegöl Oylat tesislerinde ÖNDER’in tertiplediği ve İmam Hatip Okullarının ilk mezunlarını, kıdemli hocalarımızı bir araya getiren toplantıda görüşmüştük. Felç geçirmişti, bastonla zor yürüyordu ama umut ve heyecan dolu idi. O zaman bendenizden İkbal’den çevirdiği Cebrail’in Kanadı isimli esere takriz yazmamı istemişti. “Takrizi hocalar talebeleri için yazar, bu ağır görevden lütfen bendenizi muaf tutunuz” şeklindeki ısrarlı özrüm kabul edilmeyince “el emru fevkal-edep” fehvasınca yazıyı yazıp kendilerine göndermiştim. Kısa bir süre sonra da alem-i cemale intikal ettiğini duydum. (İstanbul, 24 Aralık 2020) Merhum hocamız, Muhammed İkbal, Ebu’l-Hasan Nedvî , Şibli Numanî, Mevdudî başta olmak üzere Hindistan-Pakistan coğrafyasının müelliflerinden pek çok eseri dilimize tercüme etmiştir.
ŞİBLÎ’YE GÖRE 130 YIL ÖNCEKİ İSTANBUL’UN TEKKE HAYATINDAN BİR KESİT
“Memleketimizde/Hindistan’da tekye veya tekâyâ dediğimiz dergâhlar burada pek çoktur. En son istatistiklere göre Osmanlı başkentinde 305 dergâh olduğu bildirilmiş, onlar hakkında geniş bilgiler verilerek yerleri, durumları ve özellikleri belirtilmiştir. Ama dergâh kelimesinden bizim ülkemizde halkın anladığı anlam çıkmamakta ve kullandığımız tekye kelimesindeki kavram anlaşılmamaktadır. Buralarda dergâh deyince insanı hayrete düşüren bir cömertliğin ve duyguları coşturan bir âlîcenaplığın kuruluşları göz önüne çıkmaktadır. Osmanlı’nın idaresindeki önemli merkezlerde her tarikat fırkası için ayrı ayrı dergâhlar vardır. Her taraftan bu tarikatlara mensup gezginler, ziyaretçiler çıkıp geldiklerinde herhangi bir engelle karşılaşmadan bağlı oldukları dergâhlara girebilmektedirler. İstedikleri kadar kalabilmekte hiçbir ücrete tâbi olmadan yemeklerini yemekte, çay vakitlerinde de çaylarını içmektedirler. Uzak mesafelerden gelmelerine, bu ülke ile hiçbir vatandaşlık ilişkileri olmamasına rağmen herkese bu cömertlik ve ikramlar yapılmaktadır.
İstanbul, Şam, Kudüs, Halep, Musul, Diyarbakır… gibi bütün merkez şehirlerde Hindistanlıların ayrı dergâhları bulunmakta, onlar için et ve tahıl maddelerinden uygun bir miktar hisse ayrılmaktadır. Bu dergâhlar o bölgenin valileri, komutanları, mutasavvıfları ve yetkilileri tarafından kurulmuşlardır. Bunların ayakta kalması için gerekli akar vakfetmişlerdir ki onların geliri ile belirli masrafları karşılanmaktadır. Her dergâhın bir şeyhi vardır. Baş yetkili olarak ona vakıf gelirlerinden bir aylık verilmektedir. Dergâhın yönetimi ve bütün sorumluluğu ona aittir.
KÂMİL İNSAN YETİŞTİRME ATÖLYESİ
Çeşitli dergâhları gezdim. Bazılarının binaları geniş, ferah ve tertiplidir. Yemeğin kalitesi iyi, miktarı da yeterlidir. Özellikle de İstanbul dergâhlarının senelik masrafları tahmini olarak 4-5 yüz bin kuruştan daha az değildir. Aslında bu Türklerin cömertliklerinin en büyük bir delilidir. Bu usûl ortaya konduğu zaman o günlerin şartları ve imkânları göz önüne alındığında, bunun yersiz ve lüzumsuz olmadığı anlaşılır. Bu dergâhların toplumun gönül dünyasını onaran birer iyi/kâmil insan yetiştirme atölyesi olduğu kesin olarak ortaya çıkar.
Arapça yazılmış eski tarihlerde okumuş olacaksınız, bütün İslâm dünyasında ülkeler dolaşan ziyaretçiler ve öğrencilerden bir zümre olurdu. Bunlar uzak diyarlara seyahat ederek görgülerini, bilgilerini arttırırlar, belli süreler oralarda kalarak yerli büyük bilginlerden ilim öğrenirlerdi. Gezginler de malumatlar toplayarak İslâm Dünyası’nı bilgilendirirlerdi. Bu güzel ve çok faydalı çalışmalar işte bu dergâhlar ve zaviyelerin onları barındırmaları sayesinde olurdu.
Fas lı İbn Battûta geniş bir dünya çemberini içine alan seyahatlerinde işte bu kuruluşlardan ve teşkilattan yararlanmıştı. Bu bakımdan o, Seyahatname’sinde bu dergâhları teker teker adlarıyla yazmıştır. Fakat kaçınılmaz bir gerçektir ki, dünyada bir milletin başına kötü günler gelir de çöküntü başlarsa, faydalı düzenlemeler bile zararlı hale gelir. Bir milleti hastalık gibi saran buhranlar, çöküntüler o milletin yaptığı her çalışmayı faydasız kılar ve o topluma can veren kuruluşlar bile faydasız, hatta zararlı hale gelebilir.
İKBAL VE İDBAR DEVİRLERİ
Müslümanlar, ülkeleri gezip dolaşmayı, yeryüzü coğrafyasını araştırıp incelemeyi, bilgi toplama ve geniş malumat elde etme zevkini zamanla bıraktılar. Bu özelliklerini birkaç asırdır yitirdiler. O bakımdan bu dergâhlar ve zaviyeler de, artık birer tembellik, bedavadan geçinme, dilencilik ve miskinlik yuvaları haline geldiler. Bu yüzden de İslâm ümmetinin hayatına çok zarar vermeye başladılar. Ben dergâhların çoğunu gidip gördüm. Misafir olarak seneler önce gelmiş, buraya kapağı atıp kalmış insanlarla karşılaştım. Ne bir işi var ne de belirli bir uğraşı alanı var. Bizim Hindistan’daki meşhur Lucknov şehri parazitleri hakkında kulağıma gelenler ve eskiden beri bunlar hakkında duyduklarım İstanbul’da canlı olarak gözlerimin önüne geldi. Dergâhların yönetimi kendilerine verilen ve bütün masrafları karşılayacak fona ayrılan para, kendilerinin yetkisinde olan şeyhlerin arasında sahtekâr ve düzenbaz kimseler vardır. Kendileri son derece rahat ve bolluk içinde hayat sürdürüyorlar, misafirlere ayrılan paraların, yiyeceklerin yarısını, üçte birini, hatta dörtte birini bile onlara sarf etmeyenler de var.
Hindliler dergâhına gittim, her tarafını gördüm, epey de inceleme fırsatı buldum. Buranın başındaki şeyh efendi birkaç hanım almış, dergâhın dışında kendine has bir ev yaptırmış. Çoğunlukla orada kalıyor. Dergâha tahsis edilen günlük iki buçuk kilo etin hemen hemen hepsi bu efendi hazretlerinin şahsi masrafı olarak harcanıyor, dergâhta kalanlara basit bir yemek dahi nasip olmuyor. Dergâh binası çürümüş, yer yer yıkılmıştır. Avluda zebiller, çöpler bir yere yığılmış, öyle durmaktadır. Kısacası bir bakımsızlık ve çöküntü manzarası her tarafı kaplamıştır. Benim gördüğüm bütün dergâhlar her yönden Hindliler dergâhından çok daha iyi idiyseler de dürüstlük ve doğruluk adına pek bir şey göze çarpmıyordu. Böylece senelik birkaç yüz bin lira tutan paralar çok kötü biçimde yok olup gidiyor.” (Anadolu Suriye Mısır Seyahatnamesi, İstanbul, 2002)