Bir sosyal deney: Allah nerede?
Bir sosyal deney: Allah nerede?
Her şey bir twitter gönderisi atmamla başladı. Gönderi metninde “yukarıda Allah var” deyimini/kalıbını kullanınca epey bir takipçim “Allah her yerde. Yukarıda Allah var demek dini bakımdan uygun değildir” tepkisi verdi. Ben de bunun üzerine minik bir sosyal deney yapmaya karar verdim. Fetvalarına her daim güvendiğim, kendi kişisel sorularımı her zaman yönelttiğim iki son derece yetkin hocaya, Muhammet Yazıcı ve Abdullah Küskü’ye bu meselenin hükmünü sordum yine bir sosyal medya gönderisi ile…Mes...
Ölüler dirileri duyar mı, rabıta, tevessül ve telkin
Ölüler dirileri duyar mı, rabıta, tevessül ve telkin
SoruSayın Hocam, selamünaleyküm. Nasılsınız? Gazali’nin Ölüm ve Ötesi kitabını okurken, kabirdekilerin dünyadakilerle iletişime geçip geçemeyeceğini araştırmak geldi aklıma. Siz değerli büyüğümün kalemine önem verdiğim için merakla okudum. Hocam siz şehitler ve bazı kimseler dışında kabirdekilerin dünyadakilerle iletişim kurmadığını düşündüğünüzü beyan etmişsiniz. Ben safi Anadolu kızıyım, değerlerime bağlı, bu ülkenin yetiştirdiği bir öğretmenim. Yaşadıklarımı veya öğrendiklerimi değerlerimden ...
Sivrisinek, rüzgâr ve hırsız
Sivrisinek, rüzgâr ve hırsız
İlkokul okuma kitaplarımızın birinde sivrisinek ile rüzgâr hikâyesi vardı. Hikaye, diplomasi alanında da geçerli görünüyor:Bir gün küstah bir sivrisinek rüzgâra kafa tutmaya başlamış. Rüzgârla alay ediyor, onu aşağılamaya çalışıyormuş. Rüzgârsa sivrisineği umursamıyor… Bundan cesaret alan sivrisinek işi azıtmaya başlayınca rüzgâr azıcık esmiş, sivrisinek bir çatı kirişine sığınmış, rüzgârla oradan eğlenmeye devam etmiş. Buna öfkelenen rüzgâr ilkin poyraz, ardından fırtına, kasırga olmaya devam e...
İsmail’in kurban edilmek istenmesinin bilgi kuramıyla ne alakası var?
İsmail’in kurban edilmek istenmesinin bilgi kuramıyla ne alakası var?

Hz. İbrahim’in bizim için de çok önemli olduğunu, Kuranıkerim’in ona geniş yer vermesinden ve onun bizim için ‘üsve-i hasene’ olduğunu söylemesinden anlıyoruz. Bu tabir Kuranıkerim’de bir de Resulüllah (sa) için kullanılır ve ‘uyulası, güzel örnek’ anlamına gelir.

Soruyorlar, İbrahim’in oğlu İsmail’i (sa) kurban etmek istemesinin aslı yokmuş. Yani şimdiye kadar bizi hep kandırmışlar, öyle mi?

Soru ile ilgili bize gönderdikleri videolarda gerçekten de sorunlu ifadelerin olduğunu gördük. Bunların üzerinde beraberce düşüneceğiz. Ancak buna cevap verelim derken meselenin daha öncelikli başka bir boyutu karşımıza çıktı, konunun bilginin tabiatı ile yakından alakalı olduğunu fark ettik. Bu sebeple belki ilk bir iki yazımız anlaşılmayı sağlayabilmek için giriş mahiyetinde olacak ve cevabı sonra vereceğiz.

Şöyle başlayalım, herkesin kendine göre bir doğrusunun olması ve herkesin kendi doğrusunun doğru bilinmesini istemesi kaçınılmazdır. Ama doğrunun da delille ispat edilmesi gerekir. Delil bazen akli olur, bazen bilimsel, bazen de dini olur. Gerçekte bu üç alan da hakikate ulaşmanın yollarıdır ve hakikat değişmeyeceğine göre bu yılların kesin doğrularının birbiriyle çelişmesi de düşünülemez. Ne var ki, bunların her birinin ulaştığı kesin sonuçlar sanıldığı kadar fazla değildir. Bir aklın doğru dediğine diğeri yanlış diyebilir. Bilim bugün doğru dediğini yarın yanlışlayabilir. Dinin bizatihi nasları değil de onlardan anlaşılanlar delil kabul edildiğinde herkes farklı şeyler anlamış olabilir. Gerçi bu farklı anlamaya İslam hem imkân verir hem teşvik eder. Bununla beraber dinde mutlak bir izafiyetin olmaması için dinin hiç değişmeyen ana gövdesini sabit tutacak yöntemi de bildirir. Bunun adı bazen icma, bazen cumhur bazen de sevad-ı azam olur ve bu alan genellikle dinin esaslarının, imanın, ibadetin ve akidenin yani usulü’d-dinin alanıdır. Burası aklın ve bilimin alanı olmadığı için bunları akılla ve bilimle anlamaya çalışma yanlış sonuçlar doğurur. Aslında sağlam bilgiye dayalı önyargısız bir akıl da bunun böyle olduğunu kabul eder. Bu alanda aklımızı sadece söyleneni doğru anlamak için kullanabiliriz. Buna da fıkıhçılar ‘içtihadü’l-fehm’ derler. Mesela kabir azabının olup olmadığını ne akılla bulabilirsiniz ne de bilimle. Diğer iki yolun ise böyle bir sabitesi yoktur.

Aklın ve bilimin alanında İslam farklı düşünmeyi teşvik eder. ‘Allah insanları zaten bunun için yarattı’ anlamındaki ayeti kerimenin bir tevili budur. Resulüllah’ın ‘siz dünya işlerinizi iyi bilirsiniz’ buyurması da akıl ve bilim konusunda ümmetin önünü açmak içindir. Ümmetin birkaç yüz yıldır uyuyor olması ayrı bir meseledir.

Bu üç alanın hangisi ile ilgili olursa olsun bilgi sanıldığı gibi asla bütünüyle objektif değildir. Sübjektifliğin hiç giremeyeceği sanılan bilimsel bilgiyi bile çoğu zaman inanışlar, ideolojiler, duygular ve arzular yönlendirir. Mesela Evrim Teorisi bilimsel olmaktan çok ideolojiktir ve ispatı mümkün değildir. İspat dedikleri şey ikna olma ya da ikna etme çabalarından ibarettir.

Kısaca bilgi sanıldığı gibi etrafından etkilenmeyen bir şey değildir. Sevgi, nefret, korku, çıkar gibi bütün duygular ve kişisel arzular bilginin seyrini ve sonucunu etkiler. ‘Ya rab, bana bir facirin ihsanını nasip etme ki, kalbim onu sevmesin’ duası böyle bir gerçeğe işaret eder. ‘Sevgi ve nefret insanı kör ve sağır kılar’ sözü bu gerçeği anlatan bir hikmettir. Birisine kızarsınız, onun söylediklerinin yanlış olduğunu ispata çalışırsınız, seversiniz ve artık onun söylediklerine karşı görüş ve bilgi üretemezsiniz. Bildiklerinizi ve düşündüklerinizi üzerine titrediğiniz bir ideoloji sabit bir inanç haline getirirsiniz ve artık nasları bile onları doğrulayacak şekilde yorumlarsınız. Resulüllah’ın (sa) şu hadisi şerifleri bu açıdan muhteşem bir gerçeği anlatır: ‘Kuranıkerim’i kendi görüşüne göre yorumlayan isabet etse de hatalıdır’. Gazali bu ‘kendi görüşüne göre’yi şöyle açıklar: Kişinin meşruiyet aradığı nefsi arzuları, mezhebi, meşrebi olur da Kuranıkerim’i onlara göre açıklarsa, onu kendi görüşüne göre açıklamış olur. Resulüllah’ın zemmettiği budur der.

O halde inanılsın ki, bizim gibi küçük müfessirlerin bu reklam ve şöhret asrında yaptığımız hataların çoğu bu yüzdendir. İnsandaki varsa, uluhiyet geni onu hep en üste çıkarmak ister. Birileri de bunu tahrik eder. Ama böyledir diye biz hakikati aramaktan da geri duramayız. Görelim bakalım.

Çok kötü bir huy şuhh, ihtiras düzeyinde dünyalık tutkusu
Çok kötü bir huy şuhh, ihtiras düzeyinde dünyalık tutkusu

Ahlakın ve ahlaklı olmanın güzel olduğunu kabul etmeyen yoktur. İslam’da aslolanın ahlak olduğunu, Resulüllah (sa) ‘ben sadece güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim’ diye buyurduğunu da bilmeyen yoktur. Peki neden buna rağmen en büyük problemimiz de yine ahlak problemidir?

Mesele birazcık güzel ahlakın ne olduğunu, nereden öğrenileceğini bilme, ama büyük oranda da onu uygulayıp huy edinebilme meselesidir. Özellikle de bu ikincisi zordur. Bilgiden başka sabır, irade ve dış destek ister.

Ahlak, öğrenilen güzelliklerin davranış haline gelmesidir. Halk ve huluk (ç: Ahlak), yani yaradılış ve ahlak ikisi de aynı köktendir, aynı harflerle yazılır. Bu bir bakıma ahlakın yaradılış/halk haline gelen, yani insandan tabii refleksler olarak sadır olan davranışlar, huylar olduğunu gösterir.

Bütün emir ve yasaklar, helaller ve haramlar ahlaklı bir kul olabilmek için vazedilmiştir. Bizde hukuk bile ahlakı korumak içindir demiştik.

Böyle olduğu için İslam alimleri kadimden beri güzel ve çirkin huyları konu edinen kitaplar yazmışlardır. Hadis kitaplarının ‘edep’ ve ‘birr/iyi hasletler, kötü hasletler’ gibi bölümleri vardır. Gazalî’nin İhya’sı neredeyse İslam’ın güzel ve çirkin gördüğü bütün huyları toplamış, bunların nasıl ahlak haline getirilebileceğini anlatmıştır. Çünkü mesele sadece bilme değil, uygulayabilme ve bunu kalıcı hale getirebilme meselesidir. Ahlak zaten kalıcı hale gelen fiillerdir demiştik. Bugün bu kötü huyların birinden söz etmek istiyorum: Şuhh.

Şuhh bir Kuranıkerim kavramı olarak mal ve dünyalık tutkusu, hepsi benim olsun tonundaki bir ihtiras, bencillik ve cimriliğin yani buhl’ün ileri derecesi, ihtiraslı olanıdır. Cimri/bahil verilecek yere veremeyen, şahîh yani şuhh yaşayan ise veremediği gibi diğerininkinde de gözü bulunan, harislik ve cimrilik tabiatına işlemiş olan kişidir. Bu sebeple şuhh buhlün/cimriliğin yerleşik huy haline geleni, buhl ise onun fiilen uygulananıdır derler.

Şuhh derecesinde bir dünyalık ihtirası yaşayan insan huzursuzdur. Tıpkı ‘ne kendi eyledi rahat ne aleme verdi huzur’ dendiği gibi etrafını da huzursuz eder. Bütün derdi her şeyin, her güzelliğin kendisinin olmasını istemesi, bir ileri merhalede de bunların başkalarında olmasından da rahatsız olmasıdır. Bu çok korkunç bir ahlaki problemdir. Şahîh olan insan adeta bunun cezasını yaşadığı bu rahatsızlıklarla daha dünyada iken çekmeye başlar. Rıza, tevekkül, kanaat gibi üstün hasletler bu kötü huyun panzehridir. O halde şahîh olan insan bu temel ahlaki değerleri de yaşayamayan insandır.

Allah şuhhun insan tabiatında hazır bulunduğunu, kurtuluşun ise ihsanda ve takva ile korunmada olduğunu söyler (Nisa 128). Bunun bir anlamı da şudur: İyi ve kötü huylar insanın fıtratında kodlanmış halde vardır. Müslüman bunları bilip kötü olan düğmelere basmadan hep iyilerle hayatını sürdürebilen, puanını/sevabını artırabilen âkıl insandır. Zaten imtihanın sırrı da budur. Unutarak ya da hata ile bunlardan birine basarsa, yani bunları anlık olarak yaşarsa tevbe, istiğfar, hatta evbe silgilerini/jokerlerini kullanıp hatalarını yok etme şansı da hep vardır.

Yine Allah’ın beyanıyla ‘nefsinde var olan şuhh duygusundan korunanlar ancak kurtuluşa erebileceklerdir. Medineli Ensar, varlıklarını kendilerine sığınan muhacirlerle bölüşerek bunu başarmışlardır’ (Haşr 9). ‘Allah için güzel bir borç/karz-ı hasen verebilmek de nefsin şuhhundan korunmanın bir yoludur’ (Teğabun 17). Ayetlerdeki ‘korunma’, başkası yani Allah tarafından korunmayı ifade eder. Demek ki, kişi sadece nefsi/kendisi ile bu duygudan korunmayı başaramaz. Allah’a olan imanı ve O’na elini uzatması devreye girmelidir ki, Allah da onu korusun.

Şu hadisi şerifte anlatılan da böyle bir şuhtur: ‘Bir koyun sürüsüne saldıran iki aç kurt, mala ve makama karşı hırs düzeyinde tutkusu olan birisinin kendi dinine verdiği zarar kadar o sürüye zarar veremez’ (Tirmizî).

‘Şuhtan sakının, çünkü sizden öncekileri helak eden şuhtur. Bu onları kendi kanlarını dökmeye ve ırzlarını kendilerine helal bilmeye kadar götürmüştür’ (Müslim).

‘Üç şey insanı helak eder: Boyun eğip teslim olduğu şuh/ihtiras, peşine takılıp gittiği nefsi arzular ve kişinin sırf kendi görüşünü beğenmesi’ (Hilyetü’levliya).

‘İnsandaki en kötü huy, zapt edilmez bir şuhh ve çok ödlek olmasıdır’ (Ebu Davud).

Koronavirüs  dezenformasyon ve kahince komplolarla sulandırılıyor
Koronavirüs dezenformasyon ve kahince komplolarla sulandırılıyor

Türkiye ve Arap ülkeleri karşılaştırmalı bir koronavirüs araştırmasında ilginç verilere ulaşılıyor. Sağlık Bakanlığı Toplumbilimleri kurul üyesi Prof. Dr. Veysel Bozkurt yönetiminde yapılan araştırmada, üniversiteliler arasında koronavirüsün komplo teorisi olduğuna inanların oranı oldukça düşündürücü. Arap toplumlarında %46, Türkiye de ise %36 oranlarında üniversiteliler koronavirüsün gerçekliğine inanmıyor. Onu komplo teorisi görüyor. Bu veri bile tek başına alınan önlemlere neden insanların uymadığı konusunda bize epey fikir veriyor. Üniversite gibi bilimle, kanıtlarla ve akılla çalışmalar yapan ve buna göre zihinlerin çalıştığı bir toplumsal kesimde bile insanlar koronavirüsün öldürücü ve tehdit edici gerçekliğine inanmıyor. Halkın geri kalan kısmını varın siz düşünün.

Toplum içinde karşılaştığımız birçok insan bu bilinçle hareket ediyor. Bu nedenle sosyal mesafeye de dikkat etmiyor, maske de takmıyor. Maskeler kollarda, ceplerde, arabalarda, çenelerde dolaşıyor. Maskeyle ve mesafeyle sağlık rasyonalitesine göre ilişki kurulmuyor. Bundan dolayı da koronavirüs yeniden hortluyor. Çevremizde her gün yeni hastalar duyuyoruz. Elbette yaz ayının düğünler, turizm ve seyahat yoğunluğuyla gelen toplumsal akışın hızını da düşünmemiz gerekir.

Koronavirüs genel toplumsal yapı içinde var oluyor, yayılıyor ve yaşıyor. Toplumda rasyonalite düşükse, bilime inanılmıyorsa, doğru ve yanlış bilgi bir birine karışmışsa ve dezenformasyon yaygın ise işimiz epey zor demektir. Koronavirüs burada kolaylıkla yeniden ürer, yayılır ve canlılığını korur. Virüs bir Amerikan icadıdır, insanları korkutmak için yapıyorlar, üst aklın nüfusu azaltma yöntemidir, ilaç endüstrisinin yeni projesidir gibi önermeler yayıldığı vakit insanlar artık akıllarını kullanmıyor. Sadece inanıyorlar. Doktorları takip etmek yerine ve bilim insanlarına itimat etmek yerine çağdaş kahinler olan komplo teoricilerini, yalan haber üretenleri ve mensubiyet duydukları aktörleri takip ediyorlar. Akıl, düşünme, kanıt ve bilim yerine artık siyaset, devletler, güçler, stratejiler bu alanda tek otorite kabul edilmeye başlanıyor.

Bilinçler, bu genel yapıdan etkilenerek hareket eder. Genel yapı akılsal düşünmekten ve objektif bakmaktan kopmuştur. Yine bilgi ve enformasyon ile kurulan ilişki de objektif standartlardan uzaklaşarak hizip, kutup, siyaset aidiyetleriyle bütünleşir. Böylece objektif algılama ve anlama ortadan kalkar. Bu genel enformasyon ve bilgilenme ilişkisi koronavirüs ile mücadelede çok önemli. Çünkü koronavirüs hakkındaki enformasyon ve bilgi de çarpık hale geliyor. Artık onunla başa çıkmak için rasyonel ve bilim tedbirlerine kulak verilmiyor. İnsanlar, kendi şahsi inisiyatifini aşan üst otorite ve yapılara mesele bağlandığı için elinden bir şey gelmeyeceğini düşünür. Ya da zaten bunun tehdit ve tehlikesine inanmaz. İşte burada inisiyatif, irade ve doğru tutum esner, gevşer ve kendisini bırakır. Maskeler cepte, kollarda ve çenelerde tutulur. Sosyal mesafe uyarısında bulunanlara gülünür, dalga geçilir.

Kurumları, hiyerarşiyi ve bilimi yönetmek kolaydır. Zor olan insanların arzularını, içgüdülerini, alışkanlıklarını ve inanışlarını etkilemektir. Alışkanlıklar ve gündelik hayat da bunlardan meydana geliyor. Koronavirüsü en fazla bu alışkanlıklar ve gündelik hayatımızı çevreleyen bu duygular belirliyor. Kontrollü sosyal hayat, bunları koronavirüs tehdidine göre yeniden kendi insiyatifi ile düzenlemek demektir. Kontrollü sosyal hayat, aşırı dezenformasyonun, komplo teorilerinin ve doktorlara itimatsızlığın olduğu süreçte gerçekleşmesi zordur. Bundan dolayı da devletin baskı aygıtları doğrudan müdahale etmek zorunda kalır. Bu da özgürlüklerin kısıtlanması olarak algılanır. Otoriteleşme olarak görülür. Bu yüzden insanları dezenformasyon ortamından, komploculardan, bilim dışı söylemlerden uzak tutmak gerekir. Tıp insanlarının, psikolog ve sosyologların objektif bir biçimde aydınlatma rollerini pekiştirilmelidir. Ölümün, salgının, tehdidin gerçekliğiyle karşı karşıya olduğumuzu hissetmeliyiz. Bununla başa çıkmak için her bir insan tekimize büyük sorumluluk düştüğünü görmeliyiz. Aklımızı ve irademizi kullanalım. Bu bir siyaset de değil, bir komplo da. Bu, insanın tarihte her zaman yaşadığı büyük bir kader, acı, imtihan ve gerçekliktir.

Canı veren de Allah, alan da Allah. Bize düşen canı verene saygı duymak. Canı salgının tehditlerinden korumak, canı verene saygılı davranmaktır. Bu sebeple canın zahiri varlığına şifa verenlere kulak verelim. Gözümüz onlar da olsun. Kalbimiz onlara teslimiyetle sükûnet bulsun. Allah’ın kelamında söylediği biçimiyle “akıl sahiplerinden” olalım ve “ilim sahipleri”ni dinleyelim. Post-modern kahinleri, büyücüleri, sihirbazları değil…

Toplumların kök hücresi aile:  AK Parti Genel Başkanvekili Numan Kurtulmuş yazdı
Hayat
Toplumların kök hücresi aile: AK Parti Genel Başkanvekili Numan Kurtulmuş yazdı
Aile; milletin kurucu unsuru, devletin yapı taşıdır. Eğer biz kök hücre mahiyetinde olan aileyi sağlam bir şekilde sürdürür, koruyabilir, desteklersek diğer toplumsal çözülmeleri de onarabilecek şifayı toplumun içerisinde canlı tutmuş oluruz.
Yeni Şafak
Sevgiyi herkes seviyor
Sevgiyi herkes seviyor

Sevgi nedir, nerede nasıl oluşur, ne zaman kaybolur? Bu soruların cevabını verebilmek kolay değil. Sevgi hangi bilimin konusudur? Psikolojinin mi, tıbbın mı, psikiyatrinin mi, antropolojinin mi? Belli değil. Ama sevgi denen bir şey var ve sevgiyi herkes seviyor. Kimse ona karşı değil, kimse onun gereksiz olduğunu, güzel olmadığını söylemiyor.

Sevgi içinizden bir şeye ya da bir kişiye karşı hissettiğiniz, onu size doğru çeken, benimseten, değerli ve vazgeçilmez olduğunu hissettiren, ya da güzel gösteren bir duygu, bir cazibe. Bunlardan bile sevginin tek boyutlu olmadığını anlıyoruz. Sevgi bir yerde gönül ferahlığı oluyor, sevinç ve rahatlama sağlıyor, bir yerde aşka, bir adım ileride karasevdaya dönüşüyor. Bir yerde sevdiğiniz için her şeyinizi feda etme, sevdiğinizi koruma, onun için savaşma, hatta uğrunda hayatınızı hiçe sayma oluyor, ondan gelen her sıkıntıya katlanma duygusu veriyor. Mesela karıkocanın beraberce bir ömür tüketmeleri, birbirlerinin sıkıntılarına katlanabilmeleri sevgiden başka ne ile mümkün olabilir. Rabia el-Adeviyye bir şiirinde diyor ki: ‘Hem Allah’a isyan ediyorsun hem O’nu sevdiğini söylüyorsun. Vallahi bu ne yaman bir çelişkidir. Eğer sevgin samimi olsaydı O’na itaat ederdin. Çünkü seven sevdiğine mutidir’.

Sevgi insana onun kendisinden bile daha değerli bir şey olduğunu anlatıyor. Bir yerde o sizi yalnızlıktan kurtarıyor, seviliyorsanız ya da seviyorsanız kimsesiz olmadığınız hissiyle rahatlıyorsunuz.

Sevginin mahiyetindeki temel özellikler cazibe ya da değer bilmedir. Cazibe yönünden bakarsak sevgi bir ihtiyacı, dolayısıyla da bir eksikliği akla getirir. Yemek yeme sizi cezbeder, onu seversiniz, çünkü ona muhtaçsınız, o olmadan yaşayamazsınız. O halde siz onsuz eksiksiniz, onunla tamamlanmak istiyorsunuz. Kul olarak en muhtaç olduğumuz varlık Allah’tır. Çünkü O’nsuz hiçbir şeyimiz olmaz. Onun için ‘müminlerin en şiddetli sevgi duydukları Allah’tır (2/166)’ buyrulmuştur.

Allah’ın kulunu sevmesi ise sevginin başka bir çeşidi, bir değer vermedir. Bizi O yarattığı halde bize değer veriyor. İşte bu noktada ikisi de sevme anlamındaki ‘hubb’ ve ‘meveddet’ birbirinden ayrılıyor. Hubb mutlak sevgidir, her sevgiye hubb denebilir. Sevilen habîb ya da mahbûb olur. Bundan seven de sevilen de yararlanabilir. Ama meveddet/vüdd sevdiğinin üzerine titreyerek onu bir şey beklemeden, karşılıksız ve sırf değer verdiği için sevme demektir. Bundandır ki, sevme anlamında pek çok kelime bulunmasına rağmen Allah’ın sadece bu sevgi kelimesinden ismi vardır; Vedûd. Yine bundandır ki, kulun Allah’ı sevmesi meveddet ya da aşk diye isimlenmez, o mahabbettir. Ama kul bazen kulu da meveddet derecesinde sevebilir. ‘İman edip salih amelleri yapanların aralarına Rahman bir süre sonra meveddet koyar (19/96)’. Demek ki, insanlar arasındaki sevginin karşılıksız ve sırf onun iyiliğini istediği, aman zarar görmesin diye üzerine titrediği düzeyde yani meveddet düzeyinde olabilmesi iman ve salih amele bağlıdır. Bu aynı zamanda kalbin ve kalıbın, ya da duyguların ve fiillerin Allah’a bağlı olması, O’nun istediği gibi olması, sadık olması demektir. Bunun için buyrulmuştur ki, ‘Allah bir kulunu sevdiği zaman bunu Cibril’e söyler, o da bu kulu sever. Sonra Cibril meleklere haber verir, onlar da onu severler. Böylece o kul yer yüzünde kabul gören birisi haline gelir’.

Demek ki, sevgi Allah’ın Vedûd isminin bizdeki tecellisidir, tarifi zordur.

O bizi sevmiştir ve tabiatımıza sevgi koymuştur. Sevginin böyle fıtri ve tabii olanının yanında sevgiyi zayıflatan ya da güçlendiren iradi sebepleri de vardır. Bir bakıma insana sevgiyi artırma ya da aksi ile nefrete dönüştürme gücü ve iradesi de verilmiştir.

Tanınmayan bir şey sevilmez. Sevebilmek için iyi tanımak gerekir. Biz Allah’ı ancak yine O’nun bize öğrettiği isimleriyle tanıyabiliriz ve tanımamız ölçüsünde de severiz. Allah kelimesinden hiç etkilenmeyenlerin olması yanında, Allah denince cezbeye kapılıp bayılanların arasındaki fark bundandır.

Sevginin din olması çok ilginç değil mi? ‘Ey Resulüm, insanlara de ki, eğer Allah’ı seviyorsanız bana tabi olun, O da sizi sevsin’ (3/31). Demek ki, Allah’a giden yol O’nun Resulü’nü iyi tanımaktan geçiyor. Onun için Resulü de buyurmuştur ki, ‘sizden biriniz ben kendisine babasından, çoluk çocuğundan ve bütün insanlardan daha sevgili olmadıkça gerçek mümin olamazsınız’. Onun için şair ona ‘en sevgili’ demiş. Demek ki, gerçekten mümin olabilmek için Resulüllah’ı tanımak ve sevmek, ondan da Allah’ı öğrenip ve sevmek gerekiyor. Yani sevgi dinin bir parçası.

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.