Ayasofya’nın camiye çevrilmesi ve başka iki soru
Ayasofya’nın camiye çevrilmesi ve başka iki soru

Ayasofya müzesinin yeniden camiye çevrilmesi konusu çeşitli yönlerden tartışılıyor. Benim ilgi alanım, fıkıh-şeriat bakımından bu tartışmaya katkı sağlamama izin veriyor.

Dikkatlerden kaçan bir nokta var: Ayasofya’nın kilise iken camiye çevrilmesi olayı merhum Sultan Mehmet Han zamanında İstanbul’un fethinin hemen ardından olup bitmiş bir olaydır. Kiliselerin ve diğer dinlere ait mabetlerin yıkımı, tamiri, yenisinin yapılması, Müslümanların bu mabetlerde ibadet etmelerinin cevazı gibi konular oldukça erken dönemde fukahanın konusu olmuş, hemen her “açık nassa dayanmayan, içtihada açık bulunan konularda olduğu gibi” bu konularda da farklı içtihatlar ortaya konmuştur. Fatih’in çevresinde, şeriata uymayan bir tasarruf karşısında onu uyaracak olan Arapça tefsir yazacak kadar âlim Molla Gürânî, Ebu Eyyub Ensârî’nin kabrini bulacak kadar ehl-i keşif zevat vardı, Fatih de bir âlim idi.

Sayın Erhan Afyoncu’nun verdiği özet bilgiye göre:

“Fatih, Ayasofya’yı camiye çevirdikten sonra içine mihrap, minber, müezzin mahfili, vaiz kürsüsü gibi yapılar inşa edildi. Mozaikler kapatıldıktan sonra cami çini ve kuşak yazılarla süslendi. Bir minare ve medrese yaptırıldı. Fatih, külliyenin ihtiyacı için bir vakıf kurdu. Kanunî döneminde caminin karşısına bir hamam yaptırıldı. II. Bâyezid ve II. Selim dönemlerinde Ayasofya ciddi olarak elden geçirildi. Çevresindeki evler ortadan kaldırıldı. Mimar Sinan, caminin çökmesini önlemek için payandalar yaptı. II. Selim ve III. Murad zamanında yaptırılan minarelerle Ayasofya dört minareli bir cami oldu. II. Selim, III. Murad, III. Mehmed ve şehzadeler için Ayasofya’nın bahçesine türbeler yaptırıldı. I. Mahmud zamanında camiye güzel bir kütüphane yaptırıldı. Yine aynı dönemde avluya çok güzel bir şadırvan, imarethane ile sıbyan mektebi yaptırıldı. 17. ve 18. yüzyıllarda Ayasofya’nın etrafına sebiller inşa edildi. Fetih’ten itibaren caminin içi çini ve levhalarla süslenmeye devam edildi.

Cami birçok padişah döneminde tamirden geçti. Sultan Abdülmecid döneminde Mimar Fossati çağrılarak kapsamlı bir tamirat yaptırıldı. Fossati bir muvakkithane, kasr-ı hümayun ve hünkâr mahfili inşa etti. Ayasofya, 24 Kasım 1934’te bir kararname ile camilikten çıkarılıp Müzeler Genel Müdürlüğü’ne bağlandı. Fatih tarafından inşa ettirilen ancak sonraki dönemlerde yeniden yaptırılan medresenin 1934’te yıktırılması Ayasofya’nın bir Osmanlı külliyesi olduğuna vurulan ilk darbeydi. Müze yapıldıktan sonra Ayasofya’nın içerisinde bulunan ve camiye ait olan çeşitli eşya ile halılar ve levhalar da kaldırıldı. Rivayete göre büyük levhalar kapılardan dışarı çıkarılamadığı için mecburiyetten tekrar yerlerine asıldı. Şubat 1935’ten itibaren de müze olarak ziyarete açıldı.”

Bugün vaki olan olayın “kilisenin camiye çevrilmesi” hakkındaki tartışma ile alakası yoktur; çünkü bugün yapılan, kilisenin değil, müzenin camiye çevrilmiş olmasından ibarettir. Tartışılacaksa bu tasarrufun şeriat ve laik mevzuat açısından hükmü tartışılmalıdır.

Şeriat bakımından benim söyleyeceğim şey şudur: Caminin müzeye çevrilmesi meşru olmayan bir tasarruf idi, bunun düzeltilmesi Müslümanların vazifeleri içinde bulunuyordu, bugün buna muvaffak olundu, Allah’a şükürler olsun.

Geçmişte yani Fatih zamanında vaki olan çevirme olayının fıkıhtaki hükmü özetle şudur:

Hz. Ömer zamanında vaki olan Kudüs’ün fethi gibi sulh yoluyla fethedilen yerlerde bulunan mabetler, sulh şartlarında nasıl yer almışsa öyle muamele görür. Olduğu gibi kalması kabul edilmiş ise öyle kalır ve mesela kilise ise cami yapılamaz.

İstanbul’un fethi gibi savaşarak kazanılmış olursa muharip olan ve olmayan halka ne yapılacağına da, ganimet olan arazi, binalar vb. üzerinde yapılacak tasarrufa da istişareden sonra ülülemir karar verir ve icra eder. İslam’ın ve ümmetin âlî menfaatleri bir kısım mabetlerin olduğu gibi bırakılmasını gerektiriyorsa bırakılır, yıkılması gerekiyorsa yıkılır, mescid veya başka kullanımlar için tadilat yapılması faydalı görülürse bu da yapılır. Meselâ Hz. Ömer, fethedilen toprakları, uzun süren istişare ve tartışmalardan sonra kararını vererek menkul ganimetler gibi bölüştürmemiş, kamu yararını göz önüne almış, sahiplerinin elinde bırakarak vergiye bağlamıştır.

Gerektiğinde başka dinlere ait mabetler içinde ve keza içinde heykel ve put değil de resim bulunan yerlerde namaz kılmanın caiz veya mekruh olduğuna dair de içtihatlar vardır.

Fıkıh kitaplarında bu söylediklerimizin mezheplere göre delilleri de vardır.

Müslümanların, yönetimine razı oldukları başkanlar, çeşitli yönlerden durum değerlendirmesi yaptıktan sonra mevcut ve muteber içtihatlardan (mezheplerden) birini tercih edebilirler, bu tercih artık ümmetin tercihi olur.

Cinler insanlara zarar verebilir mi?

Cinler insanların mal ve canına zarar verebilselerdi kâfir olanları hayırlı müminlere, mümin olanları da zalim insanlara zarar verirlerdi. Bakın zalimlere hiçbir şey olmuyor. Oluyorsa da insana insandan oluyor.

Cinlerin, normal insanlara, kâmil iman, sâlih amel sahibi müminlere zarar vereceğine ben inanmıyorum. Muska hakkında bir hadis rivayet ediliyor, ama bu, kendisi dua okuyamayan çocuklar içindir; büyükler Allah’a dua ederler, ilgili ayet ve duaları okurlar, bunlar tıbbî tedavinin yanında birer şifa ve koruma vesilesi olur.

Kur’an-ı Kerim’de, son surede “insanlara vesvese veren Hannâs”tan bahsediliyor, ama bunun hem insanlar hem de cinlerden olduğu da açıklanıyor; demek ki, vesvese bir zarar ise bunu yapan yalnızca cinler değil aynı zamanda insanlardır. Çaresi ise cincilere gidip soyulmak değil, Felak ve Nâs sûrelerini okumak, görünür görünmez yaratıklardan gelecek zararlara karşı sünnete uygun tedbirler alıp Allah’a sığınmaktır.

İhtikâr (stokçuluk)

Selamün aleyküm muhterem hocam, zirai bir ürünü fiyatı artıncaya kadar tüccara emanete bırakmanın hükmü nedir?

Piyasada insanların muhtaç olduğu herhangi bir şeyin darlığı bulununca ve bu yüzden fiyatlar artınca, bir kimsenin, ürettiği veya ithal ettiği malı değil de piyasadan/pazardan satın aldığı malı, fiyatı artınca satmak üzere bekletmesi haram olan ihtikârdır, stokçuluktur.

Dini savunmak için yalan menkıbeler anlatmak
Dini savunmak için yalan menkıbeler anlatmak

Yalanı tartışıyorduk. Menkıbe olarak yalan söylenebilir mi?

Menkıbe (ç: menakıp), örnek alınmaya değer haslet demek. Kelimenin aslında delip geçme, yol gösterme, etki etme gibi anlamlar vardır. Sanki birisinin güzel huyları insanın kalbine işlediği, ona örnek olduğu, yol gösterdiği için onlara menkıbe/menakıp denmiştir. Anlamada ve etkilenip ders almada menkıbeler çok etkili olduğundan menkıbe önemli bir eğitim aracıdır. Çünkü hal dili kâl dilinden etkilidir derler. Lisanu’l-hâl entaku min lisani’l-makâl. Yine bunun için temsil tebliğden öncedir derler.

Bu sebeple Allah bize Kuranıkerim’de peygamberlerin ve önceki müminlerin hayatlarını kıssa ederken aslında onların menkıbelerini anlatmış olur. Ne var ki, din dilinde bunlara menkıbe denmemiştir. Allah da mesela Hz. İbrahim’in özelliklerini bize anlatırken ‘onda sizin için üsve-i hasene/uyulası güzel örnek vardır’ buyurur. Demek ki menkıbe peygamberlerde olunca ona üsve-i hasene denir. Bu tabir Kuranıkerim’de bir de Resulüllah için kullanılır.

Sahabe-i kiram efendilerimize gelince, onların menkıbelerinden söz edilir. Hadis kitaplarının ‘menâkıb’ bölümleri vardır ve bu bölümlerde sahabenin üstün örneklikleri anlatılır. Onlardan sonra ulemanın, evliyanın ve ahlakı güzel insanların da menkıbeleri örnek oluşturma bakımından önemlidir ve kitaplarda bolca vardır.

Mitolojilerin ve destanların eğitimdeki meşruiyetini tartışacaktık, onun için menkıbeleri öne aldık ve eğitimde, davette, tebliğde, hatta anlamada çok önemli olduklarını söyledik. Ancak menkıbede de bir tehlike vardır; insanoğlu değer verdiklerini yüceltmede sınır tanımayan bir özelliğe sahiptir. Çünkü duyuların ötesi duygulardır ve duygulara dinle ve akılla sınır çizilmediği takdirde insan muhayyilesi kutsamaya ve ilahlaştırmaya meyyaldir. Kutsal ile kudsînin farklı şeyler olduğunu da daha önce yazmıştık. Kısaca kutsallaştırma ilahlaştırmadır. Takdis etme yani kudsî bilme ise temiz ve mübarek bilmedir.

Menkıbelerin önemine rağmen kutsamaya kapı aralayan bir yönleri de bulunduğu için Resulüllah Efendimiz (sa) kendisini söz konusu ederek bu kapıyı kapamak istemiştir. ‘Hıristiyanların İsa için yaptıkları gibi siz de beni övmede aşırı gitmeyin, ben Allah’ın kuluyum, siz de bana sadece Allah’ın kulu ve resulü deyin’ buyurmuştur. Yani bende ne varsa onu söyleyin. Buna rağmen vefat eder etmez duyguların ağır basmasıyla onun ölmüş olamayacağını söyleyen sahabîler olmuştur. Ömer (ra) gibiler de bu düşünceyi anında tashih etmişlerdir. Dinin zahir, yani objektif yönü şeriattır. Esas olan da budur. Bâtın, yani duygu yönü ancak zahirinin çerçevesinden çıkmadıkça doğru olabilir. Çıkarsa bâtıniliğe ve kutsamaya kayar. Bunun için İmam Rabbani gibi bir sufi bile zahire uymayan bâtına asla itibar edilmeyeceğini söyler. Ama insanlar sevdiklerini ve büyük gördüklerini en büyük görmek istedikleri için onun hasletlerini hayallerinde büyütürler ve onu Resulüllah’ın bile, haşa, üzerine çıkarabilirler. İşte örneklik yönü önemli olan menkıbenin tehlikesi burada başlar.

Belki de çok eleştiri aldığı için sevenlerince hakkında ilk abartılı menkıbe uydurulan kişinin Ebu Hanife olduğunu söyleyebiliriz. Onunla ilgili olarak anlatılan elma hikayesi, kırk yıl yatsının abdestiyle sabahı kılma söylentisi, son iki senem olmasaydı sözü böyle uydurulan menkıbelerdendir. Menkıbe büyük insanların yaşadıkları ahlaki güzellikler olmaktan çıkıp kutsamaya dönüşürse şirke kayması işten bile değildir. Ne yazık ki, özellikle batınî sufiyye buna çokça ihtiyaç duyar. Çünkü üstatlarının büyüklüğünü bir şekilde kabullenip kabul ettirmeleri gerekir ki, insanları onun etrafında tutabilsinler.

Yıllarca bizim bazı televizyonlarımızda hep böyle asılsız menkıbeler Müslümanlara filim olarak izletildi ve halen de devam ediyor. Hakkın, hakikatin, sıdkın, sadakatin ta kendisi olan İslam’ın böyle şeylere ihtiyacı olabilir mi? Bunlar dinin önce yanlış anlaşılmasına, sonra yanlış tanıtılıp başkalarının ondan uzaklaştırılmasına sebep olmaz mı? Bunu yapmanın hainlikten ya da cehaletten başka sebebi olabilir mi? Oysa bu dinin temel özelliği fıtrat ve hayat dini olmasıdır. Müşrikler işte böyle duygularla Resulüllah için, bu nasıl peygamberdir, bizim gibi yollarda yürüyor, yiyor içiyor demişlerdi.

Kısaca yalanın her türlüsünü yasaklayan bir dinin, kendisinin savunulması için yalana müsaade edeceği düşünülemez. Bu çok daha kötü bir yalandır. Belki de bu sebeple Resulüllah Efendimiz (sa) ‘kim bile bile benim adıma yalan söylerse cehennemdeki yerine hazır olsun’ buyurmuştur.

226 promil alkollü çıkan sürücüden ilginç tepki: Maşallah
Gündem
226 promil alkollü çıkan sürücüden ilginç tepki: Maşallah
Gaziantep'te radara yakalanan alkollü sürücü zar zor üflediği alkol metrenin sonucu 226 promil çıkınca 'maşallah' diyerek tepki verdi. Cezai işlem için ehliyeti istenen sürücünün ehliyetsiz olduğu tespit edilmesiyle polis sürücüye radar, alkol ve ehliyetsiz araç kullanmaktan cezai işlem uyguladı.
IHA
Kaza-kader, kulun sorumluluğu
Kaza-kader, kulun sorumluluğu

Hocam ben kader konusunda size soru sormak istiyorum. Ben kaderi “İlim maluma tabidir” diye biliyorum; yani Allah’ın bilmesi günü geldiğinde kişinin cüzi iradesi ile onu yapacağı içindir, Allah kula cüzi irade vermiştir, yanlış mı düşünüyorum. Hocam bazı… okuyanlar cüzi irade böyle değil, sadece bir meyil, bir kas hareketi gibi bir şey diyor, bu bana mantıksız geliyor, bu imtihana da ters olur diye düşünüyorum. Bir de hocam bu kişilere soru sorduğunuzda “çok soru sormak iyi değil” diyorlar, neden? İslâm araştırmak sormak; hemen halk tabiri ile kafayı yemek midir?

Hakkınızı helâl edin biraz uzun oldu, cevabınızı dört gözle bekliyorum dua ile.

CEVAP

İslâm felsefesi, kelâm ve fıkıh usulü ilimleri “irade, kaza, kader, kulun fiili, sorumluluğu…” bahsini açmışlardır; bu konularda pek çok hususi kitap, tez ve makale yazılmıştır.

Geniş bilgi için TDV İslâm Ansiklopedisi’nin ilgili maddeleri yanında hemen internetten indirip okuyabileceğiniz bir makalenin de adresini vereyim:

(Mahmut Ay, “Eş’arî Kelamında İnsanların Sorumluluğu”, İslâmî Araştırmalar Dergisi, cilt: 17, sayı: 2, 2004, sayfa: 91-107).

Sayın Ay’ın, makalesinden bu konuya İmam Eş’arî’nin bakışını ve bu bakışın tenkidini özetleyen şu satırları aktarıyorum:

“Eş’arî’nin insanın sorumluluğunu dayandırdığı kesb teorisi, başta bazı Eş’arî kelâmcılar olmak üzere pek çok İslâm bilgini tarafından eleştiriye tabi tutulmuştur. Eş’arî kelâmının önde gelen temsilcilerinden biri olan Fahreddin Razi (h.606/m.l209), kesb için, “anlamı olmayan bir isim” ifadesini kullanmaktadır. İbn Teymiyye ise, Eş’arî’nin kesb teorisini, gerçekliği olmayan ve anlaşılamayan bir görüş olarak nitelendirerek, bununla insanların alaya alındığını belirtmektedir. Ona göre, kesb teorisinin savunucu, “insanın, fiili ihdas ve icat konusunda hiçbir etkinliğinin olmadığını söyleyerek” cebir anlayışına eğilim göstermektedirler. Onlar her ne kadar Cebriyye’den farklı olarak, insan için sonradan olma (hadis) bir kudret kabul etseler de, İbn Teymiyye’nin nazarında, gerçekte kesb’i savunanlarla Cebriyye temsilcileri arasında fark yoktur. Eş’arî, insanın sorumluluğunu kesb teorisi ile izah etmeye çalışmış, fakat kesb’i daha çok Allah’ın yaratmasına bağlı kıldığı için, insanın özgürlüğüne herhangi bir etkinlik alanı bırakmamıştır… Eş’arîliğin önemli temsilcilerinden biri olan el-Cuveyni, kesb teorisini eleştirerek, bu teori ile insan hürriyetini sağlamanın mümkün olmadığını belirtmiştir. Cuveyniye göre fiil, her ne kadar takdir ve yaratma bakımından Allah’a nispet edilse de, gerçekte insanın kudretiyle-meydana gelmektedir. Bu durumda insanın sonradan olma kudretinin fiillerinde etkili olduğu ve hakikatte fiillerin bu kudretle meydana geldiği inkâr edilemez bir gerçektir. Cuveyni’nin başlangıçta Eş’arî’nin görüşlerini paylaştığı, sonradan ise bu görüşlerin yanlışlığını fark ederek bunlardan vazgeçtiği ifade edilmektedir” (s. 98-99).

Benim için tatmin edici olan İmam Matürîdî’nin görüşünü şöyle özetlemek mümkündür:

Kulun fiilinin dört mertebesi vardır: 1. Küllî irade, 2. Yapabilmek için gerekli olan donanım ki, bu olmazsa yükümlülük de olmaz, 3. Cüz’î irade, 4. Yapıp etme gücünün (istitâ’tın) yapma (fiil) ile beraber yaratılması.

Kulda, fiilden önce, fiilin iki yönüne (yapmaya ve yapmamaya) harcama eşit derecede müsait olan bir kudret vardır (küllî kudret); bu, fiilden öncedir. Bir de yapmaya veya yapmamaya ait olan ve tam manasıyla oluşta etkili olan kudret vardır ki, bu fiilden önce değil, fiil ile beraber olur, buna istitâ’at (cüz’î kudret) denir. Burada küllî “birçok fiilden birini tercihe müsait”, cüz’î ise birine sarf edilen, birinde kullanılan manasındadır.

Özet olarak insanoğlu bir şeyi yapma veya yapmama için kullanılmaya müsait bir iradeye sahiptir. Bu iradeyi iki veya daha fazla mümkünden birine yönelttiği ve sarf ettiği zaman cüz’î iradesini sarf etmektedir, Allah Teâlâ da kulun, iradesini sarf ettiği şeyi (yani kesb ettiğini) yaratmaktadır. Yükümlü olabilmek için gerekli olan kudret (donanım) fiilden önce kulda vardır, fiili veya terki vücuda getiren kudret ise yapma veya yapmama sırasında Allah tarafından yaratılır.

Cennetlik veya cehennemlik olma yolunu seçme imkânı (ihtiyar) kula verilmiştir; kaza ve kader de kulun bu yoldaki ihtiyarına uygun olarak tecelli eder; çünkü Cenâb-ı Hak, kulunun ihtiyarını hangi tarafa sarf edeceğini ezelî ilmi ile bilir ve ona göre takdir eder. O’nun takdirî ilmine göre olur (ilme tabidir), ilim de malum ve vaki olacaklara göredir (bunlara tabidir; yani bildiği için olmaz, olacağı için bilir), bu sebeple müminlerin kaza ve kadere iman etmeleri, kesbin çeşitlerini elde etmek üzere mübah olan araçları ve imkânları kullanmalarına asla mani değildir.

Dini bilmemek ve inandığı halde günah işlemek

Ben bir şey sormak istiyorum. İnsanlar her türlü günahı işleyip, dinen kâfir gibi yaşayıp sadece Kelime-i Şehadet ya da tevhid getirdi diye cennete gidecekler mi? İnsanlar şu anda bir Allaha bir peygambere inanıyor ama hepsi bu. İbadet yok, kul hakkı ya da diğer günahların hepsi işleniyor. Torpil, iltimas, zulüm her sey var. Cehalet diz boyu. Hiç kimse hiçbir şey bilmiyor, dinle alakalı ve öğrenmek için çaba da yok. O zaman bilmeyip sadece Kelime-i Şehadet getiren bilmediği için her türlü günahı işleyen kârda gibi bir durum oluyor. O zaman ben de bilmeseydim de her türlü hayatı yaşayıp dünyanın her türlü zevkini ya da pisliğini yaşayıp bilmediğim için Kelime-i Şehadet üzere olup cennete gitseymişim. Bilen suçlu mu hocam. Bazı konuları öğrense inkar edip dinden çıkacak durumda insanlar var. O zaman cehalet teşvik edilen bir şey gibi olmuyor mu? Ben Kur’ân’ın her yerinde cennete gidecek insanlar için iman edip salih ameller işleyenler tabirini gördüm. Ama âlimler, “Amel imandan bir cüz değildir” diyerek sadece iman edilse bile cennete gidileceğini söylüyorlar. Bu konu hakkındaki görüşleriniz nedir hocam? Muhalefet olmak ya da itiraz etmek için sormuyorum hocam. Çünkü insanlar tevhid üzere öldüklerinde eninde sonunda cennete gideceklerini düşündükleri için her türlü haksızlıktan, günahtan kul hakkından yalancı şahitlikten korkmuyorlar. Cevabınız için şimdiden teşekkürler.

CEVAP

Ehl-i Sünnet âlimleri birçok ayet ve hadise dayanarak imanı olan günahkârların bir süre cehennemde cezalarını çektikten sonra cennete gireceklerini söylüyorlar. İnsan psikolojisi incelenirse insanın, inandığı halde başka iç ve dış saikler, baskılar… yüzünden inancına aykırı davranabildiği görülüyor. Şöyle düşünelim: Bu dünyada bir kimseye bir yıl devamlı ateşte yanmayı kabul edersen sana dünyayı verecekler deseler bunu kim kabul eder?! İşte bunu Allah şöyle demiş oluyor;: “Eğer sen dünyada şu haram zevk ve menfaatleri tercih edersen ahirette şu kadar yanacaksın!” Bu ilahi buyruğa gerçekten inanan kimselerin yanmayı göze almaları kolay mıdır? İnandım dediği halde günah işleyenler ya gerçekten inanmıyorlar, ya imanları ve iradeleri zayıf, ya eğitimleri eksik, ya şehvet vb. duyguların güçlü baskısı galip geliyor. Bu durumlara göre de ahirette karşılığını görüyorlar ve sonra cennete gidiyorlar; çünkü Allah’a imandan daha büyük bir ibadet ve Allah’ı inkârdan (imansızlıktan) daha büyük bir günah yoktur.

Bilmemek mazeret midir?

İslâm geldikten sonra onu duyma, bilme, öğrenme imkânı bulunan bütün insanlar bununla yükümlüdürler. ‘Müslümanım’ diyen ve İslâm ülkelerinde yaşayan insanların ise İslâm’ı öğrenmeden ömür geçirmeleri büyük bir günahtır. Bunlar hem dinde cahil kalmanın hem de bu yüzden işledikleri günahların cezasını çekeceklerdir.

19. “Mucize”
Hayat
19. “Mucize”
Andolsun, Nûh’u kendi kavmine peygamber olarak gönderdik de, “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. Sizin için O’ndan başka hiçbir ilah yoktur. Şüphesiz ben sizin adınıza büyük bir günün azabından korkuyorum” dedi. Kavminin ileri gelenleri, “Biz seni açıkça bir sapıklık içinde görüyoruz” dediler. (Nûh onlara) şöyle dedi: “Ey kavmim! Bende herhangi bir sapıklık yok. Aksine ben, Âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamberim. Ben size Rabbim’in vahyettiklerini tebliğ ediyorum ve size nasihat ediyorum. Sizin bilmediğiniz şeyleri de Allah tarafından gelen vahiy ile biliyorum.” (El-A’raf, 60-62)
Yeni Şafak
Mola
Mola

Yeni Şafak’ta çıktığı ilk günden bu yana sürekli yazdım. Yirmi beş yıl oldu galiba. Bu sütun bir gün dahi boş kalmadı. Demek ki hiç izin almadım. Şimdi birikmiş iznimin bir kısmını kullanmak üzere “eyvallah” diyorum.

Sonra! Sonrası Allah Kerim.

Devletsiz İslam olur mu?
Devletsiz İslam olur mu?

Bir önceki yazımızda İslam’ın devleti olur mu, diye sormuştuk. Şimdi de devletsiz İslam olur mu, diye soralım.

İslam’ın bir devlet kurmayı doğrudan emretmediğini söylemiştik. Buna bağlı olarak bir devlet şekli teklif etmediği de anlaşılmış olur. Bunun asıl sebebi, daha önce de söylediğimiz gibi, devlet şeklinin şartlarla alakalı olması ve şartlar değiştikçe de zorunlu olarak devletin şeklinin ve yapılanmasının da değişeceği gerçeğidir. Allah bunu ulemanın aklına, istinbat ve içtihatlarına bırakmıştır. Yeter ki Kuranıkerim’de zikredilen temel prensiplere uyulmuş olsun.

Yönetim söz konusu olduğunda bu prensipler nelerdi? Her hak sahibinin hakkını tastamam alabilmesi, adalet, şura, işi ehline verme. Bunları hakkıyla gerçekleştiren herhangi bir yönetim İslam’ın yönetimidir. Bu da dinin, canın, aklın, malın ve ırzın korunması demektir. Bunları bugünkü karşılıklarıyla açarsak; düşünce ve inanç özgürlüğü, yaşama hakkı, mülkiyet hakkı, namus ve haysiyetin korunması diyebiliriz. İşte bir ‘İslam Devleti’nin ya da ‘Müslümanların devletinin olmazsa olmaz omurgası budur. Buna ‘İslam Devleti’ denmesini tartışabilirsiniz.

Ancak daha önce de söylediğimiz gibi, tarihi gelişmelere paralel olarak fakihler bu yapılanmanın fıkhını geliştiremediler. Neden böyle oldu? Bunun sebepleri doktora tezi olacak kadar geniş bir meseledir, ama kısaca şunları söyleyebiliriz: Çünkü Raşit Halifeler döneminde sahabenin henüz hayatta olmasıyla ve halifelerin şuraya önem vermeleriyle buna gerek duyulmuyordu. Zaten o dönemde fıkhın diğer alanları da bağımsız bir ilim olarak kurulup gelişmemişti. Sonra yönetim ‘ısırıcı krallara’ geçti, saltanat ve monarşi başladı. Yönetimi eleştirenler korkutulup sindirildi. Bunun yanında yönetimin alimleri yanlışların engellemesini isteyen naslar yerine, itaati öne çıkaran ve bunu mutlaklaştıran naslara vurgu yaptılar ve yöneticilere, kim olurlarsa olsunlar laf söyleyenleri tepelediler. Oysa kötülüğün ortadan kaldırılması, iyiliğin ikamesinden daha önemli ve öncelikli idi. ‘Def-i mazarrat celb-i menafiden evladır’.

Şimdi tekrar ‘İslam Devleti’ne dönelim. Devlet kurun, onu şöyle şöyle yapılandırın denmiş olmasa bile bağımsızlık, güç, egemenlik, savunma, başkalarına itaat etmeme ve Allah’ın hukukunun uygulanması konularında o kadar çok ayeti kerime vardır ki, bütün bunları devletiniz olmadan gerçekleştirmeniz ve müslüman kalabilmeniz asla mümkün değildir. Örnek olarak bazılarını verelim:

Allah’ın indirdiği hükümleri imkânı olup da uygulamayanlar duruma göre kâfir, fasık ya da zalimdirler. Kâfirlere, müşriklere, kısaca sizden olmayanlara asla itaat etmeyeceksiniz. Böylelerini başınıza geçirmeyin. Çok ilginçtir ki bu itaat etmeme, boyun eğmeme emri daha ilk ve ikinci inen surede vurgulu bir şekilde tembihlenmeye başlamıştır. Onlar isterler ki, biraz siz mücamele/yağcılık yapasınız biraz da onlar ve böylece geçinip gidesiniz.

Zalimlere en küçük bir meyil göstermeyin. Böyle yaparsanız sizi ateş çarpar. Zalim Kuranıkerim’de öncelikle şirki, inkârı ve küfrü seçenlerdir. Bendenizin bu ‘The Cemaah’ olayında en dikkatimi çeken nokta burasıdır. Meyletmek şöyle dursun tamamen zalimlerin emrine girmiş ve onların maşası oldular. Sonuçta onları gerçekten de ateş çarptı.

‘Onlara’ yani ötekine karşı bütün gücünüzle hazırlık yapın ki, kendi düşmanlarınızı, Allah’ın düşmanlarını ve sizin bilmediğiniz ama Allah’ın bildiği daha nice düşmanları korkutup caydırabilesiniz. Bu söylediklerimiz hep ayet mealleridir. Bunların hangisini egemenliğiniz/devletiniz olmadan yapabilirsiniz? Adaleti, şurayı, işi ehline vermeyi kim gerçekleştirebilir?

Kuranıkerim’in vurgu yaptığı kavramlardan biri Tâğut’tur. Bu kavram da ‘Ehlisünnet’ kavramı gibi ideolojik İslam fırkaları elinde ayağa düşürüldü ama Kuranıkerim’de önemli bir yeri vardır. Tâğut sözlükte, tuğyan eden yani haddini aşan demektir. Allah’ın hükümlerine karşı olan yönetim ya da yöneticiler tâğuttur. Allah’ın hükümlerini bırakıp tâğutun hükümlerini seçenleri Kuranıkerim kâfir diye niteler. Oysa kanun koyan, kanunları uygulayan devlettir. Devletiniz olmadan bu ayetler size ne söylüyor olabilir?

Önemli olan adalettir, adaleti sağlayan her yönetim Müslümanların yönetimidir gibi bir kalıp söz doğru gibi görünse de aldatıcıdır. Bu mottoyu kullananlar ‘adalet nedir, hak nedir, hakkın dağıtımını kim nasıl yapar’ sorularına doğru cevap verebilirlerse ancak bu söz de doğru olabilir. Adaleti kaypak ve göreceli bir kavram olarak kullanırlarsa buna itibar edilmez.

‘Tanrı’yı insanlaştıranlar
‘Tanrı’yı insanlaştıranlar

Allah, ezeli ve ebedi bir varlık. Varlığı kendinden menkul yaratıcı. Yeryüzünün, gökyüzünün ve beşeri olanın ötesine uzanan ontoloji. Allah özdür, hakikatin hakikatidir, benzersizdir, sonsuzdur. İnsan ise ölümlüdür, fanidir. Aklıyla, algısıyla, kalbiyle sınırlı bir varlık. Yaratılmıştır. İnsan, Allah tarafından yaratılmış, ruhundan ona pay verilmiş, halife kılınmış. Bu açıdan insan diğer varlıklardan üstün. Ama aynı zamanda Allah ile olan etkileşimde isyana yöneldikçe esfele safilin derecesine düşer. İnsan, hem yücelebilen hem de düşebilen bir beşer. Ama ne kadar yücelirse yücelsin ‘Tanrı’ olmaz, ‘Tanrı’laşamaz. Allah da ne kadar insana yaklaşırsa yaklaşsın insanlaşmaz.

Grek ve Hristiyanlık düşüncesinde ‘Tanrı’ insanlaşır. Zeus, ‘Baba Tanrı’dır. İnsanlaşan ‘Tanrı’dır. Hz. İsa, ‘Tanrı Oğul’ olarak insanlaşan ‘Tanrı’dır! Hristiyanlık böyle kabul eder. Teolog ve filozof Berdyaev, bununla öğünür. Hz. İsa aracılığıyla ‘Tanrı’nın insanlaştığını söyler. İnsanlaşan ‘Tanrı’, insanların arasında dolaşır ve onlarla beraber olmaya başlar der. Çok sorunlu bir yaklaşım bu. Çünkü ‘Tanrı’nın insanlaşması, onun beşeri bir varlığa dönüşmesi demek. İnsanlar onu bilinçlerinde üretirler. Benliklerinde var ederler. ‘Tanrı’yı kendi beşeri gerçeklikleriyle tanımlamaya başlarlar.

Modern zamanlarda Nietzsche, ‘Tanrı’yı insanlaştıran kişilerin başında yer alır. Grek filoloğu, Greklerin insanlaşan ‘Tanrı’larını yüceltir. Onların gölgesinde, modern dönemde ‘Tanrı’yı insanlaştırır. O nedenle “Tanrı Öldü” diye bağırır. Ezeli ve ebedi ‘Tanrı’ ölür mü? Ama Nietzsche, ‘Tanrı’yı insanlaştırdığı için onu öldürme hakkına da sahip olur. Feuerbach de antropolojik teoloji ile bunu gerçekleştirir. Beşeri bilincin yansıması olan ‘Tanrı’, elbette insanlaşacaktı! Tarihselciler de benzer tutum içine dahil oldular. Temel iddiaları şu: Tarihi insan yapıyorsa ve ‘Tanrı’ da tarihten çıkıyorsa ‘Tanrı’ da beşeridir. Tarihselciler de ‘Tanrı’yı insanlaştırıyorlar.

‘Tanrı’yı insanlaştıran tarihçiler de antropologlar da insanla dalga geçer gibi ‘Tanrı’yla dalga geçerler. İnsana soru sorar gibi Tanrıya da soru soruyorlar. ‘Tanrı’yı kendi beşeri bilinç ve algılarının düzeyine çekiyorlar. “Allah’ın projesi tutmadı” diyen ilahiyat profesörleri ile karşılaştım. İlahiyat profesörünün bu önermesi tam da ‘Tanrı’yı kendi beşeri bilinç düzeyine indirmesidir. Çünkü proje bir beşeri mühendisliktir. Oysa Allah, beşeri projelere indirgenemez. Onun yarattığı, ön gördüğü, geleceğe ilişkin söylediklerinin mutlak anlamda ne olacağını yine mutlak anlamda sadece O bilir. Başka bir felsefe profesörü ve ateist olan Ahmet Arslan da ‘Tanrı’ ile karşılaşmasını anlatırken ‘Tanrı’yı insanlaştırma çabasını yansıtıyor: “Karşılaştığımızda birbirimize bakarız. ‘Tanrı’ göz kırpar bana ve şunu der: E anla beni işte, bu insanlarla birlikte yaşayıp gideceğiz. Ben de şunu derim: E peki birlikte yaşayın, ama bana karışmayın! O da bana karışmıyor”.

Tarihselciler, ‘Tanrı’yı insanı hesaba çeker gibi hesaba çekiyorlar. İnsanın tarihi oluşturduğu ve bu tarihten de ‘Tanrı’nın doğduğunu kabulüyle beşeri bir ‘Tanrı’ icat ediyorlar. Hatta Kur’an-ı bu şekilde yorumlayanlar da var. Onlar daha çok Feuerbach ile başlayan antropolojik teoloji ile hareket ediyorlar. Kur’an’da geçen Allah’ın sıfatlarının insanlarda da olmasını gerekçe gösteriyorlar. İşitmek, görmek, hissetmek…Bunun gibi bir çok sıfatlar insanla Allah arasında ortak. Buradan hareketle Allah beşeri bir düzeye indirgenir. Oysa bu sıfatlar Allah’ta mutlak. Allah’ın işitmesi ezeli, ebedi ve mutlaktır. İnsanın işitmesi ise sınırlıdır. Allah çeşitli özelliklerinden kısmi olarak insana bahşetmiş. Bunlar da insanı halife kılan özellikler. Ama bunlar Allah’ı beşeri yapmaz. Tam tersine beşeri olan insan, bu sıfatlarda yükseldikçe Allaha yaklaşır.

‘Tanrı’nın insanlaştırılması girişimleri kadimdir. Şimdi İslam ilahiyatı çevrelerinde ortaya çıkıyor. Bu ilahiyatçılar Allah’ı ve peygamberi ironi diliyle konuşuyorlar. Akıllarına esen her soruyu soruyorlar. Allah’ı, kendi seviyelerine çekerek bir insanmış gibi sorguya çekiyorlar. Kendi şehir, coğrafya ve bilgi müktesebatı ile ‘Tanrı’yı sorguluyorlar. Mesela “ben Karadeniz’in yeşilinde yaşıyorum, cennet tasvirleri bana çekici gelmiyor” diyebiliyorlar( Kendi bakışını ve tecrübesini evrensel doğru haline getirerek, insanı ‘Tanrı’ vahyine karşı kuşkuya yöneltiyor). Modern beşeri bilincin antropolojik ve seküler boyutlarıyla Allah’a bakıyorlar. Beşeri bilinçlerini merkeze aldıkları için de ‘Tanrı’, onların önünde hesaba çekilen, ironiye uğrayan, sorgulanan ve dünyalaşan bir varlığa dönüyor. İslam’ın inanma, teslimiyet ve edep ilkeleri toz duman oluyor. Kendi akılları ölçü oluyor. Kendi yaklaşımları mutlaklaşıyor. Kendileri yukarıdan bakan, kibirli ve büyüklenen kişiler haline geliyorlar. ‘Tanrı’yı insanlaştıranlar, adeta kendileri de tanrılaşıyor.

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.