Namazda sureleri Mushaf'taki sıraya göre okumanın hükmü nedir?
Namazda sureleri Mushaf'taki sıraya göre okumanın hükmü nedir?
Namaz kılmak İslam'ın 5 şartından birisidir. Ergenlik (bulûğ) yaşına ve belli bir aklî olgunluk düzeyine gelmiş her müslümanın namaz kılması farz-ı ayındır. "Namazda sureleri Mushaf’taki sıraya göre okumanın hükmü nedir?" sorusunun cevabı merak ediliyor. Diyaneti, namazda sureleri Mushaf’taki sıraya göre okumanın hükmü nedir? sorusuna şu yanıtı verdi...
Yeni Şafak
El yazısıyla yazdığı Kur’an-ı Kerim’i Sağlık Bakanlığı’na hediye edecek: Sevabını bu süreçte hayatını kaybeden sağlık çalışanlarına hediye ediyorum
Gündem
El yazısıyla yazdığı Kur’an-ı Kerim’i Sağlık Bakanlığı’na hediye edecek: Sevabını bu süreçte hayatını kaybeden sağlık çalışanlarına hediye ediyorum
Kocaeli’nin Körfez ilçesinde yaşayan emekli Lokman Arslan (70), tamamını el yazısı ile yazdığı Kur’an-ı Kerim’i, koronavirüsle mücadelede etkin rol oynayan sağlık çalışanları adına Sağlık Bakanlığı’na hediye edecek. Arslan, "Sağlık ordumuz bu süreçte çok fazla mücadele verdi. Sevabını, bu süreçte hayatını kaybeden sağlık çalışanlarına hediye ediyorum" dedi.
DHA
El yazısıyla yazdığı Kur’an-ı Kerim’i Sağlık Bakanlığı’na hediye edecek: Sevabını bu süreçte hayatını kaybeden sağlık çalışanlarına hediye ediyorum
Gündem
El yazısıyla yazdığı Kur’an-ı Kerim’i Sağlık Bakanlığı’na hediye edecek: Sevabını bu süreçte hayatını kaybeden sağlık çalışanlarına hediye ediyorum
Kocaeli'nin Körfez ilçesinde yaşayan emekli Lokman Arslan (70), tamamını el yazısı ile yazdığı Kur'an-ı Kerim'i, koronavirüsle mücadelede etkin rol oynayan sağlık çalışanları adına Sağlık Bakanlığı'na hediye edecek. Arslan, "Sağlık ordumuz bu süreçte çok fazla mücadele verdi. Sevabını, bu süreçte hayatını kaybeden sağlık çalışanlarına hediye ediyorum" dedi.
DHA
Yunanistan’da matem çanları çalıyor: Bayraklar yarıya indirildi
Dünya
Yunanistan’da matem çanları çalıyor: Bayraklar yarıya indirildi
86 yıl sonra Ayasofya’nın ibadete açılması dünya basınında büyük ilgi görerek manşetlere taşındı. Ayasofya-i Kebir Cami-i Şerifi’nde ilk namaz için binlerce kişi Ayasofya’ya akın ederken, Yunan basını da Ayasofya’nın camiye dönüştürülmesini yas olarak nitelendirdi.
IHA
Mitos ve esâtîr ya da çocuğumuza masal yerine ne anlatalım
Mitos ve esâtîr ya da çocuğumuza masal yerine ne anlatalım

Menkıbeyi tarif edip yalan içermeyen menakıbın eğitimde önemli bir araç olduğunu söyledik. Hatta okullarda ‘örnek insanlar’ diye bir dersin bulunması Müslüman gençlik için çok hayati bir meseledir. Bugünlerde çokça sözü edilen ve savrulmuşluğu ifade eden Z kuşağının en muhtaç olduğu şey böyle örnekliklerdir. Çünkü dijital çağda gençliği etkileyenler ve ona yön verenler idol kılınmış sosyal medya fenomenleridir.

Bu sebeple ahlakıyla, ilmiyle, edebiyle, kahramanlıklarıyla, kul hakkından ve bütünüyle haramlardan sakınmasıyla tanınmış simaların hayat hikayeleri, onların yaşanmış menkıbeleri özellikle bugün gençlik için hava kadar su kadar gereklidir. Keşke bunun üzerinde duracak eğitimcilerimiz olsa, dini ve tarihi şahsiyetlerimizi edebi bir üslupla oldukları gibi anlatabilecek müelliflere yazdırılsa ve her kademeden okullarımıza ‘Örnek şahsiyetler’ gibi bir adla böyle dersler konsa.

Mitolojilere gelince. Mit ya da mitos kök anlamı itibari ile söz, söylence, söylenti gibi anlamlara gelir. Aslında mitoloji, mitleri ya da mitosları inceleyen bilimdir ama galat-ı meşhur olarak mitos yerine çokça kullanılır. Mitos kelimesi Yunanca olduğu gibi mitos ya da mitoloji denince de akla kadim Yunan gelir. Terim olarak mitos daha çok Yunan tanrılarıyla ilgili olağanüstü masallar ve anlatılardır. Mitoslarda tanrısal özellikler olduğu gibi korkular, karmaşık aşklar da vardır. Mitoslarda çıkışı itibariyle muhtemelen dinlerden alıntılar da vardır ve dinlerden bozularak ya da din yerine üretilmişlerdir. Ama ölçü kaçınca mitoslara biraz da insanların hayalleri, korkuları, duyguları, istek ve arzuları karışmıştır. Destanlar ve bunların daha hafifletilmiş ve eğlenceli hale getirilmiş hali olan masallar da böyledir. Sonuç itibariyle mitos, destan ve masal, hatta hurafeler aynı kategoride sayılmalıdır.

İnançların ve kültürlerin kökünü sürme açısından mitoslar önemli araştırma konuları olabilir. Ancak destanlar ve mitoslardan milli duygular oluşturmada, olanları canlı tutmada, çocukların hayal gücünü geliştirmede yararlanmanın ben şahsen faydadan çok zarar getireceği kanaatindeyim. Ölçüm de şudur: Yalan hakikatin düşmanıdır ve hangi türden olursa olsun yalanla hiçbir hakikate ulaşılmaz. Değil yalan, zannın bile hakikat adına hiçbir değer taşımadığını bizzat Kuranıkerim söylüyor.

Buna karşılık Kuranıkerim kıssaları masal ya da mitos değildir. Bu kıssaların hakikat olduğunu Allah pek çok ayette söylüyor. Allah bir yerde ‘biz bu kıssaları sana hakikat olarak anlatıyoruz’ dedikten sonra, artık falan kıssada ‘bu da hakikattir’ denmediği için bu bir mitos olabilir demek delilsiz bir iddiadan ibarettir. Mesela ‘Hızır mitosu’, ‘Zül-karneyn mitosu’ demek Kuranıkerim’in ruhuna zıttır.

Kuranıkerim masal, destan ya da mitos türü anlatımlardan ‘esâtîru’l-evvelîn’ diye söz eder ve onları olumsuzlayarak Kuran’ın anlattıklarının karşısına koyar. Resulüllah zamanındaki müşrikler bile Kuranıkerim’i reddederken o da ‘esâtîru’l-evvelîn’, yani önceden beri söylene gelen ustûreler ve masallardan ibarettir diye reddediyorlardı. Esatîr kelimesi Arapların bildiği satırdan/yazıdan, yani yazıya dökülmüş anlatılardan geliyordu, eski İran masalları başta olmak üzere eskiden beri yazılagelen şeyleri anlattığı kastediliyordu. Bu kelimenin dahi yine Yunanca history ya da story’den geldiğini söyleyenler vardır. Kısaca bu tür anlatımların cahiliye müşriklerinin gözünde bile bir değersizlik ifade ettiği açıktı.

“Mitos’a Herodot, tarihi değeri olmayan güvenilmez söylenti gözüyle bakarken, Platon gerçeklerle ilişkisi olmayan uydur­ma, boş ve gülünç masal şeklinde tanım ge­tirir. Nitekim Homeros’u tanrılar konusun­da yalanlar uydurduğu insana ve topluma zarar verici masallar veya efsaneler düzdüğü için eleştirir ve suçlar. Hatta ideal devle­tinde Homeros’un okunmamasını şart ko­şar” (Sosyal Bilimler Ansiklopedisi, Mitos md.).

O halde Kuranıkerim kıssalarını ve büyük insanların yaşadıkları örnek davranışları yani yaşanmış menkıbeleri mitoslarla, masallarla, destanlarla ve uydurma menkıbelerle aynı kefeye koymamak lazım. Meseleye yalan açısından bakıyorduk. Yalanın her türlüsü haramdır ve eğitimde bile yalandan medet ummamalıyız. Peygamberimiz’in ‘şaka ile dahi olsa yalanı terk etmedikçe gerçek mümin olamazsınız’ sözünü bir kez daha hatırlayalım.

Ayasofya'nın ilk imamı Ferruh Muştuer'in sesinden 'Ayasofya'da Fetih Suresi'
Hayat
Ayasofya'nın ilk imamı Ferruh Muştuer'in sesinden 'Ayasofya'da Fetih Suresi'
Türkiye'nin merakla beklediği 'Ayasofya'nın ilk imamı kim' olacak sorusu cevap buldu. Alınan bilgilere göre imamlardan biri Ferruh Muştuer olacak. Muştuer İstanbul'un Fethi'nin 567. yıl dönümü kutlamaları kapsamında Ayasofya'da Fetih Suresi'nin okumuştu.
Yeni Şafak
Devletsiz İslam olur mu?
Devletsiz İslam olur mu?

Bir önceki yazımızda İslam’ın devleti olur mu, diye sormuştuk. Şimdi de devletsiz İslam olur mu, diye soralım.

İslam’ın bir devlet kurmayı doğrudan emretmediğini söylemiştik. Buna bağlı olarak bir devlet şekli teklif etmediği de anlaşılmış olur. Bunun asıl sebebi, daha önce de söylediğimiz gibi, devlet şeklinin şartlarla alakalı olması ve şartlar değiştikçe de zorunlu olarak devletin şeklinin ve yapılanmasının da değişeceği gerçeğidir. Allah bunu ulemanın aklına, istinbat ve içtihatlarına bırakmıştır. Yeter ki Kuranıkerim’de zikredilen temel prensiplere uyulmuş olsun.

Yönetim söz konusu olduğunda bu prensipler nelerdi? Her hak sahibinin hakkını tastamam alabilmesi, adalet, şura, işi ehline verme. Bunları hakkıyla gerçekleştiren herhangi bir yönetim İslam’ın yönetimidir. Bu da dinin, canın, aklın, malın ve ırzın korunması demektir. Bunları bugünkü karşılıklarıyla açarsak; düşünce ve inanç özgürlüğü, yaşama hakkı, mülkiyet hakkı, namus ve haysiyetin korunması diyebiliriz. İşte bir ‘İslam Devleti’nin ya da ‘Müslümanların devletinin olmazsa olmaz omurgası budur. Buna ‘İslam Devleti’ denmesini tartışabilirsiniz.

Ancak daha önce de söylediğimiz gibi, tarihi gelişmelere paralel olarak fakihler bu yapılanmanın fıkhını geliştiremediler. Neden böyle oldu? Bunun sebepleri doktora tezi olacak kadar geniş bir meseledir, ama kısaca şunları söyleyebiliriz: Çünkü Raşit Halifeler döneminde sahabenin henüz hayatta olmasıyla ve halifelerin şuraya önem vermeleriyle buna gerek duyulmuyordu. Zaten o dönemde fıkhın diğer alanları da bağımsız bir ilim olarak kurulup gelişmemişti. Sonra yönetim ‘ısırıcı krallara’ geçti, saltanat ve monarşi başladı. Yönetimi eleştirenler korkutulup sindirildi. Bunun yanında yönetimin alimleri yanlışların engellemesini isteyen naslar yerine, itaati öne çıkaran ve bunu mutlaklaştıran naslara vurgu yaptılar ve yöneticilere, kim olurlarsa olsunlar laf söyleyenleri tepelediler. Oysa kötülüğün ortadan kaldırılması, iyiliğin ikamesinden daha önemli ve öncelikli idi. ‘Def-i mazarrat celb-i menafiden evladır’.

Şimdi tekrar ‘İslam Devleti’ne dönelim. Devlet kurun, onu şöyle şöyle yapılandırın denmiş olmasa bile bağımsızlık, güç, egemenlik, savunma, başkalarına itaat etmeme ve Allah’ın hukukunun uygulanması konularında o kadar çok ayeti kerime vardır ki, bütün bunları devletiniz olmadan gerçekleştirmeniz ve müslüman kalabilmeniz asla mümkün değildir. Örnek olarak bazılarını verelim:

Allah’ın indirdiği hükümleri imkânı olup da uygulamayanlar duruma göre kâfir, fasık ya da zalimdirler. Kâfirlere, müşriklere, kısaca sizden olmayanlara asla itaat etmeyeceksiniz. Böylelerini başınıza geçirmeyin. Çok ilginçtir ki bu itaat etmeme, boyun eğmeme emri daha ilk ve ikinci inen surede vurgulu bir şekilde tembihlenmeye başlamıştır. Onlar isterler ki, biraz siz mücamele/yağcılık yapasınız biraz da onlar ve böylece geçinip gidesiniz.

Zalimlere en küçük bir meyil göstermeyin. Böyle yaparsanız sizi ateş çarpar. Zalim Kuranıkerim’de öncelikle şirki, inkârı ve küfrü seçenlerdir. Bendenizin bu ‘The Cemaah’ olayında en dikkatimi çeken nokta burasıdır. Meyletmek şöyle dursun tamamen zalimlerin emrine girmiş ve onların maşası oldular. Sonuçta onları gerçekten de ateş çarptı.

‘Onlara’ yani ötekine karşı bütün gücünüzle hazırlık yapın ki, kendi düşmanlarınızı, Allah’ın düşmanlarını ve sizin bilmediğiniz ama Allah’ın bildiği daha nice düşmanları korkutup caydırabilesiniz. Bu söylediklerimiz hep ayet mealleridir. Bunların hangisini egemenliğiniz/devletiniz olmadan yapabilirsiniz? Adaleti, şurayı, işi ehline vermeyi kim gerçekleştirebilir?

Kuranıkerim’in vurgu yaptığı kavramlardan biri Tâğut’tur. Bu kavram da ‘Ehlisünnet’ kavramı gibi ideolojik İslam fırkaları elinde ayağa düşürüldü ama Kuranıkerim’de önemli bir yeri vardır. Tâğut sözlükte, tuğyan eden yani haddini aşan demektir. Allah’ın hükümlerine karşı olan yönetim ya da yöneticiler tâğuttur. Allah’ın hükümlerini bırakıp tâğutun hükümlerini seçenleri Kuranıkerim kâfir diye niteler. Oysa kanun koyan, kanunları uygulayan devlettir. Devletiniz olmadan bu ayetler size ne söylüyor olabilir?

Önemli olan adalettir, adaleti sağlayan her yönetim Müslümanların yönetimidir gibi bir kalıp söz doğru gibi görünse de aldatıcıdır. Bu mottoyu kullananlar ‘adalet nedir, hak nedir, hakkın dağıtımını kim nasıl yapar’ sorularına doğru cevap verebilirlerse ancak bu söz de doğru olabilir. Adaleti kaypak ve göreceli bir kavram olarak kullanırlarsa buna itibar edilmez.

Kur’ân meâli insanı yoldan mı çıkarır?
Kur’ân meâli insanı yoldan mı çıkarır?

Türkiye’de ateizm veya deizmin veya sekülarizmin yayılması dünyada bu akımların yayılmasından farklı dinamiklere sahip midir acaba? Bir de tarihsel bir boyut katıp tekrar soralım: Bu zamanda ateizmin, deizmin ve sekülarizmin yayılmasının geçmiş zamanlarda bu akımların yayılmasından farklı dinamikleri var mıydı?

Bazı telaşlı söylemlere bakılırsa bugün yaşamakta olduğumuz bazı tecrübelerin çok fazla kendimize özgü olduğu ve tarihte emsali görülmemiş bir çürümenin işaretleri olarak görülebileceği düşünülebilir. Tabii bu akımlar açısından bakıldığında bu gidişat hiç de kötü değildir. Toplum bilimsel akla daha fazla prim verdikçe daha fazla sekülerleşiyor onlara göre ki, bu da kötü bir şey değildir.

Meseleye kimin nasıl bir sevinç veya keder duygusuyla yaklaştığına bakmaksızın sadece bu yaşadıklarımızın kendimize özgü olduğu duygusunun veya düşüncesinin bile fazlasıyla kendimizi merkeze koyan bir yaklaşım olduğunu söylememiz gerekiyor. Oysa bu konularda İbn Haldun’nun formüle ettiği biçimiyle geçmiş tecrübelerle bugünün tecrübeleri arasında bir karşılaştırma yapmak bizi her zaman daha sağlam bir noktaya ulaştırıyor. “Geçmiş bugüne suyun suya benzediğinden daha fazla benzer” demişti İbn Haldun. Özelikle insan tabiatına ilişkin hususlarda, insanın duygularıyla, aklıyla, dinle, bu dünyayla, öte dünyayla, insanla ve karşı cinsle ilişkileri hususunda radikal anlamda bir şey değişmiyor. Geçmiş bugün suyun suya benzediğinden daha fazla benziyordur.

Sekülerleşmeye doğru hızlı “ve tehlikeli” bir gidişat içinde olduğumuza dair bazı endişeler duyuyoruz. Aynı hikaye sekülerleşmeye duygusal bağlılığı olanlar tarafından sekülerleşmenin insanlık tarihinde evrimsel bir gelişme aşaması olarak büyük bir coşkuyla karşılandığını görebiliyoruz. Oysa ortada insanlık tarihinde yaşanandan farklı bir şey olmuyordur. İnsanlık tarih boyunca dindarlıkla dünyevilik arasında gider gelir.

Bu arada çok yakın zamanlarda seküler çevrelerin, “endişeli modernlerin” çok daha farklı algılarına ve duygularına da tanık olduğumuzu, işi-gücü bırakıp onların bu endişelerini yatıştırmakla uğraştığımızı hatırlayalım. Türkiye aslında sekülerleşmiyor, muhafazakârlaşıyor, hatta mahalle baskıları altında gittikçe bağnaz bir dindarlığın cenderesine doğru yuvarlanıyordur.

Hangi resim doğrudur? Gelsin katılımcı gözlemli, mülakatlı, anketli sosyal araştırmalar, gitsin gazete haberleri, televizyon tartışmaları. Bu düzeyde tespit edilen gerçeklik gerçekten insanların Allah’la veya öte dünya ile ilişkilerini ne kadar ölçebilir?

Özellikle gençler arasında deizmin yaygınlaştığına dair söylemlerdeki endişe tonu çok ilginç. Hangi tespite dayanıyor bu ve gerçekten varsa nedenini kim ne kadar bilebilir? Elbette sosyolojinin bu konuda yapacağı çok şey olacaktır ama bu tespitlerin ne kadarı gerçekten sağlıklı sosyolojik araştırmaların sonuçlarına dayanıyor? Görebildiğim kadarıyla herkesin endişelerini tetikleyen şey çevresinde yaşadığı bir-iki örnek veya yaşandığını duyduğu ama konuşula konuşula vukuundan daha şayi bir söylemden başkası değil.

Peki gerçekten bir deizm sorunumuz her zamankinden farklı olarak, daha baskın bir söylem veya kültür olarak gelişiyorsa gençler arasında bunun sebepleri nelerdir?

Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi Prof. Dr. Cağfer Karadaş Hoca’nın, değerli hocamız Prof. Faruk Beşer’e göndermiş olduğu bir mektupta bunun bir sebebi de “meal okumak” olarak verilmiş. Yanlış ifade etmiş olmayalım. Tamı tamına söylediği şey şu: “…ateist ve deistlerin temel argümanları şu anda felsefi olmaktan ziyade Kur’ân çevirileri üzerinden oluşmaktadır. Meal çevirisi, bağlamı tam veremiyor. Bu konuda Diyanet’in ve ilahiyatların ortak bir çalışma yapmasının çok yerinde olacağını ve rüzgârı tersine çevireceğini düşünüyorum. Din kültürü öğretmenleri Diyanet’ten ücretsiz meal isteyip öğrencilere dağıtıyorlar. Öğrenciler okumaya başlayıp anlamlandırma sorunu yaşadıklarında kafaları karışıyor ve işte bu akımlara yönelebiliyorlar…”

Karadaş Hoca’nın bu tespitini Faruk Beşer Hocamız da “çok isabetli bir tespit” olarak değerlendiriyor. Tabii bu, şimdiye kadar deizm veya ateizmin yayılması hususunda tespit edilmiş bana göre en ilginç faktörlerden biri: Kur’ân meâli okuyup deist veya ateist olmak.

Aslına bakarsanız, bırakınız meâl okumayı Kur’ân’ı Arapçasıyla, en derin anlam yapılarıyla, semantiğiyle, tefsiriyle, teviliyle çok iyi anlayıp sapıtan insanların var olabildiğini de biliyoruz. Yani Kur’ân’ı, hocalarımızın önerdiği üzere en mükemmele yakın bir meâl ile yapsak bile bu, insanların Kur’ân’ı doğru anlayacaklarının bir garantisi midir? Dahası, meâle bile hiç bağımlı olmaksızın Arapçayı bilmek veya Kur’ân’ın dilini en mükemmel şekilde anlamak dahi hidayetin bir garantisini oluşturur mu?

Bizzat Kur’ân’ı Kerim’in kendisi “Bu kitap bazılarını hidayete erdirir, bazılarını da saptırır” demiyor mu? Burada saptıran faktör nedir, hidayete erdiren faktör nedir? Bunu ciddi bir biçimde sorgulamamız gereken noktadayız sanırım.

Ama bu sorgulamaya geçmeden, bir de gençlerin meâl okuması ile deizme veya ateizme yönelmesi arasındaki nedensel ilişki nasıl tespit edilebilmiş onu da bilmemiz gerekiyor. Zira sosyolojide iki olayın birlikte var olması her zaman hatta çoğu zaman aralarında nedensel bir ilişki olduğunu tespit etmemize yetmez. Nedensel ilişkinin tespiti esasen bütün bir Aydınlanma düşüncesini hatta onun öncesinde İmam Gazzali’nin kökten sorguladığı hatta epistemolojik imkansızlığa bağladığı bir ilişki türüdür.

Yine de biz o kadar ileri gitmeyelim. Çünkü nedensel ilişkiyi bu kadar imkânsıza bağladığımızda bilimsel faaliyetin tamamını sorgulamak durumunda kalırız.

O yüzden Kur’ân meâlinin anlam ve işlevleri üzerine devam edelim. Bilahare tabii.

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.