Türkiye, yeniden nasıl eksen olabilir?
Türkiye, yeniden nasıl eksen olabilir?

Türkiye, yaklaşık bin yıl dünyanın etrafında döndüğü eksendi. Bin yıl! Selçuklu, Eyyûbî ve Osmanlı tecrübeleri, Asya, Afrika ve Avrupa’nın entelektüel, siyasî ve kültürel tarihinin şekillenmesinde bin yıl İslâm medeniyetinin dünyanın ekseni olarak tarihi yapmasını, tarihin önünde sürüklenmek yerine tarihi önüne katarak sürüklemesini sağlayan, Braudel’in ifadesiyle, “dünya-tarihsel” bir atılım gerçekleştirmesini mümkün kıldı.

Karahanlılar, Safevîler, Timûrîler, Babürîler gibi atılımlar, Selçuklu, Eyyûbîler ve Osmanlılar’la gerçekleştirilen medeniyet atılımının doğrudan veya dolaylı olarak hem yapıtaşlarını döşediler hem de itici güçleri oldular.

BİN YIL SÜREN TÜRKİYE EKSENİ...

Bin yıl, Ehli Sünnet ve’l-Cemaat omurga, Türkistan ve Horasan havzalarında yeşertilen akîdevî-kelâmî, fıkhî-siyasî ve tasavvufî-ahlâkî-estetik atılımın ekseni oldu, İslâm âlemini en büyük şemsiye, en kapsamlı çatı altında topladı, birleştirdi. Dünya, İslâm medeniyeti demekti. Hem fikrî hem de irfanî boyutlarıyla İslâm medeniyeti.

Bunu Marshall Hodgson, sinematografik bir dille şöyle tasvir eder: “16-18. yüzyıllar arasında uzaydan dünyaya gelen bir uzaylı, dünyanın sadece Müslümanların yaşadığı bir yer olduğuna hükmedebilirdi.”

Hodgson, bu sinematografik gözlemiyle, bizim yerli oryantalistlerimizin zihinlerini şekillendiren Batılı oryantalistlerin “İslâm düşüncesi ve medeniyeti 13. yüzyıldan itibaren bitti” şeklindeki akla ziyan ezberlerini de yerle bir eder.

Roma, bir dönem dünyanın ekseni oldu. Biraz Londra (jeo-ekonomik ve jel-politik açıdan) biraz Paris (kültürel açıdan) dünyanın ekseni olmalarını sağlayan atılımlara imza attı. Son yüzyılın ikinci yarısından itibaren New York benzer ama kısmî bir rol oynadı.

Dünya tarihinde Bağdat, Kudüs, Semerkand, Buhara, Şam, Kurtuba, Kaşgar ve İstanbul, İslâm medeniyetinin medeniyet kurucu, medeniyeti konumlandırıcı ve koruyucu şehirleri olarak bin yıl dünya tarihinin eksenini İslâm medeniyetinin, münhasıran da Selçuklu-Osmanlı tecrübelerinin oluşturmasını sağlayan dünya-şehirler’imizdi.

Özetle akîde, fikir ve siyasette Ehl-i Sünnet omurga üzerinden gerçekleştirdiğimiz atılımlar, özelde bu toprakların çocuklarının, genelde Müslümanların dünyanın ekseni olarak işlev görmelerini sağladı.

Kısaca tevhid akîdesi ve bunun insan yeşerten, insanı içerden terbiye, tezkiye ederek inşa eden irfanî şehrâyīnin kaynağı, Ehl-i Sünnet omurganın iki kurucu sütunu, İslâm medeniyetinin dünya tarihinin bin yıl ekseni olmasını mümkün kılan enfüsî ve ufkî (dikey ve yatay) boyutları.

TÜRKİYE YENİDEN EKSEN OLABİLİR Mİ?

Türkiye, yeniden eksen olabilir mi?

Şu hâlimizle zor. Kendi ruhköklerini yitirdiği, onun için de kendi çocuklarını sömürgeci eğitim sistemi, mankurtlaştırıcı medya rejimi ve yabancılaştırıcı kültür rejimi ile koruyamayan bir ülke olmaktan kurtulamadığı için, Türkiye’nin eksen olması zor.

Eksen olmak için, önce medeniyet iddialarınızın dünyanın önünü açacak güçlü bir düşünce, sanat, bilim, kültür ve ahlâk atılımı gerçekleştirmenizi sağlayacak kadar diri, diriltici olması şarttır.

Medeniyet iddiaları insanlığın önünü açacak kadar güçlü olan toplumlar eksen olabilir ve tarihin akışını değiştirecek dünya-tarihsel atılımlara öncülük edebilir.

Türkiye’nin ekonomik / maddî olarak büyümesi, doğal gaz ve petrol yataklarına -tam en fazla ihtiyaç duyduğumuz bir zaman diliminde Allah’ın lütfu olarak- kavuşması, elbette ki, Türkiye’nin istiklal ve istikbal mücadelesinde önemli bir eşik, bir kilometre taşıdır.

Amerikalılar yaklaşık yüzyıl, Avrupalılar üç yüzyıl dünyanın ekseni oldular ama insanlığa insanca yaşanabilecek bir dünya armağan edemediler. Tam tersine, dünya üzerindeki hegemonyaları güce, maddî atılımlara yani niceliğe dayandığı için insanlığı manevī bir bunalımın, güçlü olanın haklı olarak görüldüğü bir niteliksel bir çürümenin, eşliğine fırlattılar; sözün özü, dünyayı cehenneme çevirmekten başka bir şey yapamadılar.

TÜRKİYE: KEŞFEDİLMEMİŞ KITA VE İNSANLIĞIN SON ADASI

Türkiye’nin yeniden eksen olabilmesi potansiyel olarak mümkün. Bunun yolu maddī bakımdan güçlenmek değil manevî (entelektüel, kültürel, bilimsel, sanatsal, ahlâkî) bakımdan güçlenmekten geçer.

Türkiye, yeniden dünyaya söyleyecek sözü olduğu zaman, medeniyet iddialarını eğitim, kültür, sanat, bilim ve siyasette hayata geçirecek atılımlar yapmaya başladığı vakit, eksen olabilir.

Bu, olacak inşallah. Dün olanlar, yarın olacak olanların, dün yaptıklarımız yarın yapacaklarımızın işareti, göstergesidir.

O her geldiğinde sık sık tekrarladığım cümlemle bitireyim yazıyı: Batılılar dünyayı cehenneme dönüştürdüler. İnsanı araçların (hem güç üreten araçların hem de hız, haz ve ayartı vasıtalarının) kölesi hâline getirdiler. O yüzden dünya bize gebe; biz hakikate. Dün nasıl yeryüzünde adaleti, hakkaniyeti ve barışı hâkim kıldıysak, eğer iyi hazırlanırsak, maddî atılımların yanı sıra manevî (entelektüel, kültürel, bilimsel) atılımlar da yapmamızı sağlayacak hazırlıklarımızı tamamlarsak, Türkiye yarın da yeniden eksen ülke olabilir, elbette.

Şunu zihnimize iyi kazıyalım, derim: Türkiye, dünyanın keşfedilmemiş kıtasıdır; eğer medeniyet iddialarına eksene alarak uzun soluklu bir yolculuğa çıkmaya hüküm giyerse, insanlığın son adası olarak “beklenen” olacaktır yine ve yeniden.

Vesselâm.

Ehli Sünnet ve’l Cemaat Toplum Sözleşmesi
Ehli Sünnet ve’l Cemaat Toplum Sözleşmesi

İslam toplumlarında en önemli kırılma fay hatlarının başında mezhepler geliyor. Bundan dolayı toplum tarihimizde mezhepçilik etrafında bir çok çatışma ve bölünme yaşanmıştır. Mezhepler çatışmaya yol verdiği zaman buna “fırkacılık” denmiştir. Kur’an’da “dininizi fırka fırka etmeyin”, yani parça parça hâline getirmeyin denir. Bir açıdan mezhep sosyolojisinde hem fırkacılık hem de fırkalar(çoğulculuk) vardır. Farklılaşma yani fırkalaşma zaman zaman atomik çoğulculuğa yol vererek toplumu bölük pörçük hale getiriyor. Çeşitli çatışmalar baş gösteriyor. Hatta ilk toplumsal çatışma da mezhep etrafında ortaya çıkmıştı( haricilik bir açıdan budur). Batınilik düşüncesinin etkisiyle beraber bu çatışma ve atomik çoğullaşma büyük toplumsal yaralara yol açtı.

Mezheplerin toplumdaki bu önemli rolünden dolayı “ilmul Tabaakat” adı verilen bilimsel çalışmalar önem kazanmış. Bu çalışmalar aracılığıyla hem çatışmaları anlamak hem de ümmeti mevcut gerilimlerden kurtarmak çabasına girişilmiştir. İbn Hazm, Bağdadi, Şerahsi gibi ilim adamlarının çalışmaları bu alanda çok önemli başarılar ortaya koymaktadır. Sonuçta İslam toplumunun 72 fırkaya bölüneceği ve bunlardan birisinin toplumu kurtuluşa götüreceği yaklaşımı, bir hadis-i şerife dayandırılarak çözüme varılmaya çalışılır. Fırkayı Naciye, fırkalaşma ile gelen derin atomik parçalanma ve çatışmayı aşmaya yönelen bir girişimdir. Örneğin Bağdadi, 71 fırkanın toplum tarihindeki tezahürlerini tek tek gösterir ve sonuçta bunları Fırkayı Naciye ile sonuçlandırır. Böylece Fırkayı Naciye tezi, fırkacılıkla başa çıkan ve İslam toplumsal bütünleşme işlevini gören çok önemli bir tez haline gelir.

İslam tefekkürü Fırkayı Naciye yaklaşımı ile mezheplerle gelen çatışma ve parçalanmayı aşacak bir temel geliştirir. Kurtuluşu üstlenen fırkaya aidiyet bilinci, toplumu yeniden vahdete götürecektir. Yine Fırkayı Naciye, Ehli Sünnet vel Cemaat olarak yorumlanır. Böylece Ehli Sünnet vel Cemaat, İslam ümmetinin mezhepler üzerinden giderek geliştirdiği bir toplumsal sözleşme rolünü üstlenir. Çünkü Ehli Sünnet vel Cemaat kavramının hermenötik bağlamı ve içinden çıktığı sosyoloji müktesebatı bize ciddi anlamda bir toplum sözleşme tezini sunuyor. Hem ontolojik(itikadi) hem de sosyolojik tarihe dayanan bir sözleşmedir bu. Alimlerin çalışmaları, tezleri ve yaklaşımlarıyla geliştirdikleri bir sözleşmedir. Ümmetin kahir ekseriyetinin yaşadığı sosyolojiyle geliştirdikleri bir sözleşmedir. Bu toplum sözleşmesini kavramak, içine düştüğümüz mezhep çatışması ve parçalanmasının üstesinden gelmemiz açısından hayati bir öneme sahip.

Bu tez mezhebi olmasına rağmen mezhepçi değildir. Mezhepsel olması onun mezhepler içindeki çatışmalardan gelişerek doğmasından kaynaklanır. Mezhepçi olmaması, diğer mezhepleri top yekûn tekfirle ele almaması demektir. İndirgeme, tekfir ve parçalanma sorunlarını aşan bir üst aidiyet boyutuna sahiptir. Bu toplum sözleşmesi salt metinsel ya literal değildir; sadece alimlerin çalışmalarına dayanmıyor. Ciddi manada ümmetin tarihsel ve sosyolojik birikimlerinden geliyor. Ümmetin çalkantılar ve çekişmeler sonucunda bulduğu bir uzlaşma yoludur. Bundan dolayı bir kitabi çözüm kadar bir toplum/ümmet iradesinin çözümüdür.

Ehli Sünnet vel Cemaat, devamlılığı ve dayanışmayı önceler. Peygamber’in tecrübesi ile ortaya konulanlar ve bunun etrafında ümmet çoğunluğunun cemaat haline gelerek sergilediği dayanışma, uzlaşma ve kapasitedir. Sünnet tarafı Allah’ın kelamını ve Peygamber’in sünnetinin alimlerimiz ve ilk Müslüman kuşak tarafında “gelenek” haline gelmiş biçimini anlatır. Cemaat tarafı ise icma-i ümmeti yansıtır. Ehli Sünnet ve Cemaat, hem doktrini hem sosyolojiyi, hem esasları hem de bu esasların ümmet nezdindeki ittifakını temsil eder. Nitekim bu yaklaşım bir çok farklı öğeleri İslam esasları içinde bütünleştirmeye, kucaklamaya ve yeniden yorumlayarak “İslami hale getirmeye” çalışır. Gazali’nin çabası bu konuda tek başına yeterlidir. Gazali, gerektiğinde sıkıntılı dönemlerinde Mutezile gibi diğer mezheplerden yararlanmalıyız diyerek Ehli Sünnet’in bu kucaklayıcı ve uzlaşıcı tutumuna işaret etmektedir. Bir açıdan Ehli Sünnet, bir “mezhepler kolasiyonu”dur. İcma-i ümmetin mezhepler bağlamındaki tezahürüdür.

Ebu Hanife, İmam-ı Azamdır. Yani büyük imam. Çünkü Ehli Sünnet’in ilk usulünü ortaya koyar. Bundan dolayı da bu yöntemine Fıkh-ı Ekber denir. Yani büyük anlama, büyük fehmetme, büyük kavrama…Çünkü sözleşmenin temel ilkelerini gösteriyor. İman ve amel farklılığı, tekfirden uzak durma, sabır teorisi, irca yaklaşımı…Bütün bunlar siyasetin toplumsal yanıyla alakalı. Yani Cemaat üzerine sünnetin bakışını ortaya koyar. İtikat, siyaset ve tekfir ilişkilerinde Orta Yolu anlatır.

'Tabağını sünnetle' cümlesine Çinliler de uydu: 'Tabağını Temizle Kampanyası' başlattılar
Dünya
'Tabağını sünnetle' cümlesine Çinliler de uydu: 'Tabağını Temizle Kampanyası' başlattılar
Çin'de, Devlet Başkanı Cinping'in ülkede israf edilen gıda miktarının 'şok edici ve üzücü' olduğunu söylemesinin ardından 'Tabağını Temizle Kampanyası' hayata geçirildi.
AA
Sünnet olan minikler babalarıyla Ayasofya Camisini ziyaret etti
Hayat
Sünnet olan minikler babalarıyla Ayasofya Camisini ziyaret etti
Sünnet olan minik kardeşler babalarıyla birlikte Ayasofya-i Kebir Cami-i Şerifi'ni ziyarete geldi. Cami içerisinde fotoğraf çektiren minikler turistlerin ilgi odağı oldu. Çocuklarıyla camiye geldiklerini söyleyen Hasan Polat, “Oğullarımızın sünneti için Ayasofya Camii'ne geldik. Cami açıldı iki üç gündür yoğunluk vardı bugünü tercih ettik. Sevinçliyiz. Bütün İslam alemine kutlu olsun. Biz de geldik oğullarımız için sünnet gezimizi burada yaptık. Hepimiz için çok güzel bir anı oldu. Dualar ettik. Şükür namazları kıldık. Tüm Müslümanlara ve ülkemize hayırlı olsun” dedi.
IHA
Kaza-kader, kulun sorumluluğu
Kaza-kader, kulun sorumluluğu

Hocam ben kader konusunda size soru sormak istiyorum. Ben kaderi “İlim maluma tabidir” diye biliyorum; yani Allah’ın bilmesi günü geldiğinde kişinin cüzi iradesi ile onu yapacağı içindir, Allah kula cüzi irade vermiştir, yanlış mı düşünüyorum. Hocam bazı… okuyanlar cüzi irade böyle değil, sadece bir meyil, bir kas hareketi gibi bir şey diyor, bu bana mantıksız geliyor, bu imtihana da ters olur diye düşünüyorum. Bir de hocam bu kişilere soru sorduğunuzda “çok soru sormak iyi değil” diyorlar, neden? İslâm araştırmak sormak; hemen halk tabiri ile kafayı yemek midir?

Hakkınızı helâl edin biraz uzun oldu, cevabınızı dört gözle bekliyorum dua ile.

CEVAP

İslâm felsefesi, kelâm ve fıkıh usulü ilimleri “irade, kaza, kader, kulun fiili, sorumluluğu…” bahsini açmışlardır; bu konularda pek çok hususi kitap, tez ve makale yazılmıştır.

Geniş bilgi için TDV İslâm Ansiklopedisi’nin ilgili maddeleri yanında hemen internetten indirip okuyabileceğiniz bir makalenin de adresini vereyim:

(Mahmut Ay, “Eş’arî Kelamında İnsanların Sorumluluğu”, İslâmî Araştırmalar Dergisi, cilt: 17, sayı: 2, 2004, sayfa: 91-107).

Sayın Ay’ın, makalesinden bu konuya İmam Eş’arî’nin bakışını ve bu bakışın tenkidini özetleyen şu satırları aktarıyorum:

“Eş’arî’nin insanın sorumluluğunu dayandırdığı kesb teorisi, başta bazı Eş’arî kelâmcılar olmak üzere pek çok İslâm bilgini tarafından eleştiriye tabi tutulmuştur. Eş’arî kelâmının önde gelen temsilcilerinden biri olan Fahreddin Razi (h.606/m.l209), kesb için, “anlamı olmayan bir isim” ifadesini kullanmaktadır. İbn Teymiyye ise, Eş’arî’nin kesb teorisini, gerçekliği olmayan ve anlaşılamayan bir görüş olarak nitelendirerek, bununla insanların alaya alındığını belirtmektedir. Ona göre, kesb teorisinin savunucu, “insanın, fiili ihdas ve icat konusunda hiçbir etkinliğinin olmadığını söyleyerek” cebir anlayışına eğilim göstermektedirler. Onlar her ne kadar Cebriyye’den farklı olarak, insan için sonradan olma (hadis) bir kudret kabul etseler de, İbn Teymiyye’nin nazarında, gerçekte kesb’i savunanlarla Cebriyye temsilcileri arasında fark yoktur. Eş’arî, insanın sorumluluğunu kesb teorisi ile izah etmeye çalışmış, fakat kesb’i daha çok Allah’ın yaratmasına bağlı kıldığı için, insanın özgürlüğüne herhangi bir etkinlik alanı bırakmamıştır… Eş’arîliğin önemli temsilcilerinden biri olan el-Cuveyni, kesb teorisini eleştirerek, bu teori ile insan hürriyetini sağlamanın mümkün olmadığını belirtmiştir. Cuveyniye göre fiil, her ne kadar takdir ve yaratma bakımından Allah’a nispet edilse de, gerçekte insanın kudretiyle-meydana gelmektedir. Bu durumda insanın sonradan olma kudretinin fiillerinde etkili olduğu ve hakikatte fiillerin bu kudretle meydana geldiği inkâr edilemez bir gerçektir. Cuveyni’nin başlangıçta Eş’arî’nin görüşlerini paylaştığı, sonradan ise bu görüşlerin yanlışlığını fark ederek bunlardan vazgeçtiği ifade edilmektedir” (s. 98-99).

Benim için tatmin edici olan İmam Matürîdî’nin görüşünü şöyle özetlemek mümkündür:

Kulun fiilinin dört mertebesi vardır: 1. Küllî irade, 2. Yapabilmek için gerekli olan donanım ki, bu olmazsa yükümlülük de olmaz, 3. Cüz’î irade, 4. Yapıp etme gücünün (istitâ’tın) yapma (fiil) ile beraber yaratılması.

Kulda, fiilden önce, fiilin iki yönüne (yapmaya ve yapmamaya) harcama eşit derecede müsait olan bir kudret vardır (küllî kudret); bu, fiilden öncedir. Bir de yapmaya veya yapmamaya ait olan ve tam manasıyla oluşta etkili olan kudret vardır ki, bu fiilden önce değil, fiil ile beraber olur, buna istitâ’at (cüz’î kudret) denir. Burada küllî “birçok fiilden birini tercihe müsait”, cüz’î ise birine sarf edilen, birinde kullanılan manasındadır.

Özet olarak insanoğlu bir şeyi yapma veya yapmama için kullanılmaya müsait bir iradeye sahiptir. Bu iradeyi iki veya daha fazla mümkünden birine yönelttiği ve sarf ettiği zaman cüz’î iradesini sarf etmektedir, Allah Teâlâ da kulun, iradesini sarf ettiği şeyi (yani kesb ettiğini) yaratmaktadır. Yükümlü olabilmek için gerekli olan kudret (donanım) fiilden önce kulda vardır, fiili veya terki vücuda getiren kudret ise yapma veya yapmama sırasında Allah tarafından yaratılır.

Cennetlik veya cehennemlik olma yolunu seçme imkânı (ihtiyar) kula verilmiştir; kaza ve kader de kulun bu yoldaki ihtiyarına uygun olarak tecelli eder; çünkü Cenâb-ı Hak, kulunun ihtiyarını hangi tarafa sarf edeceğini ezelî ilmi ile bilir ve ona göre takdir eder. O’nun takdirî ilmine göre olur (ilme tabidir), ilim de malum ve vaki olacaklara göredir (bunlara tabidir; yani bildiği için olmaz, olacağı için bilir), bu sebeple müminlerin kaza ve kadere iman etmeleri, kesbin çeşitlerini elde etmek üzere mübah olan araçları ve imkânları kullanmalarına asla mani değildir.

Dini bilmemek ve inandığı halde günah işlemek

Ben bir şey sormak istiyorum. İnsanlar her türlü günahı işleyip, dinen kâfir gibi yaşayıp sadece Kelime-i Şehadet ya da tevhid getirdi diye cennete gidecekler mi? İnsanlar şu anda bir Allaha bir peygambere inanıyor ama hepsi bu. İbadet yok, kul hakkı ya da diğer günahların hepsi işleniyor. Torpil, iltimas, zulüm her sey var. Cehalet diz boyu. Hiç kimse hiçbir şey bilmiyor, dinle alakalı ve öğrenmek için çaba da yok. O zaman bilmeyip sadece Kelime-i Şehadet getiren bilmediği için her türlü günahı işleyen kârda gibi bir durum oluyor. O zaman ben de bilmeseydim de her türlü hayatı yaşayıp dünyanın her türlü zevkini ya da pisliğini yaşayıp bilmediğim için Kelime-i Şehadet üzere olup cennete gitseymişim. Bilen suçlu mu hocam. Bazı konuları öğrense inkar edip dinden çıkacak durumda insanlar var. O zaman cehalet teşvik edilen bir şey gibi olmuyor mu? Ben Kur’ân’ın her yerinde cennete gidecek insanlar için iman edip salih ameller işleyenler tabirini gördüm. Ama âlimler, “Amel imandan bir cüz değildir” diyerek sadece iman edilse bile cennete gidileceğini söylüyorlar. Bu konu hakkındaki görüşleriniz nedir hocam? Muhalefet olmak ya da itiraz etmek için sormuyorum hocam. Çünkü insanlar tevhid üzere öldüklerinde eninde sonunda cennete gideceklerini düşündükleri için her türlü haksızlıktan, günahtan kul hakkından yalancı şahitlikten korkmuyorlar. Cevabınız için şimdiden teşekkürler.

CEVAP

Ehl-i Sünnet âlimleri birçok ayet ve hadise dayanarak imanı olan günahkârların bir süre cehennemde cezalarını çektikten sonra cennete gireceklerini söylüyorlar. İnsan psikolojisi incelenirse insanın, inandığı halde başka iç ve dış saikler, baskılar… yüzünden inancına aykırı davranabildiği görülüyor. Şöyle düşünelim: Bu dünyada bir kimseye bir yıl devamlı ateşte yanmayı kabul edersen sana dünyayı verecekler deseler bunu kim kabul eder?! İşte bunu Allah şöyle demiş oluyor;: “Eğer sen dünyada şu haram zevk ve menfaatleri tercih edersen ahirette şu kadar yanacaksın!” Bu ilahi buyruğa gerçekten inanan kimselerin yanmayı göze almaları kolay mıdır? İnandım dediği halde günah işleyenler ya gerçekten inanmıyorlar, ya imanları ve iradeleri zayıf, ya eğitimleri eksik, ya şehvet vb. duyguların güçlü baskısı galip geliyor. Bu durumlara göre de ahirette karşılığını görüyorlar ve sonra cennete gidiyorlar; çünkü Allah’a imandan daha büyük bir ibadet ve Allah’ı inkârdan (imansızlıktan) daha büyük bir günah yoktur.

Bilmemek mazeret midir?

İslâm geldikten sonra onu duyma, bilme, öğrenme imkânı bulunan bütün insanlar bununla yükümlüdürler. ‘Müslümanım’ diyen ve İslâm ülkelerinde yaşayan insanların ise İslâm’ı öğrenmeden ömür geçirmeleri büyük bir günahtır. Bunlar hem dinde cahil kalmanın hem de bu yüzden işledikleri günahların cezasını çekeceklerdir.

Mezheplerin farklı hükümleri hakkında
Mezheplerin farklı hükümleri hakkında

SORU

Hocam evvela size dua eder Rabbim den hayırlı uzun ömürler dilerim. Size şunu sormak istiyorum. Müslüman olarak hayatımızı idame ettirirken avam Müslümanlar olarak bir mezhebi taklit ediyoruz. Ancak inceleme ve araştırmalarında kafamı kurcalayan şöyle bir durum var: İslâm’da helâl belli, haram belli, bunların karşılığında sevap ve günah var. Hâl böyleyken bir meselede bir mezhep helâl derken diğeri haram, biri bir ibadete sünnet derken diğeri vacip diyor. Meselâ Hanefi olan vitir kılmayınca kurban kesmeyince günah işlemiş olurken, Şafii olan günah işlemiş olmuyor. Oysa bir şeyin günah veya sevap olması her Müslüman için aynı değil mi? Bu konuyu izah ederseniz…

CEVAP

Kur’ân-ı Kerim’in tertibi, üslûbu, kılavuzluğu insanların belli konularda yazdığı kitaplarda olandan farklıdır. Hadisler de aynı şekilde Kur’ân’da olanı açıklar, detayları ikmal eder. İbadet ve hayat nizamı ile ilgili âyetler ve hadislerde genel olarak “şu haram, bu mekruh, şu farz, vacip, mendub…” şeklinde hükümler yoktur. Fıkıh Usulü ilmi, Peygamberimiz (s.a.) ve ashabın anlayış kuralları ve uygulamaları esas alınarak tedvin edilmiş, bu usûle göre müçtehitler eşyaya ve fiillere ait dinin hükümlerini tespit etmişlerdir. Usul kuralları âyetlere ve hadislere uygulanırken ve eşyalar ile fiiller değerlendirilirken tabii olarak içtihat farklılıkları olmuştur. Daha Peygamberimiz (s.a.) hayatta iken, O’nun birden fazla mânâya ihtimalli bir sözünün veya âyetin anlaşılması/yorumu konusunda ashâbın ihtilâfa düştüğü (yani farklı anlama durumunun ortaya çıktığı) olmuştur. Buhârî’nin kitabına aldığı bir hadis şöyledir:

Hendek (Ahzâb) harbinden dönerken Peygamberimiz (s.a.), bir grup ashâbına, savaş sırasında sulhu bozup, hıyanet edip İslâm ordusunu arkadan vurmaya kalkışan “Benî-Kurayza Yahudi yurduna derhal hareket etmeleri ve oraya varmadan ikindi namazını kılmamaları” emrini verdi. Yolda ikindi namazının vakti daralınca, anlayış ve uygulama bakımından ashab iki gruba ayrıldı: Bir grup, sözün zahirini (genel olarak anlayış kurallarına göre söz ne diyorsa onu) esas alarak hedefe varmadan namazın vakti geçse bile yola devam etmeleri gerektiğini ileri sürdüler. Diğer grup ise bir sözü, mânâ ve maksadı, aynı konudaki diğer sözler ve kurallara göre anlama yolunu tutarak “Bundan maksat bir an önce oraya ulaşın demektir, namazın vakti bellidir, onu yolda geçirin demek değildir” şeklinde bir anlayışa vardılar. Oradaki vazifelerini ifa edip Medîne’ye dönünce durumu Peygamberimiz’e arz ettiler; her iki anlayış sahiplerini de azarlamadı, her iki anlama usulünü de onayladı.

Şimdi bu olayı soruya uygulayalım:

Peygamberimizin (s.a.) bir emrini, sözün düz anlamını tek başına esas alarak anlayanlara göre ikindi namazının vakti geçse de kılınmayacak, hedefe vardıktan sonra vakti çıkmış olsa da orada kılınacaktır; bu anlayış/yorum/içtihat sahiplerine göre ikindiyi yolda kılmak caiz değildir, onlar bu anlayışı uygulayınca kulluk vazifelerini yerine getirmiş olurlar. Diğer anlayışı uygulamak onlara göre caiz değildir. Yorumu farklı yapan gruba göre ise yolda namazın vakti sıkışınca durup onu kılmak farzdır, namazı geçirmek caiz değildir. Bunlar da kendi anlayış/yorum/içtihatlarını uygulamak durumundadırlar; bunu yapınca kulluk vazifelerini yerine getirmiş olurlar, karşı tarafın içtihadına uyamazlar, ama onların anlayış ve uygulamalarını da İslâm’dan dışlayamazlar, kulluğa aykırı telâkki edemezler.

İşte Sevgili Peygamberimiz (s.a.) hayatta iken, Kur’ân ve hadislerden hüküm ve kural çıkarma konusundaki ihtilâflar ve bunların karşısında Peygamberimiz’in tutumu ve açıklamaları, O’ndan sonra ashabının uygulamaları, daha sonraki çağlarda pek çok eşya ve olay ile ilgili içtihat ve yorumlara örnek teşkil etmiştir.

Sorudaki örneklere bakarsak vitir ve kurban konusunda nasslar ve uygulamalar var; müçtehitler bunlara bakarak/yorumlayarak veya yorumlamayıp sözün zahirini esas alarak “vaciptir”, veya “sünnettir” hükümlerini çıkarıyorlar. Müçtehit hangi hükmü çıkarmış ise ancak onu uygulayarak kulluk vazifesini yerine getirebilir. İçtihat ehliyeti/gücü bulunmayan insanlar (mukallitler) ise müçtehide veya onun içtihadını nakleden müftüye uyarak kulluk vazifelerini yerine getirirler.

Vitir ve kurbana sünnet diyen bir kimsenin, vacip diyeni engelleme, dışlama, amelini geçersiz sayma hakkı yoktur, vacip diyenin de sünnet diyene karşı durum ve tutumu aynı olacaktır.

Allah Teâlâ buyruğunu, kulları nasıl anlarsa öyle uygulamaları halinde onların kulluğunu kabul buyuruyor; usulünce ihtilaf durumunda isabetli olana daha fazla, hatalı olana nispeten daha az ecir/sevap/mükâfat veriyor.

Bireylere değil de kamuya ait konulardaki içtihat ihtilâfları içinden ülü’l-emr hangisini tercih ederse bütün ümmetin uygulamada mezhebi o olur ve ülkede tek kanun uygulanır.

Keçiören'de toplu sünnet için geri sayım başladı! Başkan Altınok: Çocuklarımızın daima yanındayız
Gündem
Keçiören'de toplu sünnet için geri sayım başladı! Başkan Altınok: Çocuklarımızın daima yanındayız
Keçiören Belediyesi tarafından sosyal belediyecilik anlayışıyla her yıl geleneksel olarak gerçekleştirilen toplu sünnet hizmeti için başvurular alınmaya başladı.
Yeni Şafak
Ehl-i Sünnet alimler yetişiyor
Hayat
Ehl-i Sünnet alimler yetişiyor
“Ehl-i Sünnet alimi olmak ise ilken, doğru seçim İLKEM” sloganıyla İlkseç Vakfı bünyesinde İslami ilimler eğitimi veren İlim ve Kültür Eğitim Merkezi (İLKEM), İlköğretimini tamamlamış gençlere İslami ilimler eğitiminin yanı sıra uzaktan eğitim sistemi ile İmam-hatip lisesini ve İlahiyat fakültesini bitirten bir merkez. İLKEM’in köklerinin Süleymaniye medreselerini dayandığını söyleyen İLKEM müdürü Muhammed Karamustafaoğlu, eğitim faaliyetlerini anlattı.
Yeni Şafak

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.