Trump yönetimi, göreve dönüşü sonrası dış politika cephesinde benzeri görülmemiş bir saldırı dalgası başlattı. Bu süreçte İslam dünyasının önemli bölümleri hedef alınan askeri eylemlerin odağına yerleşti. ABD’nin öncülüğünde yürütülen askeri operasyonların en kapsamlısı, İran’a karşı gerçekleştirildi. Resmî verilere göre yüzlerce kişinin öldüğü bu saldırılar, Tahran’daki kritik altyapı ve nükleer tesisleri hedef aldı. Trump yönetimi, bu adımı “rejim değişikliği” hedefiyle gerekçelendirdi. Ancak bölge ülkeleri ve uluslararası hukuk uzmanları bu eylemin açıkça uluslararası hukuka aykırı olduğunu vurguladı. Bu gelişmelerin ardından ABD’nin askeri çabaları yalnızca İran ile sınırlı kalmadı. Venezuela lideri Nicolas Maduro'yu başkent Karakas'a düzenlediği bir askeri saldırı ile kaçıran Trump yönetimi, Küba'ya da savaş gemilerini kullanarak ablukaya aldı. ABD Başkanı, Danimarka'ya bağlı özerk yönetime sahip Grönland adasının ABD'ye ilhakı için gerekirse askeri güç kullanabileceği tehdidinde bulundu. Afrika ve Orta Doğu’da da benzer bir genişleme yaşandı;. Nijerya’da terörle mücadele gerekçesiyle düzenlenen operasyonlar şiddetli hava saldırılarına dönüştü. Somali’de ise ABD’nin askeri varlığı ve hava müdahaleleri, çatışmaları kontrol altına almayı amaçladı. Yemen’de Husilere karşı yürütülen saldırılar, insani krizi derinleştirdi, liman altyapısı ve sivil bölgeler hedef alınırken, uluslararası örgütler bu eylemleri savaş suçu potansiyeli taşıdığı gerekçesiyle araştırma talep etti. Suriye ve Irak’ta da ABD saldırıları sürdü. Trump’ın başlangıçta “daha az savaş” sözü verdiği politika, kısa sürede geniş çaplı bir askeri yayılma stratejisine dönüştü. Bu durum, Orta Doğu ve ötesinde barış umutlarını zayıflatırken, İslam ülkeleri arasında ABD’ye yönelik sert eleştirileri artırdı.