Kum toprağa 
akar çünkü
Hayat
Kum toprağa akar çünkü
2019 Dayton Edebiyat Barış Ödülü’nü kazanan Bizden Geriye Kalanlar, İran İslam Devrimi sonrasında ailesinden ve köklerinden kopmak zorunda kalan Nahid’in hikayesini anlatıyor. Bir solukta okunan romanda, yaşadığı tüm zorlukları aşan bir kadının kansere yakalandığında hissettiği öfkenin tüm evrelerine tanıklık ediyorsunuz.
Yeni Şafak
Rus ruhu’nun dirilişi (mi?)
Rus ruhu’nun dirilişi (mi?)

Soçi’de Erdoğan’la Putin arasında imzalanan Türkiye-Rusya Mutabakat Muhtırası, hem iki ülke ilişkilerinin seyrüseferinde hem de bölgenin geleceğinde etkili olacak tarihî bir anlaşma oldu.

SOÇİ MUHTIRASI: AB, ABD VE ARAP LİGİ’NE TARİHÎ BİR UYARI

Anlaşmada öne çıkarılması gereken üç önemli nokta var:

1-Türkiye’nin güvenliğinin teminat altına alınması;

2-Suriye’nin toprak bütünlüğünün öneminin bir kez daha vurgulanması;

3-Bölgede çıbanbaşı işlevi görecek, esas itibariyle İsrail’in çıkarlarına ve bölgede adım adım tesis etmeye çalıştığı emperyalist emellerine hizmet edecek kukla terör devletinin önünün kesilmesi.

Bu anlaşmayla geçen hafta Erdoğan-Trump arasında gerçekleştirilen YPG’nin bölgeden çekilmesini sağlayan Barış Pınarı Harekâtı’na ara verilmesiyle sonuçlanan anlaşma taçlanmış ve Türkiye’nin bölgedeki belirleyici aktörlerden biri olduğunu tescil eden stratejik konumu ispatlanmış oldu.

Bu anlaşmanın Türk-Rus ilişkilerini ne yönde etkileyebileceği, diğer ülkelerin bölgedeki emellerini ne oranda etkisiz hâle getirebileceği gibi meseleleri daha sonra tartışacağım.

Bu yazıda Ruh ruhu üzerinde biraz derin nefes alarak kafa patlatmak istiyorum. Türk-Rus ilişkilerinin seyrüseferini ve gelecekte kazanacağı yönelimi görebilmek açısından bu temel okuma çok işimize yarayabilir.

İSTANBUL FETHEDİLMESEYDİ, RUS RUHU İNŞA EDİLMEYEBİLİRDİ

Rus ruhu, Avrupalıların 17. yüzyıldan itibaren Westfalya düzeniyle bütün dünya üzerinde kurdukları hegemonyanın Rusya’da yol açtığı tartışmalar üzerine inşa edildi.

Avrupalıların geliştirdiği çok yönlü meydan okuma, Rusların -tıpkı Osmanlılar gibi- hem modernlikle hem de kendileriyle cesurca yüzleşmeleriyle ve hesaplaşmalarıyla sonuçlandı. Batıcılar ve Rus milliyetçileri arasındaki bu ateşli tartışma, Rus ruhu’nun tohumlarını ekilmesine, zamanla Rus ruhunun ete kemiğe bürünmesine yol açtı.

Bu arada Rusların kurucu bir ruh arayışı içine girmelerinin başlangıç noktası, İstanbul’un Türkler tarafından fethiydi.

İstanbul’un “düşmesi”, Rusları ziyadesiyle heyecanlandırdı; kelimenin iki anlamıyla da: Hem ürküttü hem de Rusların İstanbul’un düşmesi üzerine kendilerine Üçüncü Roma rolü biçmelerine yol açtı.

Başka bir ifadeyle, İstanbul’un fethedilmesi, Rusların kendilerini keşfetmelerini sağladı ve Rus ruhunun kök-temelini oluşturdu.

İstanbul düşmeseydi, Rus ruhu inşa edilemeyecekti, muhtemelen.

RUS RUHU’NUN ÜÇ SÜTUNU

Rus ruhu, üç sütun üzerine inşa edildi:

1-Ortodoks teo-politiği

2-Rus emperyal vizyonu

3-Edebiyat atılımı.

Ruslar, tarihte büyük roller oynamış bir millet değil. Hıristiyan olmaları, Rusların tarihlerinde yaşadıkları en önemli, en belirleyici dönüm noktası oldu.

Hıristiyanlığı, Ortodoks gelenek üzerinden benimsemiş olmaları, Ruslara hem din üzerinden bir millî kimlik kazandırdı hem de emperyal bir vizyon sahibi olmalarını sağladı.

Rusların Hıristiyanlık’la kurdukları ilişki, hiç bir zaman yalnızca dînî / teolojik bir ilişki olarak kalmadı; teo-politik bir ilişki oldu. İşte Rusların Hıristiyanlık’la Ortodoksluk üzerinden kurdukları bu teo-politik ilişki, İstanbul’un düşmesiyle birlikte hem Ruslara Bizans’ın vârisi oldukları bilinci kazandırdı hem de bu bilinç, sınır-ötesi bir imkâna, emperyal bir vizyona dönüştü Ruslar için.

Rus ruhunun toplumda köksalması, özellikle de Rus entelijansiyası arasında taze bir heyecan dalgasının oluşmasına yol açması, esas itibariyle edebiyatla oldu.

Ruslar, Fransız, İngiliz ve Alman edebiyatlarından farklı ve yer yer hem daha derinlikli hem de bu nedenle daha güçlü bir edebiyat inşa ettiler. Ve şunu ispat ettiler: Edebiyat inşa edilmeden köklü ve güçlü bir dünya inşa edilemez. Edebiyat, toplumun ruhunu, tarih-ötesine taşıyarak ufkunu zamanda ve mekânda etekemiğe büründürür.

Ruslar, hem felsefî bir edebiyat hem de edebî bir felsefe geliştirdiler.

Felsefî edebiyatın kurucuları, elbette ki, romanda Dostoyevski ve Tolstoy ile şiirde Puşkin’di. Edebî felsefesinin temsilcileri ise Danilevski ve Berdyaev’di.

RUSLAR, YÜZYILLIK PARANTEZİ KAPATTILAR

Burada dikkat çekilmesi gereken nokta, hem bu edebiyatın felsefî derinliğinin mistik boyutlar kazanan çapına hiç bir Avrupalı millî edebiyatın yetişemeyecek kadar köklü olması hem de Rus aydınına da toplumuna da emperyal bir vizyon sunması ayrıksı gerçeğidir.

Sovyet devrimi, Rus ruhunun büyük darbe yemesine yol açan kabaca yüzyıllık bir parantezdi. Ruslar, Putin’le bu parantezi kapatarak Rus ruhuna yeni bir ivme kazandırma yolunda önemli adımlar atıyorlar...

Bizim yüzyıllık parantezimiz nasıl ve ne zaman kapanacak ve Türkiye, Osmanlı ruhuyla donanarak geleceğe nasıl kulaç atacak?

Soru bu.

Yazar Nuri Pakdil vefat etti
Hayat
Yazar Nuri Pakdil vefat etti
Yedi Güzel Adam'ın ağabeylerinden biri olan fikir ve düşünce adamı Nuri Pakdil edebiyat dünyasında adını altın harflerle tarihe yazdırdı. Kendisini devrimci bir Müslüman olarak tanımlayan Pakdil, 85 yaşında tedavi gördüğü hastanede hayata gözlerini yumdu. Pakdil'in cenazesi, bugün Hacı Bayram Camisi'nde ikindi namazını müteakip kılınacak cenaze namazının ardından Taceddin Dergahı'nda defnedilecek.
Yeni Şafak
Kamu yönetiminde yüksek ökçeler kuralı sona erecek mi?
Kamu yönetiminde yüksek ökçeler kuralı sona erecek mi?

Bu köşede kamu yönetiminde yüksek ökçeler kuralını açıklamıştık. Siz ne yazarsanız yazın herkes bildiğini okuyup yazmaya devam ediyor. Bu nedenle de sorunlar artarak devam ediyor. İster özel sektörde, isterse de kamu kesiminde olsun, birçok yönetsel özellik ve sorunlar benzerlik göstermektedir. Özellikle karar verme noktasında yaşanan yönetsel sorunlar sistemde çok büyük sıkıntılar oluşturabilmektedir. Özel sektör yönetsel sorunları zarar ederek veya iflasla öderken kamu kesimi ise vatandaşa yüklediği ilave yüklerle ödemektedir. Bu yazımızda tekraren kamuda yönetiminde sıklıkla görülen yüksek ökçeler hastalığına ve tedavisine yer vereceğiz.

Video: Kamu yönetiminde yüksek ökçeler kuralı sona erecek mi?


Kamu yönetiminde yüksek ökçeler hastalığı nedir?

Ömer Seyfettin Türk Edebiyatı’na 36 yıllık kısa ömründe önemli hikayeler kazandırmış bir yazardır. İşte bu hikayelerden birisi de Yüksek Ökçeler’dir. Bu hikaye, farklı bir gözle incelendiğinde kamu yönetimindeki önemli yönetsel hastalıklara çözüm bulabilecek önemli içeriğe sahiptir. Önemli olan da hikayelerin farklı gözlerle okunması değil midir?

Büyük bir konakta genç yaşta dul kalmış zengin bir hanımefendi vardır. Konakta ise kadın ve erkek çok sayıda hizmetli vardır. Bunlar, hanımefendiye ev hizmetlerinde yardımcı olmakta ve aynı zamanda da konakta kalmaktadırlar. Hanımefendi kısa boylu ve aşırı kilolu olduğu için boyunu uzun gösteren uzun ökçeli ayakkabı giymektedir. Dolayısıyla da hanımefendi uzun ökçeli ayakkabılarıyla ahşap konakta yürümeye başladığında, gürültülü bir şekilde tak tak sesi çıkmakta ve hanımefendinin hareket ettiği bütün konak sakinlerince anlaşıldığı için de herkes bir anda işbaşı yapmaktadır.

Bu arada konaktaki kadın ve erkek hizmetliler arasında uygun olmayan işler de cereyan etmekte, bazı hizmetliler konaktan eşya vb. şeyler çalmaktadır. Ancak, hanımefendinin yüksek ökçeli ayakkabılarıyla yürümeye başladığı tak tak sesleriyle hemen anlaşıldığı için hizmetliler bir anda hizaya geçerek nizami bir şekilde işlerini yapmaya başlamaktadır. Hanımefendi de her şeyin seyrinde gittiğini düşünmektedir.

Bir gün hanımefendi rahatsızlandığı için doktora gitmek zorunda kalır. Doktor tedavi sonrasında, hanımefendideki rahatsızlığın yüksek ökçeli ayakkabılardan kaynaklandığını söyler ve bu ayakkabılar yerine daha rahat ve ökçesiz ayakkabılar giymesini önerir. Hanımefendi doktorun tavsiyesine uyarak yüksek ökçeli ayakkabıları çıkarır ve daha rahat ve yumuşak ayakkabılar giymeye başlar.

Yüksek ökçeli ayakkabıların ayaklardan çıkması bir anda konaktaki her şeyi değiştirir. Hanımefendinin yüksek ökçeli ayakkabıları çıkarmasıyla tak tak sesleri ortadan kalktığı için hareket ettiğini fark edemeyen konaktaki hizmetliler, bir anda suçüstü yapılarak yakalanırlar. Yıllardır yanında hizmet edenlerin ne kadar ahlaksız olduğunu öğrenen hanımefendinin bir anda dünyası yıkılır ve hepsini konaktan kovar. Konağa yeni hizmetliler alınır ama sonuç aynıdır, gelenler gidenleri aratır.

Yeni hizmetlilerin de ahlaksızlık yaptığına şahit olan hanımefendinin psikoloji giderek bozulmaya başlar. Yüksek ökçeli ayakkabı giyince sağlığında biraz bozulma olmuştur ama şimdi şahit olduklarıyla psikolojisi giderek bozulmakta ve bir müddet sonra delirmeye başlayacaktır. Kararı kesindir, tekrar yüksek ökçeli ayakkabıları giymeye başlayacak ve yaşananlara şahit olmayacağı için de psikolojisi düzelecektir. Yani görmeyecek, duymayacak ve bilmeyecektir. Gerçekten de yüksek ökçeli ayakkabıları giydiği günden itibaren hiçbir kötü olaya şahit olmamış ve psikolojisi düzelmiştir. İşte böyle, görmezsen ve duymazsan psikolojik olarak rahat edersin ama sorunların hepsi de orta yerde durur. Şimdi de bu hikayenin kamu yönetimindeki izdüşümüne bakalım.

Kamu yönetiminde yüksek ökçeler hastalığının belirtileri nelerdir?

Evde dahi eşler arasındaki uyumsuzluk çocuklar üzerinde travma oluşturmaktadır. Bu uyumsuzluğu bir de eşlerin aileleri körüklerlerse tam bir facia oluşmaktadır. Her organizasyon gibi hem özel sektör kuruluşlarını hem de kamu kurumlarını da büyük bir aileye benzetebiliriz.

Düşünün ki büyük bir holdingte uyumsuz bir yönetim vardır. Yönetimde birinin ak dediğine diğeri kara diyorsa bu holdingin başarıyı yakalaması ve ayakta kalması imkansızdır. Sonucu söylemeye gerek yoktur herhalde.

Aynı durumu bir bakanlık için uyarladığımızda, bakanın istemediği bakan yardımcısı veya bakan yardımcısının istemediği ve anlaşamadığı genel müdürlerle çalışmak zorunda olduğu bir bakanlıkta işlerin iyi gitmesini beklemek tam bir hayaldir. Hele bir de yöneticiler işten ziyade temsille ilgileniyorlarsa vay o kurumun haline. Şuan benzer durumlar olup olmadığını küçük bir araştırma ortaya çıkaracaktır.

İşte bu kurumlarda tam bir dehşet dengesi oluşmuştur. Çünkü, her birinin farklı bir dengeyi temsil ettiğini söylemek kehanet değildir. Bu kurumlarda işten başka şeylerin konuşulması ve zamanın kavgalarla harcanması kaçınılmazdır. Böyle bir kurumda iyi yönetim ve yönetişimin olduğunu kim iddia edebilir? Bu kurumlarda rutinin dışına çıkılamaz ve iyi işler sadece gariban memurların gayretlerinin ötesine geçemez. Ayrıca da dedikodu kültürü yaygınlaşır. En acısı da işportacı bürokratın yaptıklarının faturası da iktidara kesilir. Düşünün ki 50 bin çalışanı olan bir kurumda birkaç kişinin yanlış işleri her akşam 50 bin ailenin evinde konuşulur.

Kötü yönetimlerde holdingler batar, ancak kötü yönetilen kamu kurumlarında ise fatura vatandaşa çıkar, vatandaş ta iktidara faturayı keser, tek fark bu olsa gerektir.

Bahsetmeye çalıştığımız yüksek ökçeler kuralı ise bu tür kurumlarda ortaya çıkar. Birçok sıkıntılı konu karar verici konumunda olanların önünde cereyan ediyorsa ve müdahale edilmesi halinde ciddi krizler çıkma ihtimali varsa devreye yüksek ökçeler kuralı girerek hiçbir sorun görülmez ya da görülmek istenmez. Yani görülmesi gereken şeylerin muhtemel çatışmalardan kaçınmak için görülememesi halinde bütün sıkıntılar halıların altına süpürülür ve herkes görünüşte şen şakraktır. Ancak, sorunlar yerli yerinde durmakta ve bir noktadan sonra patlama daha büyük bir şekilde olmaktadır. Bana sıkıntı gelmesinde kim ne yaparsa yapsın kafası maalesef birçok kötülüğün kaynağıdır.

Akıllı ve tecrübeli yöneticilerin usulü dairesinde yeri geldiğinde yüksek ökçeleri çıkarıp gerçeklerle yüzleşmesi gerekmektedir. Muhtemel çatışmalardan çekinerek sorunların görülmeyerek ötelenmesi hem yöneticiyi itibarsızlaştırır hem de sorunları ortadan kaldırmadığı gibi daha da azdırır. Zamanında müdahale edilmeyen sorunların ağır yükü ise gariban vatandaşın üzerine kalır. Vatandaşın yumruk ve diş sıkmaya başlaması ise bir iktidar için hayra alametdeğildir.

Makamlar yükseldikçe ökçe yüksekliği artar mı?

İstisnalar olmakla birlikte makamlar arttıkça ökçe yüksekliği de artmaktadır. Çünkü, olası kayıpların yüksekliği ancak yüksek ökçelerle birçok şeyin görülmesini engelleyebilir. Dolayısıyla makamları yüksek olanların bu makamları kaybetmeleri halinde kaybedecekleri de yüksek olacaktır. İşte bunu göze alarak yüksek ökçeleri çıkaracak ve ne pahasına olursa olsun gerçeklerle yüzleşecek insan sayısı oldukça azdır. Kamu yönetiminde geldiğimiz nokta bunu göstermiyor mu? Keşke sistem tartışması yerine kamu yönetimindeki yüksek ökçe sorununu tartışabilsek.

Geçmişte kudretli olup ta sokakta büzüşerek dolaşan birçok insan olduğunu gördüğümüzde kamu yönetiminde yüksek ökçelerle dolaşmanın hiçte işe yaramadığını söyleyebiliriz. Söylemenin kolay olduğunu biliyorum. Benim istediğim zora talip olanların sayısının artması. Zaten Yüce Rabbim hep bunlarla bizleri imtihan etmiyor mu? Allah kitap tanımayanların bizleri kendi değerlerimizle eleştirmesi ne kadar acı değil mi? Hani bir kötülük gördüğümüzde önce elimizle, sonra da dilimizle müdahale etmemiz, buna da güç yetiremezsek kalbimizle buğzetmemiz emredilmedi mi? Unutmayın, yutkunma sayısı arttıkça ökçeler yükseliyor demektir. Hasılı kelam, kamu yönetimindeki en büyük sorunun yüksek ökçeler olduğunu görmeyen hiç kimse sorunlara çözüm getiremez vesselam.

Edebi kamudan bir “İtibar” geçti...
Edebi kamudan bir “İtibar” geçti...

Birkaç hafta önce “Kaçan Bereket” diye bir yazıya başladım. Yazıyı İtibar dergisine göndermek niyetinde idim. İtibar’ın yayın yönetmeni değerli şair İbrahim Tenekeci’yi aradım. Yazının içinde yer vermek istediğim bir fotoğraf vardı. Fotoğraf benim çektiğim amatör işi bir fotoğraf. Teknik olarak nasıl gönderebileceğimi soracaktım.

İbrahim Tenekeci “İtibar’ı kapatıyoruz” dedi. Derin bir üzüntü ile sarsıldım. Üzüntümü kendisine ifade ettim. Sonra da “Bu kadar üzülme sebebim, hissettiğim suçluluk olmalı” dedim.

“Evet” dedi İbrahim Tenekeci “yolun başında birlikte yürüyeceğinize söz vermiştiniz, sözünüzde durmadınız.”

Hayır, verdiğim sözde durdum. Bendeniz dergilere pek yazı gönderebilen birisi değilim. Bu yüzden pek çok dergi muhiti “kırgınlığı”nı ifade etmiştir. Ama İtibar’a elimden geldiğince yazı göndermeye gayret ettim.

Türk Edebiyatı, Dergâh ve İtibar dergilerini daima muhit olarak gördüm. Türk Edebiyatı ve Dergâh bendenizin ilk yazılarını yayınlayan dergiler olduğu için rüçhan haklarını elimden geldiğince muhafaza etmeye özen gösterdim.

İzlenim, Anlayış ve İtibar dergilerinin yayın hayatına katılması, bendenizin yazar olarak kitaplarımı yayınladıktan sonraki döneme tekabül ettiği için bu üç dergiye, bizden sonraki kuşakları geçmiş ile buluşturacak atmosferi inşa ettiklerine inanarak, görev bilinciyle dahil olmaya dikkat ettim.

Geçmiş ile bugünü ve yarını buluşturmak meselesinde kuşağımın mesuliyetini daima dile getirdim/getiriyorum. Biz dün ile yarın arasındaki köprü olmaz isek pek zayıf olan edebi kamunun varlığına gereken katkıyı verememiş oluruz. Edebi kamu biraz da dergi muhitlerinde teşekkül eder. Sadece edebiyat dergileri değil, sanat ve düşünce dergileri de oluşturmuş oldukları atmosferle, siyasetten akademiye, sosyal hayata kadar pek çok noktaya ışık düşürürler.

Benim hayatımda da dergiler daima ışık oldu. Üniversite öğrencisi iken İslam, İlim ve Sanat dergilerini takip ederdim. Yüksek lisans öğrencisi iken Kadın ve Aile dergisinde çalıştım. İlk yazım Doğuş Edebiyat dergisinde yayılandı.

İzlenim dergisi Ayşe Böhürler ve Nazife Şişman ile; Anlayış dergisi Nazife Şişman ile dahil olduğumuz dergilerdi. Anlayış, Bilim Sanat Vakfı’nın muhiti etrafında şekillendiği için genç nesillerin neyi nasıl okuduğu ya da okumadığı konusunda doğrudan bilgi sahibi olduğumuz bir mecra idi. Ki, o dönemde Nazife Şişman ile birlikte Bilim Sanat Vakfı’nda Cumartesi günleri seminerler veriyorduk. Bilim Sanat Vakfı’nın sosyal bilim öğrencileri için ortak bir payda inşa etmesini daima çok önemli buldum.

İtibar dergisi, bir muhitin muhit kuran dergisi olarak değil, bir kişinin, İbrahim Tenekeci’nin muhit kurduğu bir dergi olarak İslami kesimin en dikkat çeken dergilerinden biriydi. İbrahim Tenekeci hem Kırklar dergisinde hem de İtibar dergisinde genç kalemlerden çok güzel şiirler ve öyküler yayınladı, itinalı dosyalar hazırladı. Genç şair ve yazar adaylarına kendi yazdıklarını görmelerini sağlayacak imkanlar sundu. Tenekeci’nin bu konudaki mihmandarı Mustafa Kutlu idi, bu manada Mustafa Kutlu’dan edindiği tecrübeyi yere düşürmeden taşıdı. Hatta Mustafa Kutlu’nun Nurettin Topçu ile İstanbul’un sularını gezmesine benzer bir tecrübeyi Tenekeci’nin de İtibar muhiti ile yaptığına, sosyal medyada paylaşmış oldukları fotoğraflar aracılığı ile şahit olup, erkek yazarların muhit inşa etme imkânlarına az gıpta etmedim.

Dergiler doğuyor, büyüyor... Ölüyor demeyeceğim. Büyüdükten sonra itinasızlıktan inciniyor, kırılıyor, yoruluyor. Ölen dergiler değil, muhitler daha ziyade. Network çağında muhitlerin ölmesi, bendenizi ziyadesiyle düşündürüyor.

İbrahim Tenekeci yıllardır hasbi olarak emek verip, gençlerin gayretini yanına yoldaş edinip 97 sayı süren bir dergi çıkardı.

İtibar’ın artık çıkmayacak olması, hepimizi düşündürmeli.

Daha iyi olabilecek iken artık olmayan işlerden, hepimizin payına düşen bir sorumluluk var.

İbrahim Tenekeci duyurdu: İtibar dergisi yayın hayatına son verdi
Hayat
İbrahim Tenekeci duyurdu: İtibar dergisi yayın hayatına son verdi
Şair ve yazar İbrahim Tenekeci, Genel Yayın Yönetmenliğini yaptığı İtibar dergisinin yayın hayatına son verildiğini açıkladı. 97 sayı boyunca dergiye emek veren herkese teşekkür ettiğini söyleyen Tenekeci, “Dergimizi 90. sayıda kapatacaktık fakat son bir gayretle sekizinci yılı tamamladık. İtibar dergisi yolculuğunu nihayete erdirmiştir” dedi.
Yeni Şafak
Cide'nin 735 yıllık fetihnamesi İran'da bulundu
Hayat
Cide'nin 735 yıllık fetihnamesi İran'da bulundu
Kastamonu'nun Cide ilçesinin 1284 yılında gerçekleştirilen fethini anlatan belgenin bir kopyası, Kastamonu Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyeleri Prof. Dr. Cevdet Yakupoğlu ve Prof. Dr. Namık Musalı tarafından başkent Tahran'daki İran Milli Kütüphanesi'nden alınarak kente getirildi.
AA
Edebiyat öğretmeni araçtan çıkan 4 kişiyi görünce 'polisim' dedi
Gündem
Edebiyat öğretmeni araçtan çıkan 4 kişiyi görünce 'polisim' dedi
Konya'da yaşayan edebiyat öğretmeni Kamil Söğüt (38), yanında eşi ve çocuklarının olduğu sırada, yol vermediği gerekçesiyle aracının yanına gelen 4 kişi ile tartıştı. Tartışma anını cep telefonu kamerasına kaydeden ve ardından jandarmaya 4 kişi hakkında şikayette bulunan Söğüt, o anları da sosyal medya hesabından paylaştı.
DHA

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.