Cep aynasına sığan bir dünya
00:00, 18/08/2010, ÇarşambaG: Güncelleme: 22:45, 18/08/2010, Çarşamba
Yeni Şafak
Cep aynasına sığan bir dünya
Düş Kesiği insanın karanlık labirentlerinde gezinerek çoğalan bir roman olarak, o labirentlerden dışarı çıkmayıp çıkamayıp bütün dünyayı bir cep aynasına sığdırır
Güray Süngü'nün son romanı Düş Kesiği : "Doktora gittim. Bir köpek öldürebileceğimi söyledim" cümleleriyle başlar. Böylesi bir giriş, roman okurlarının muhayyilesini hemen harekete geçirecek türden bildik, tanıdık cümlelerdir. Çünkü ülkemize 1950'li yıllarda giriş yapan ve Oğuz Atay'la 70'lerde şahikasını bulan, insanın kendine yabancılaşması sorununu çağrıştıran cümlelerdir. Ancak üç sayfalık giriş bölümünün sonunda işin içine bir rüya girer ve gerçeklik ile rüya birbirine dönüşmeye, birbirini dönüştürmeye başlar ve bu dönüşümlerde, iç içe geçişlerde her şey gerçekliğini yitirmeye başlar. Kahraman, gördüğü rüyayı dahi hatırlayamaz, günleri karıştırır ve anlatıcı genellikle olumsuz yüklemlerle romanda bir şeyi anlatmak yerine daha çok kurduğunu yıkmaya, anlattığını imha etmeye yönelir.
Okurken yazılan roman
Kahraman parkta gezerken tuhaf bir karşılaşma yaşar ve 'sen yazar mısın' sorusuna muhatap olur (s. 37); o da güvenlik görevlisi olduğunu söyler; karşılaştığı adam da kendi kitaplarının birinde kahramanın güvenlik görevlisi olduğunu belirtir. Adamın, romanına dair anlattıkları ile kahraman arasında özdeşlikler kurulur. Bu kadarıyla da anlaşılacağı üzere postmodern bir romanla karşı karşıyayızdır. Ancak geçişler bunlarla sınırlı değildir; kahraman bir arkadaşıyla karşılaşır; arkadaşı onun kitabını beğendiğini söyler. Gerçekle rüyayı, kendiyle başkalarını birbirine karıştıran kahraman şaşırır: "'Kimsin sen?' kaşlarını çatarak sordun bunu. Ben yani. Bazen ikinci tekil söylemler havayı değiştirir, dikkatin dağılmasını veya kopuklukları engeller" (s. 49). Bu nokta, romandaki yazarla kahramanın; anlatıcıyla yazarın birbirine katıştığı bir andır. Olaylar arasında bağlantılar kuramayacak denli sermest bir halde yaşayan kahramanın çekmecesinden tomarla roman notları çıkar ve biz notlar karşısında aslında okuduğumuz romanın; bizim okumamızla eşzamanlı olarak yazıldığını anlarız; romanın sonlarına doğru, yayınevlerinin talepleri doğrultusunda yazarın son düzeltmelerinin neler olduğunu ve roman boyunca kuramadığımız kimi bağlantıların nedenini de öğrenmiş oluruz.
Gerçeklik, kendisi olarak var olmaz
Aslında 90. sayfada biten 1. bölümle birlikte roman da biter: Kahraman (M) karısıyla (Z) yüzleşir; okuduğumuz romanın kahramanı M'nin, yani kocasının bir yazar olduğunu ve romanında Z adlı köpeğini öldürdüğünü söyleyerek onu yaşadığı benlik bölünmelerinden kurtarmaya çalışır. Ancak bölüm M'nin karısını öldürdüğü sanısıyla biter ve Z'nin köpeğin adı mı yoksa karısının adı mı olduğu birbirine karışır. Romanın bundan sonraki bölümleri tamamıyla 1. bölüme dönüşlerle atıflarla M'nin kendi yabancılaşmasını aşmak için giriştiği sorgulamalardan ve bölüm boyunca kuramadığımız bağlantıların ipuçlarının verilmesinden ibarettir.
Eşyanın, mekanın, kişilerin bir var, bir yok oldukları roman boyunca gerçeklik hiçbir zaman 'kendisi' olarak var olamaz. Zaten M'nin, 'kendisi' olarak var olamadığı bir romandan bunu beklemek de muhaldir. Ev, konak, park, kırmızı/yeşil otomobil, gezmeler, karşılaşmalar… roman boyunca önümüze çıkan her şey sadece kahramanın psikolojine, benlik bölünmelerine mütenasip bir biçimde var olurlar. İşin aslı, romanda 'hiçbir' şey yoktur, olanlar kahramanın zihninden geçen, daha doğrusu okuduğumuz, bir anlamda okurken kendimiz için yazdığımız romandaki kurgudan ibarettir.
Gerçeğe, gerçekliğe, hayata ve insanlara bunca sırt dönmüş postmodern roman anlayışından; modernistlerin 'büyük anlatılara' yaslanarak yaptıkları çözümlemeleri, eleştirileri beklemek zaten boşunadır. Modernistlerin romanlarında 'kurmaya' çalıştıkları dünya, postmodernistlerin elinde üstkurmaca vasıtasıyla sadece bir oyuna, parodiye, yazmanın hazzına dönüşmektedir. Düş Kesiği de insanın karanlık labirentlerinde gezinerek çoğalan bir roman olarak, o labirentlerden dışarı çıkmayıp çıkamayıp bütün dünyayı bir cep aynasına sığdırır. Yazar-kahraman-anlatıcı geçişleriyle gerçekliği imha ederek, okuru/insanı hayat içinde 'salt' bir varlığa dönüştürüp kendisiyle yüzleşmeye davet eder.
Başlıklar :