Şair susunca insan ölür
01:00, 10/02/2010, Çarşamba
Yeni Şafak
Şair susunca insan ölür
Özcan Ünlü, şiir adına istikametini iyi belirlemiş bir şair. Son şiir kitabı “Herşeybirdenbire” de çağının karmaşasından kurtulup, iç dünyasının sükunetini ve tüm renklerini okuruyla paylaşıyor
Her şair, ne kadar kalabalık bir dünyada yaşarsa yaşasın kendi “tenha”lığından seslenir bize…Bu yüzden, her şiir de bu mahremiyet alanında oluşan “sessiz bir türkü”dür. Ve her türkü gibi ne kadar feryat yüklü olursa olsun “sessiz” söylenir. Kalbin sesini başka türlü duymanın da imkânı yoktur zaten.
Özcan Ünlü de 1989'da çıkan ilk şiir kitabı “Benden Önce”den beri kalbinin sesini bize türkü yalınlığında ve içtenliğinde duyurmaya çalışan bir şair. Bugüne kadar yayımladığı beş şiir kitabıyla (“Benden Önce”, Aşk Olur”, “Korkuya Türkü”, “Teslimiyet”, “Aşk Bu Kadar Yakışmamıştı Bana”) hep istikrarlı bir çizgi takip etti. Kendi içinde belli bir hedefe doğru yol alan, gelişmesini kendi dinamikleriyle kuran, çağı içinde gelişen akımlara çok da itibar etmeden yapılan bir yürüyüş bu. Bir yönüyle geleneğe yaslanıyor, bir yönüyle çağının içinde…Ama ne geleneğin çağdan koparan tuzağına düşüyor, ne de geleneği dışlayan yeniliğin büyüsüne kapılıyor. Her ikisinden de alması gerekeni alıp kendi şiir macerasının dinamiklerini yine kendi kuruyor.
Her “sahih” şairin tavrı da böyledir aslında. Şair, sufi terimle söyleyecek olursak öncelikle “ibn'ül vakit”(vaktin oğlu)tir ama bir sonraki aşamada “ebu'l vakt”(vaktin babası) olup çağına da hükmetmek durumundadır. Değilse genel geçer eğilimler, şairi kendi yatağından koparır, yürüyüşünü zora sokar. Kimi zaman zamanın şartıdır diye hoyrat rüzgârlara takılıp şiirini insandan ve hayattan koparıp bir “imge mezarlığı”na dönüştürür, kimi zaman şiir mi nesir mi olduğu belli olmayan metinleri neo-epik aldatmacasıyla şiir(!) diye okura sunar.
Özcan Ünlü, işte bu noktada şiir adına istikametini iyi belirlemiş bir şair..Onun son şiir kitabı “Herşeybirdenbire” de istikametinde istikrarla yürüyen bir şairin çağının karmaşasında bunalan fakat içinin tenhalığında bir sükunete ulaştıktan sonra iç dünyasının bütün renklerini okuruyla paylaşan bir eser izlenimi uyandırıyor öncelikle…Bu yüzden okurda bir karşılık buluyor ve kitabın yalınlık içinde derinlik taşıyan dünyasında farklı anlam katmanlarına ulaşabilmek için yeniden okuma ihtiyacı uyandırıyor.
Kitapta otuz iki şiir yer alıyor. Kadim şiir geleneğimize bir selam gönderen “ Hüzn ü aşk” kitabın ilk şiiri. Daha bu ilk şiirden yola çıkarak Ünlü'nün şiirinin başat öğesinin “aşk” ve onun etrafında düşünebileceğimiz “hüzün”, “ayrılık”, “acı”, “korku”, “yalnızlık”gibi temalar olduğunu söyleyebiliriz. Bu, son derece önemli. Şairin her ne kadar topluma açık bir söyleminin de olması gerektiğini düşünsek bile, şiir öncelikle “ferdi tahassür”ün sesi olmalıdır ki insan olarak okurda bir karşılık bulabilsin. Ama bu yargıdan hareketle Ünlü'nün şiirini tamamen “ferdiyetçi” bir şiir olarak göremeyiz. Her duyarlı yürek gibi o da sık sık, çağının bütün insanlığı ilgilendirmesi gereken acılarına, zulümlerine, gayr-ı insani uygulamalarına karşı sesini yükselten bir şair. Kendine “aynaya bak şair” diye seslendiğinde tekil acılarının, yalnızlıklarının yanında Beyrut'un, Gazze'nin, Bağdat'ın trajedisini de görüyor ve gösteriyor bize. Ama bu slogana, hamasete dönüşmeyen bir söylem bu.
DİCLE VE FIRAT'A UZANMAK
Ünlü için tarih önemli bir okuma alanı. Bu yüzden şiirinde tarihe bakarak bugüne ve geleceğe ilişkin duyarlıklar kuşanıyor. Bu bağlamda vazgeçilmez şehri ise İstanbul…Aslında Ünlü'nün şiir dünyasında söylenen her şey, bir bakıma İstanbul'a endeksli…”Sen şimdi İstanbul'da rüzgar bekleyen sabır” gibi mısralarla da bu tarih bilincine sık sık atıflar yapılıyor. Ama kimi zaman da dikkatini “Dicle”ye çeviriyor. “Gidiyorum bozarak ahdimi/Güney'e/Daha güneye/Yanmaya sularında Dicle'nin”buna bir kaçış denemez elbette…İstanbul, bir medeniyetin bütün tezahürleriyle konuşan bir şehirdir ama aynı zamanda modernist barbarlığın da kendisi için en uygun ortamı bulduğu bir yerdir. Bu bakımdan; şairin kadim medeniyetlere beşiklik eden Dicle'ye, Fırat'a uzanma arzusu anlaşılır bir durumdur.
İÇİMDEKİ ÇOCUK SUSTU
Trajik olanı fark ediş “yalnızlık”ı doğuruyor elbette. Fakat sığınacak limanlarınız varsa yalnızlık sizi boğan bir kuyu olmaktan çıkıp yeni bir oluşun imkanına dönüşebiliyor. Ünlü de her ne kadar “sağım solum yalnızlık” dese de bu bir durum tespitidir sadece. Çok geçmeden neye/kime tutunarak ışığa bir yol bulduğunu görebiliyoruz. Burada üç önemli imkân karımıza çıkıyor. Aşk, anne ve tabiat. Aşk, onu ilk şiirinde de belirttiği gibi “ateş denizinden geçiriyor”, “Anadolu orkidesi şakayık”la yüreğine baharları taşıyor, “Korkunç yalnızlığına yoldaş annesiyle “sabrı” kuşanıp “kavgası” adına yeniden yeryüzü sokaklarına çıkmayı başarıyor.
Kitabın bir yerinde “içimdeki çocuk sustu” diyor şair. Bu yazıda asıl üzerinde durmak istediğim kavramlardan biri de buydu aslında. Şiirin “sahih bir şiir” olabilmesi, işte içimizdeki bu çocuğun konuşması olup olmamasına bağlı. Ünlü'nün kitabında baştan sona ben bu çocuğun kimi zaman isyan kimi zaman teslimiyet kimi zaman hayret kimi zaman umut olan sesini buldum. Şahsen bu kitabı benim için önemli kılan da işte bu samimiyettir. Şair, her ne kadar bu çocuğun sustuğunu söylese de bu anlık bir durumdur. Çünkü o ses susarsa her şey susar. Şairlerin susması ise insaniyetimizin ölümü demektir. Biliyorum ki Özcan Ünlü de susmayacak “bir ıslık eşliğinde suya düşen sesleri alıp” “ağrıyan yanlarından İstanbul'a sevmeye” devam ederek daha nice şiirler yazacaktır.
Başlıklar :