1970"in hemen başında Jumbo Boeing 747 ilk ticari seferine başlamıştı. Amerika"yı, Cumhuriyetçilerin (sonradan Watergate skandalıyla koltuğunu kaybedecek olan) Başkanı Nixon yönetiyordu. Savaş, en kanlı günlerini yaşıyordu. 1963"ten beri Amerika"nın Vietnam ormanlarında kaybettiği asker sayısı 50 bini bulmuştu. Genç Amerikalılar, sonu gelmez ölümlerden fena halde bunalmış durumdaydı. Sıkıldıkları bir başka şeyse baş döndürücü bir hal almış "Amerikan kalkınmacılığı", yani kapitalizmin kayıtsız şartsız egemenliği idi. Sokaklarda savaş karşıtları, Afro Amerikalılar ve antikapitalistler eylem üzerine eylem yapıyorlardı. 1970"de sisteme itiraz ederek "bu böyle gitmez" diyen Amerikalı oranı %60"ı bulmuştu.
İşte tam o günlerde, içinde "Father and Son", "Sad Lisa", "Wild Word" gibi şahane şarkıların olduğu "Tea For The Tillerman" isimli bir albüm Amerika"nın "top ten" listesine hızlı bir giriş yaptı. Albümün sahibi, sonradan Müslüman olarak Yusuf İslam adını alacak olan Cat Stevens"dı. Elinde gitarı, siyah biçimli sakalları ve gür bıyıklarıyla bu İngiliz delikanlısı o albümünde dünyaya muhteşem bir "protesto şarkısı" da armağan etmişti. Şarkının adı "Where do the children play" idi ve o yıl, bir virüsten daha hızlı yayıldı dünyada.
Şöyle diyordu "Çocuklar nerede oynasın" adlı şarkısının girişinde Stevens:
"Tamam, büyük uçaklar inşa ediyorsunuz
Kozmik trenlerle yolculuk ediyorsunuz
Düğmeye basıp ortalığı yaza çeviriyorsunuz
Ne isterseniz sahip oluyorsunuz, çünkü siz her şeye sahip olabilirsiniz
Biliyorum, çok uzun yoldan geldik
Günden güne değişiyoruz
O halde söyleyin bana, çocuklar nerede oynasın"
Stevens, tam olarak zamanın ruhunu yakalamış ve "her bakımdan köşeye kıstırılmış" modern insanın isyanını bu muazzam şarkı ile dile getirmişti.
Sonra ne mi oldu? Tabii ki hiçbir şey... Amerikan orta sınıfı "sistemin devam etmesini" Vietnam savaşından da, zenci haklarından da, kapitalist kalkınmacılığın zararlarından da daha çok önemsedi çünkü.
Acı gerçek her zaman şudur. Orta sınıf, bütün azalarıyla "ortalama"yı temsil eder ve kendi küçük hikâyesini her zaman bütün diğer hikâyelerden daha çok önemsediği için bir "kitle" değil bir "kütle" olarak sürdürür hayatını.
Tuhaf olanı, modern dünyada yerleşik orta sınıfın zaman zaman "devrime kalkışacak" gibi davranmasıdır. Her seferinde hayal kırıklığıdırlar. Her seferinde yolda bırakırlar. Her seferinde, "bu kez orta sınıf da bizimle" diyen insanların tamamını yanıltırlar.
Benim sık sık kullandığım "canı sıkılan orta sınıf" kalıbıyla bu "kütle" ile dalga geçtiğimi bilenleriniz vardır. Bence fazlasıyla hak ediyorlar bunu.
Cumhurbaşkanlığı seçiminde "bronzlaştığı" şezlongundan zahmet edip kalkmayan, gittiği memleketinden dönmeyi gereksiz bulan, fakat aynı zamanda "politikaya aşırı duyarlı" olduğunu iddia eden sınıf, bu sınıftır zira. (Dikkat isterim: Oy vermemek "siyasi" bir tavırdır. Dolayısıyla "politik duyarlılık" diyorum. Oy vermeyi yücelttiğim anlamı çıkmaz, çıkamaz buradan.)
Dünyaya bakışını popüler figürlerin üçüncü sınıf yavelerinden edinen, kendisine neredeyse tıpatıp benzeyen milyonlarca insanın varlığından haberdar olmasına rağmen kendini "benzersiz" bulan sınıf, bu sınıftır zira. Çok satan ancak beş para etmeyen kitaplar okuyup aşırı kültürlü numarası yapan, başkalarının fikirlerini "copy-paste etmeyi" düşünce üretmek zanneden sınıf, bu sınıftır zira.
Seçim kaybetmekten yorgun düşmüş siyasi partilerin genel başkanlarına hiçbir şey olmuyorsa kesinlikle bu orta sınıf yüzünden olmuyor. İktidar partisine yönelttiğiniz en küçük eleştiri, önce bu sınıf tarafından püskürtülüyor canhıraş biçimde. Çünkü kafa konforlarının, yaşam alışkanlıklarının, istikrarlarının bozulmasından "sıtmadan korkar gibi" korkuyorlar. Kendi küçük hikâyelerinin zedelenmesi fikri çılgına çeviriyor bu sınıfı.
Ne diyordu Barthes: "Alışveriş merkezlerini tıka basa dolduran kendileri değilmiş gibi Cat Stevens şarkılarına hak veriyorlar ya hacım. İşte tam orda bir gülme alıyor beni."
Başlıklar :

