Sudan’da Nisan 2023’ten beri devam eden savaşı, iki silahlı güç arasında yaşanan sıradan bir iktidar mücadelesi olarak tanımlamak, daha önce de defalarca burada yazdığımız gibi, yaşanan felaketin mahiyetini daha baştan hem yanlış anlamak hem de bu yüzden felaketi meşrulaştırmaktır. Çünkü bir tarafta bütün zaaflarına, siyasi hatalarına rağmen Sudan devletinin kurumsal varlığını temsil eden ordu, diğer tarafta ise devletin içinde palazlandırılmış, sonra devlete karşı silahlandırılmış, hiçbir hukuk, ahlak ve insani sınır tanımayan Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) var. Üstelik bu kuvvetler yalnızca kendi hesabına hareket eden bir milis örgütü de değil. Sudan’ın altınına, kaynaklarına, stratejik konumuna göz dikmiş dış güçlerin çıkarlarıyla iç içe geçmiş bir vekâlet savaşının başlıca aktörü.
Elbette Sudan ordusunun da geçmişi ve bugünü sorgulamadan muaf değil. Ancak iki tarafı eşitleyen bir dil, HDK’nin sivillere karşı uyguladığı sistematik vahşeti, etnik temizlik yöntemlerini ve bu vahşetin arkasındaki uluslararası çıkar ağlarını görünmez kılıyor. Sudan’da olup biten, sadece bir iktidar kavgası değil, bir ülkenin kendi halkının elinden alınması ve kaynaklarıyla birlikte başkalarının hesabına teslim edilmesi girişimidir.
26 Ekim, bu savaşın en korkunç sahnelerinden birinin, Kuzey Darfur’un başkenti Faşir’in HDK tarafından ele geçirilmesinin birinci yıldönümü.
Bir şehrin düşüşünden değil, bütün dünyanın gözleri önünde, adım adım yaklaşmakta olduğu bilinen, hatta defalarca haber verilen ama engellenmeyen bir katliamdan bahsediyoruz.
Faşir beş yüz günü aşan bir kuşatmanın ardından 26 Ekim 2025’te düştü. Şehir zaten açlıkla, susuzlukla, ilaçsızlıkla ve bombardımanlarla tüketilmişti. Ama asıl dehşet, şehrin ele geçirilmesiyle başladı.
Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Ofisi’nin 13 Şubat 2026 tarihli raporuna göre, saldırının ilk üç gününde 6 binden fazla insan öldürüldü. Bunların en az 4.400’ü şehir içinde, 1.600’den fazlası ise kaçmaya çalışırken katledildi. İnsanların bir şehirde kalma hakları olmadığı gibi o şehirden kaçma hakları da yoktu. Ölüm, kaçış yollarını da tutmuştu.
Üniversite binalarına sığınan sivillerin topluca öldürülmesi, insanların etnik kimliklerine göre seçilerek infaz edilmesi, kadınlara yönelik cinsel şiddet, ailelerin parçalanması… Bunlar savaşın kaçınılmaz yan etkileri değil, doğrudan sivilleri hedef alan bir vahşetin yöntemleriydi.
Daha şehir düşmeden, Eylül ayında Ebu Şuk Kampı yakınlarındaki bir camiye sabah namazı sırasında düzenlenen saldırıda, yaşları 6 ile 15 arasında değişen en az 11 çocuk öldürülmüştü.
KARAR VARDI, İRADE YOKTU
Faşir’de yaşanacaklar bilinmiyor değildi. BM Güvenlik Konseyi, 13 Haziran 2024’te kabul ettiği 2736 sayılı kararla HDK’nin kuşatmayı kaldırmasını, sivillerin korunmasını ve insani yardımın ulaştırılmasını istemişti.
Peki ne oldu?
Kuşatma sürdü. Açlık, bombardıman sürdü. Nihayet şehir düştü ve katliam gerçekleşti. Uluslararası hukuk, katliamı önleyemedi ama katliamdan sonra onu raporlamayı başardı!
Bugünkü dünya düzeninin trajedisi biraz da burada. Katliamdan önce uyarılar, katliamdan sonra raporlar, arada binlerce ceset. Hukukun varlığıyla hukukun uygulanması arasındaki mesafe, Faşir’de insanların hayatlarıyla ölçüldü.
Gazze’de bütün çıplaklığıyla gördüğümüz uluslararası düzenin ahlaki iflası, Sudan’da başka bir biçimde karşımıza çıkıyor. Çatışmaların tarihsel ve siyasi mahiyetleri farklı olsa da sivillerin korunması söz konusu olduğunda büyük güçlerin hesaplarının insan hayatının önüne geçmesi bakımından aynı manzarayla karşılaşıyoruz.
Bir de bu vahşeti mümkün kılan dış destek meselesi var. HDK’nin silah, finansman ve lojistik imkânları nereden geliyor? Sudan’ın altın ticaretinden kimler kazanç sağlıyor? Bu milislerin ayakta kalmasında hangi bölgesel aktörlerin payı var?
Özellikle BAE’nin HDK’ye destek sağladığına ilişkin ciddi uluslararası raporlar ve suçlamalar, inkârlarla geçiştirilemeyecek kadar önemlidir. Bu iddiaların bağımsız biçimde soruşturulması gerekiyor. Sudan’ı yalnızca içerideki aktörlerin çatışması olarak anlatmak, savaşın dışarıdaki ortaklarını sorumluluktan kurtarmak anlamına gelir.
SUDAN NEDEN BU KADAR YALNIZ?
Milyonlarca insanın yerinden edildiği, şehirlerin harabeye döndüğü, çocukların açlığa mahkûm edildiği Sudan neden dünya gündeminde hak ettiği yeri bulamıyor?
Sudan, Kızıldeniz’e açılan kapısıyla, Nil havzasındaki konumuyla, Afrika ve Arap dünyası arasındaki tarihsel bağlarıyla son derece önemli bir ülke. Ama önemini yalnızca jeopolitik konumuna indirgemek de Sudan halkına haksızlık. Köklü bir medeniyetin, ilmin, kültürün ve toplumsal hayatın ülkesinden bahsediyoruz.
Bugün bu ülkenin insanları kendi topraklarında sığınacak yer bulamıyor. Üstelik savaşın etkileri Çad’dan Mısır’a, Güney Sudan’dan bütün Kızıldeniz havzasına yayılıyor.
Türkiye’nin Sudan’la tarihsel ve insani bağları, bu felakete seyirci kalmamasını gerektiriyor. Türkiye, insani yardım kapasitesini daha güçlü biçimde harekete geçirirken savaş suçlarının soruşturulması, dış desteğin kesilmesi ve Sudan’ın toprak bütünlüğünün korunması için diplomatik imkânlarını da kullanmalıdır.
TİKA, AFAD, Kızılay ve sivil toplum kuruluşlarıyla yürütülecek yardım seferberliği, Afrika Birliği ve bölge ülkeleriyle sürdürülecek diplomasiyle tamamlanmalıdır. Ancak bütün bu çabaların temelinde Sudan’ın geleceğini Sudanlıların belirlemesi ilkesi bulunmalıdır.
FAŞİR’İ UNUTMAK, YENİ FAŞİRLERE DAVETİYE ÇIKARMAKTIR
26 Ekim yalnızca bir anma günü değil, bir hesap sorma günü olmalıdır. Katliamı gerçekleştirenlerden, onları silahlandıranlardan, finanse edenlerden ve bütün bunları bildiği halde engellemek için yeterince harekete geçmeyenlerden hesap sorma günü.
İnsan haklarının asıl amacı ölüleri saymak değil, insanların öldürülmesini önlemektir. Faşir’de bir yıl önce yalnızca bir şehir düşmedi. İnsanlığın kendi adına oluşturduğu kurumların, ilan ettiği ilkelerin, savunduğunu söylediği değerlerin de ne kadar ayakta kalabildiği sınandı.
Sudanlıların bugün dünyadan beklediği şey yeni bir taziye mesajı değil, katillerin ve onların arkasındaki güçlerin durdurulmasıdır.

