I-
Aşağıda okuyacağınız satırları 2006 yılında yayınladım.
O zaman da tıpkı şimdi olduğu gibi köy kadınlarının sıkıntısını, derdini, kederini adam yerinde koyan olmazdı.Köylü kadınlar ancak köylerinde bir tiyatro sahneleyebildikleri, yani olabildiğince şehre yakınlaştıkları zaman haber değeri taşıdı daima.
Ağaç nakletmenin şu kadar kolay olduğu günümüzde, yirmi yıldır bir bebeğin tebessümünü bekler gibi ağacın ilk mahsulünü bekleyen köyü kadınların onca karşı durmasına rağmen, Soma ilçesinin Yırca köyünde binlerce ağaç haşere ile mücadele edercesine toprağa karıştırıldı.
Nimet.
Ağaçların ardından Yırca köyünün muhtarı ağladı. Muhtar ağlarken ben de ağladım.Yırca köyünün kadınları günlerdir ağlıyordu zaten.
Ağaç.
Efendimiz Hz. Muhammed kıyamet koparken dahi bize ağaç dikmeyi tavsiye etmemiş miydi...
II-
Ülkenin, sadece büyük şehirlerden, kadının da sadece üst tabaka ve mankenlerden oluşturulduğu medya söyleminden kurtarıp, sizi başka bir zamana, başka bir coğrafyaya götüreyim. İstanbul ile Anadolu"nun şehirleri arasında sadece kilometreler yok yıllar ve de yıllar var. Buyurun "Bir köyün yazılmamış kısa tarihi"nden bir sayfaya. Nasıl olsa bilir bilmez herkes kadın olmanın güçlüğünden dem vuruyor. En iyisi ben size ciğerden okunmuş bir resim armağan edeyim. Kimsenin sıkıntılarını adam yerine koymadığı/ koymayacağı " "sıradan" bir Türk köyünde, sıradan bir Türk kadının halini, harflerin gövdesine yükleyeyim.
Köyde erkekler adeta mevsimlik işçi gibi çalışırlar. Mayıs başından Ağustos sonuna kadar yoğun beden işi gerektiren işlerden sorumludurlar. Tırpan biçmek (biçer –döver makinelerinin olmadığı dönemlerde) köyde en ziyade zanaat, hüner ve güç isteyen işlerdendir. Herkes tırpan sallayamaz. Sallayanların da afrasından tafrasından geçilmez.Köyün iyi tırpan sallayanları yalnız kendi tarlaları için değil, başka tarlalar için de işe çağrılır.Tırpanının hakkı için çağırılan bu adamlara, evlerde adeta ziyafet sofrası hazırlanır.Pişmeyenler bu "özel" günün şerefine pişirilir.Tavuk kesilir,börek açılır.
Yazın kadınlar hem tarlada hem evde çalışırlar. Ama ne çalışma. Güneşin bağrında saatlerce erkeklerin ritmine ayak uydururlar. Halbuki erkekler yalnız tarlada çalışmaktadır. Kadınlar tarlaya gelmeden önce en az on kişilik bir ziyafet sofrası hazırlamışlardır. Ziyafet sofrasını hazırlamadan önce de ahıra girip hayvanların bakımını yapmış süt sağmışlardır. Sağdıkları sütü kaynatıp, kaymak, peynir, yoğurt olarak ayrı ayrı işleme tabi tutmuşlardır.
Erkekler yemeğin en iyi tarafıyla karınlarını doyurdururken; onlar, ayaktan ayaktan, elleri iş güç telaşıyla ağızlarını bulamaya bulamaya ölmeyecek kadar yemeğe çalışmışlardır. Bu esnada çocukların karnı doyurulmuş, bebekler emzirilmiş, yaşlı ninelerin gönlü alınmıştır.
Bütün bu temponun içinde kadınlar aynı zamanda erkeklerle beraber tarlaya da giderler. Biçilen ürünleri tırmıkla yerden toplamak, destelemek, yüklemek hepsi kadınların görevidir. Tabi erkekler aralarda yemek molası verip cigara tüttürürken onlar sofra hazırlarlar. Bir an sadece bir an bir kesinti. Şöyle oh denilecek. Yoktur.
Erkeklerin sayılı günü geçip kendilerini köy odasına attıkları kış günlerinde, kadınlar ev içi işlere gark olur. Ev işi deyince çamaşır, bulaşık, yemek işi akla gelmesin. Bunlar kadınlar için hiçbir zaman yüz ağartan işler hükmünde değildir.Çocuk bakmak ,damdaki sığırlara bakmak evde su olmadığı için çeşmeye gidip su doldurmak.Hayır hiç biri kadının yüzünü ağartmaya yetmez.Ne kaynana nezdinde ne kocasının nezdinde.Kadının yüzünü ağartacağı yegane iş kilim dokumaktır.Kilim dokuyup eve "kayme" getirmektir.Kilim dokumanın adı ıstar çözmektir.Kadınlardan birinin evinde ıstar çözülür, üç kadın yan yana oturarak kilim dokumaya başlarlar.Sabah ev işlerini yoluna koyup öğlen ezanına kadar dokuma işi yapılır.Dokuma işi hiç kolay değildir.Yine de meşrebi birbirine uyan kadınlar dokuma boyunca dertleşmeye imkanı buldukları için, işten eğlence çıkarmaya gönüllüdürler.Onun için sabah evin işini yapıp, kilim dokunan eve neşeyle varırlar. Öyle yemeği ekmek arası bir şey yenilerek geçiştirilir çoğu defa. İkindi ezanına kadar ilmek atılıp kirkit vururlar.Bazen kilimin tellerine bazen de yanlışlıkla kendi dizlerine.
İkindi ezanıyla beraber ocağın işleri başlar. Yemek, bulaşık. Yorgunluktan ölünseydi... Ölürlerdi muhakkak.
On onbeş gün sonra kilim biter. Parasını her kadının kocası alır. Kadınlara kalan tek şey kilim sahibinin el hafifliği olarak getirdiği çerezdir. Çoğu zaman oturup bir arada yemek yerine, bölüşüp onu da çocuklarına götürürler.
III-
2006 yılında bambaşka bir bağlamda yayınlamış olduğum yazıyı, şimdi 2014 Kasım ayında, toprağa karışmış zeytin dallarına gözyaşı döken kadınların yanında saf tutmak adına yeniden yayınlıyorum.
Toprağın her bir zerresini, zamanın her bir salisesini, alnının teriyle sulamış bu kadınların aşına AH katılışı beni ziyadesiyle korkutuyor.
Rize"den Manisa"ya Artvin"e toprağına, suyuna, rüzgarına, ağacına sahip çıkmaya çalışan bu kadınların ah çekişi, bizi kendimize getirmez ise vay geldi başımıza!
Not:2006 yılında yazının başlığı "Kesintisiz mesai" köylü kadınları idi.
Başlıklar :

