1. Birlik şuurunun güçlendirilmesi gerekir
Müslümanlar, Allah’ın birliğine (tevhide) inanmakla mükellef oldukları gibi Müslümanların birliğini (ittihadını) sağlamakla da sorumludurlar. Tüm Müslümanların, buna imanın şartlarına inandıkları gibi inanması gerekir. “Müslümanların birliğini sağlamak”tan kastımız, mezhep ve meşrep farklılıklarının ortadan kaldırılıp tüm Müslümanların tek mezhep ve görüş altında birleşmesi değil elbette. Böyle bir şey zaten mümkün de değildir. Kastımız, görüş farklılıklarımız ne olursa olsun İslam şemsiyesi altında bir araya gelebilmek ve farklılıklarımıza rağmen birbirimizi kabul edip kucaklayabilmektir.
İslam ümmetinin başına gelebilecek en büyük felaket, bütün mensuplarının aynı şekilde düşünmemesi değildir. Asıl felaket, farklı düşüncelere sahip olan ümmet mensuplarının, birbirlerini ümmetten dışlamaları ve ümmetin mensubu olarak görmekten vazgeçmeleridir. Zira büyük düşünce sistemleri içerisinde farklı ekol ve yorumların çıkması, büyük dinlerde mezhep ve meşrep farklılığın varlığı insanlık tarihinin değişmez bir gerçeğidir. Fakat bu görüş ayrılığının ve yorum farklılığının kavgaya ve düşmanlığa dönüşmesi kaçınılmaz değildir ve olmamalıdır. Aynı düşünce sistemi içindeki farklı yorumlar nihayetinde o sistemin bir parçası ve açılımı olduğu gibi aynı din içerisindeki farklı mezhep ve meşrepler de o dinin farklı bakış açılarına göre izdüşümleri ve yorumlarıdır.
2. Her Müslüman ümmetin birliği konusunda sorumluluğu başkalarına atmadan kendisi üstlenmeli ve geçmişiyle yüzleşmekten çekinmemelidir
Geçmişte olduğu gibi bugün de Müslümanların en önemli sorunlarından birisi, belki de en önemlisi Müslümanların mezhep ve meşrep ihtilaflarını çatışmaya dönüştürüp derin ayrılıklara ve bölünmelere düçar olmalarıdır. Bu konuda “Bu ayrılığı İslam düşmanları besleyip körüklüyor ve sonunda kendi emelleri için kullanıyor.” diyerek sorumluluğu İslam düşmanlarına yıkmak doğru değildir. Burada asıl sorumlu, Müslümanların kendileridir. Bu meseleye -elimizden geldiğince- çözüm bulmak istiyorsak öncelikle bu gerçeği kabul edip onunla yüzleşmek zorundayız. Öncelikle kendi zihnimizde ve iç dünyamızda Müslümanların birliğine inanmalı, bu konuda kendimizi sorumlu hissetmeli ve sonra da bunu çevremize anlatıp yaymanın derdinde olmalıyız. Bu konuda, geçmişimizle yüzleşmekten ve bu konuda kimler hata etmişse onları -iyi niyetle- eleştirmekten de çekinmemeliyiz. Maalesef bu konuda geçmişimiz pek iç açıcı değildir. Mihne olayında başta Ahmed b. Hanbel olmak üzere Ehl-i Sünnet âlimleri hapse attıran, işkence ettiren Mutezilîlerden başkası değildi. Kuşeyrî ve Cüveynî başta olmak üzere pek çok Ehl-i Sünnet âlimini hapse attıran ve baskı altında tutan Tuğrul Bey’in Mutezilî veziri Kundurî’den başkası değildi. Muhâsibî gibi büyük bir âlim, mütefekkir, mütekellim ve sûfîyi “kelâma fazla ilgi duyması sebebiyle” dışlayan ve cenazesini korkudan yalnızca üç-dört kişinin kılacağı kadar etrafa “korku ve baskı yayan” Hanbelîlerden başkası değildi. Seksen küsur yaşındaki Taberî’nin evini kuşatıp taşlayan, mezheplerine tabi olmadığı için onun gibi büyük bir âlime maalesef nefret kusan ve kin tutan yine Hanbelîlerden başkası değildi. 17. yüzyılda Fatih Camii’nde bir cuma vaktinde “müezzinler bidat işliyor.” diyerek kargaşa çıkarıp müezzinleri döven, bir Kadir Gecesi’nde Bursa Ulu Cami’yi basarak “Bunlar bidatçi zındıklar!” diye kavga çıkarıp bazı kimselerin ölümüne sebep olan ve “Bu tekkelerin tamamını yıkmalı, molozlarını da lanetli olduğu için kimseye dokundurtmadan denize atmalı.” diyenler, Kadızadelilerden başkası değildi. 18. Yüzyılda Taif başta olmak üzere Hicaz’da on binlerce masum Müslümanın, Vehhâbî akidesine uymadığı gerekçesiyle önce tekfir fetvası verilip sonra da vahşice katledilmesine sebep olan Vehhâbî zihniyetten başkası değildi. Günümüzdeki örneklerini de varın siz düşünün.
Şimdi elimizi vicdanımıza, aklımızı irfanımıza koyup sakince düşünelim. Selefî-sûfî, Hanbelî-Eşarî, Mutezilî-Sünnî ve hatta Şiî-Sünnî çatışması İslam’a ve Müslümanlara bir fayda sağlıyor mu? Ya da bu çatışmalar bu mezheplerin kendisine fayda sağlıyor mu? Mesela bu çatışmalar ve kavgalar neticesinde hangi mezhep yok olup gitti? Hepsi de varlıklarını devam ettiriyor. Ne Hanbelîler Eşarîleri ne de Eşarîler Hanbelîleri ortadan kaldırabildi. Ne selefîler sûfîleri ne de sûfîler selefîleri tarih sahnesinden silebildi. Zaten kimse kimseyi ve hiçbir düşünce bir başka düşünceyi ortadan kaldırmaya yeltenmemeli, bunu aklından bile geçirmemeli. Bunun tek istisnası şu olmalı: Dinî bir düşünce, bir mezhep ya da meşrep bir terör örgütünü besleyecek duruma gelmişse, toplumun huzurunu baltalayacak seviyede tehlikeli bir hareket hâline gelmişse o zaman devletin selâmeti ve toplumun maslahatı gereği onlarla “bâğî” olmaları sebebiyle “siyâsî ve ictimâî” huzuru temin etmek için mücadele edilmeli. Bu da hâliyle sivillerin değil devletlerin görevidir. Bunun dışında silahlı bir mücadele içine girmeyen, kendisi gibi düşünmeyenlerin yaşam hakkını ve de düşüncelerinin yaşama hakkını elinden almaya kalkışmayanlar, düşünce farklılığı ve yorum zenginliği olarak değerlendirilmeli.
3. Yorum farklılıklarının akide farklılığı dlmadığı idrak edilmelidir
İslam’ın inanç ilkeleri bellidir. Her Müslüman bunlara inanmakla mükelleftir. Ancak bunların yorumunda ihtilaf olduğu da bir vakıadır. Müslümanların temel sorunlarından biri, yorum farklılıklarını akide farklılığı olarak anlamalarıdır. Eşarîlik, Mâturîdîlik, Mutezilîlik, Selefîlik ve Sûfîlik arasındaki farklılıkların kaynağı, akidedeki ihtilaf değil tevildeki ihtilaftır; inançtaki ayrılık değil yorumdaki farklılıktır. Ancak her yorum da masum değildir elbette. İslam’ın ana kaynağı Kur’an ve Sünnet olduğuna göre bu yorumlar, Kur’an ve Sünnet’e yakınlığı nispetinde makbuldür. Fakat bu yakınlığın tespiti dahi yoruma bağlı olacağı için meselenin özünde yine tevil (yorum) sorunu olduğunu kabul etmek gerekir. Bu kabulün pratikte sonucu şu olacaktır: “Benimle diğerleri arasında bir inanç ve akide farklılığı yok; yorum farklılığı var. Ben, benim yorumumun en doğru yorum olduğuna inanabilirim; ancak tek doğru olduğuna inanmamalıyım. Diğer yorumların da bir şekilde doğru olma ihtimalini asla göz ardı etmemeliyim.” Meseleyi selefîlik-sûfîlik özelinde ele alırsak şunu söyleyebiliriz: Bir selefî, kendisinin en doğru yolda olduğunu düşünebilir, selefîliği benimsediğine göre böyle düşünmeye hakkı da vardır; ama bu düşüncesi onu tek doğrunun selefîlik olduğu vehmine götürmemelidir. Selefîliğin İslam’ın bir yorumu olduğunu unutmamalıdır. Bir sûfî de İslam’ı tasavvufla özdeşleştirmemeli, tasavvufun İslam’ın bir yorumu olduğunu unutmamalıdır. Sûfîliği benimsediğine göre doğal olarak İslam’ın en doğru yorumunun tasavvuf olduğuna inanabilir; lakin tek doğru yorumun tasavvuf olduğunu düşünmemelidir.
Yorumda ihtilaf, doğal ve kaçınılmaz bir gerçeklik olduğuna göre üzerinde durulması gereken en önemli husus, bu ihtilafların nasıl değerlendirilmesi ve tartışılması gerektiğini belirlemek üzere makul bir “ihtilaf ahlâkı” geliştirebilmektir. Haftaya onun üzerinde duralım inşallah.

