"Târih", der ünlü Fransız denemeci ve şâir Paul Valéry; "düşünce kimyâsının yarattığı en tehlikeli üründür". Doğrusu ben "coğrafya" için farklı olduğunu düşünmüyorum. Hattâ, coğrafyanın, târihten daha beter bir kimyâ taşıdığını düşünüyorum.
Aslında, bir şey üzerinde düşünmek, biraz da üzerinde düşünülen olgu, nesne, ya da durumun saflığını şu ya da bu derecede bozuyor. Düşüncenin bir hak ve özgürlük olduğunu kabul etmekle birlikte ona özel bir kutsallık yüklemiyorum. Çünkü düşünce her zaman o kadar da mâsum değil. Dünyâyı biraz da düşünerek kirletiyoruz. Bunun da sebebi, düşüncemizin ürünü olan fikirleri, hakîkâtten daha hakîki bilmemizdir. (Havana filminin bir sahnesindeki konuşmaları hatırlıyorum: Robert Redford, Castro için istihbarat yapan ve sosyalist düşünceleri ateşli bir şekilde savunan sevgilisine şunları söyler:" Fikirlerin çok güzel... Ama bir şeyi unutuyorsun; fikirleri yaşayamazsın... Yaşadığın çok güzel şeylerin ise zaten bir fikri yoktur"...
Gâliba târihi düşünüm konusu yaparak onun öznesi olabilmek idealinden sapıyor; biraz daha nesnesi hâline geliyoruz. Ya da coğrafyalar üzerinde geliştirdiğimiz fikirler, özellikle de siyâsal coğrafya iddiaları bizi yer kürede biraz daha coğrafyasızlaştırıyor.
Bir an için okul anılarımıza geri dönelim. Sınıf duvarlarında asılı olan siyâsî/idârî ve fizikî atlasları, dünyâ haritalarını hatırlayalım. Irmakları, denizleri, gölleri, dağları, plâtoları, ovaları ve iklimleriyle fizîkî yerküre haritaları ne kadar da saftır. Oysa ona çok yakın duran bir başka bir haritada, siyâsal dünyâ haritasında, kıt"alar, ülkeler ayrışır. Fizîkî coğrafya bu kez karşımıza parça parça edilmiş bir halde çıkar.
Siyâsetin coğrafyalara müdahalesi çift uçlu bir süreçtir. Kadim dünyâlarda coğrafyaların birleştirilmesi ya da ayrıştırılmasından ziyâde, yakınlaştırılması ve uzaklaştırılmasının geçerli olduğunu düşünüyorum. Siyâsetin coğrafyaya müdahalesi teknoloji gerektirir. Braudel"in "uzun zamanlar"ında böyle bir teknoloji çok sınırlıdır. Dolayısıyla bütün yapılabilen, coğrafyaları birleştirmek değil; merkez-çevre üzerinden görece yakınlaştırabilmek olmuştur.
Oysa modern dünyâda ise sınırlar keskindir. Modern siyâsetler coğrafyaları ya parçalayarak küçültür ya da birleştirerek büyütür. Sınır, premodern dünyâda çoğu kez müphem ve muhayyeldir. Oysa modern dünyâda sınır çok somut ve pekişiktir. Sınırlar somutlaştıkça, onun dâiresinde kalan mülk de somutlaşır. Durum, aslında pek de hayra alâmet değildir. Çünkü her somutlaşma ve pekişme, dâirenin içinde kalmayı, belki de kalanlardan bile daha fazla hak etmesine rağmen "dışarıda kalanlar"; ya da "içeride kalıp" kendisini o dâireye şu ya da bu sebepten yakıştıramayanlarla; mülk"ün potasına girmeyenlerle malûldür. Bu açıdan bakıldığında modern mülkler, kadim mülklerden daha sorunludur. Bunu da modernleşmenin bedeli deyip kabullenelim; ama modernliğin coğrafyaya müdahalesi o kadar sert; coğrafyanın sahiplenilmesi duygusu o kadar keskindir ki, bu sorunların yatışmasını ve ebedî bir barışın konusu haline gelmesini gâliba daha uzun bir süre bekleyeceğiz.
Coğrafyaya siyâsal müdahale onun sivil târihini bozuyor. Coğrafyanın derin sivil deneyimlerle olan bağları; bu çerçevede kazandığı anlamlar, hatta isimler bu müdahaleden nasiplerini alıyor. Ya ortadan kaldırılıyor, ya da dönüştürülerek tanınmaz hale getirilir.
Bizi kuşatan coğrafyaya bakışımızı büzüşmeden ve küçülmeden koruyacak olan kompleksiz bir kaderbirliği düşüncesinin sürdürülebilir olmasıdır. Kaderbirliği düşüncesi veri coğrâfî sınırları deler geçer. Bizim çok dışımızda sandığımız coğrafyalarla ve topluluklarla kaynaşmamızı sağlar. Yâni bizi zenginleştirerek büyütür. Elbette ekonomi burada çok önemli bir araçtır. Siyâsal kireçlenmeler, mal ve hizmet dolaşımıyla çözülür. Kültürel farklılıklar, Agora"da başka Pynx"de başka türlü tınlar. İlkinde berekete yorulur, ikincisinde ise tehdit olarak algılanır.
Önümüzde iki seçenek var gibi duruyor: Birinci seçenek: Coğrafyalarımızı üzerinde yaşayanlarla birlikte siyâsetin statik hesaplarına kurban edeceğiz. Burada kazanan olmadığını, aktüel olarak kazanmış gözükenin târihsel olarak kaybettiğini bilelim. İkinci seçenek: Coğrafyalarımızla kader birliği üzerinden sivil düzeyde kompleksiz ilişkiler kurup, ontolojik büyümenin dinamik hesaplarını geliştireceğiz. Eğer olursa, burada kaybeden yoktur: herkes kazanacaktır. İnşaallah ikincisi olur...
Başlıklar :

