Bir mümin için benzersiz nasiplerden biri de hacca gitmektir. O, gitmeklerin en güzelidir. Uzun yolların en kısasıdır. Her dem taze olandır. Sabırsız bir sabırdır. Annemden ve babamdan biliyorum.
Resmi işlemler için çektirdikleri fotoğraflar bile bir başkaydı. Gözlerinin içi nasıl da gülüyordu. Hatta gülmenin ötesinde, daha narin, daha dokunaklı bir şeydi bu. Anlatamam.
Hacdan dönüşleri de ayrı bir güzellikti. O mübarek beldeyi görmüş olmanın sevincini ve mesuliyetini birlikte taşıyorlardı. Dikkatin yanına rikkat de gelmişti. Konuşmalar ve davranışlar iyice olgunlaşmıştı. Tam olarak şu: Berrak ve derin.
Hacca gitmek, aynı anda iki duyguya ev sahipliği yapıyor: Ayrılmak ve kavuşmak. En sevdiğinize kavuşmak için, sevdiklerinizden ayrılıyorsunuz.
Bu duygu yoğunluğundan olsa gerek, kelime-i şahadet getirirken, zekât verirken, kurban keserken, hatta namaz kılarken ağlamayız. Buna karşılık, hacca giderken ağlarız. Kutsal topraklarda da.
Atalarımız, ''öz ağlamayınca göz ağlamaz'' demişler. Demek ki hacda, öze dokunan bir taraf var. İnsana bir yumuşama getiren, direncini ve inadını kıran. Bir hevesten ibaret olduğumuzu hatırlatan.
İnsana mahsus en temiz duygulardan biri de, helalleşmektir. İçiniz yıkanır, ferahlarsınız. Neticede, ''bana kul hakkıyla gelmeyin'' buyuruluyor.
İnancım odur ki, helalleşme bahsini ciddiye almayan kimse, hep eksiktir. Böylelerinden korkmak, çekinmek gerekir.
Hacca gitmeden evvel, birinci iş olarak, helalleşilir, küslükler giderilir. ''Ağırlıklarınızdan kurtulur'', hafifler, kuş gibi olursunuz.
***
Bazı şeylerin derinliğini anlayabilmemiz için, okumak yetmiyor, yaşamak gerekiyor. Öte yandan, beyazlar içindeki o masumiyete ve eşsiz hürmete şahitlik etmek bile, insana hem heyecan, hem fikir veriyor.
Sevdiklerinizi böyle gördüğünüz andan itibaren, dünyanın bütün güzel şeyleri, aynı anda aklınıza geliyor: Çilek kümeleri, oğlaklar, kuzular, uslu çocuklar, sarı çamlar, meyve yüklü kirazlar, tatlı su kaynakları, dere boyları, sıcak ekmekler, kehribar taneleri, yağmuru dinlemek...
Hac, renk olarak, beyazdır. Bu renk, sizi dikkate, nezakete, daha hassas olmaya davet eder. Gelinliğin ve kefenin beyazlığı gibi. Biri, ömrümüzün baharı, diğeri, kışıdır. Erik çiçekleri ve kar. Masumiyet ve teslimiyet.
Annem ümmiydi. Ara sıra, özenle sakladığı pasaportunu çıkarır ve Arabistan makamlarına ait mühürleri dakikalar boyuncu seyrederdi. Hac fotoğraflarını değil, mühürleri, damgaları. Çünkü o mühürlerin her biri, annem için, Peygamber Efendimiz''in doğduğu, yaşadığı, mücadele ettiği topraklara açılan bir kapıydı. Dolayısıyla, resmi işlemlerin dışında, ayrıca mühimdi. Annemin bu seyredişini övmeyi ne çok isterdim.
İşte bu göz, tamamiyle kadim medeniyetimize, milletimize, yani bize aitti. O muazzam surre alayları, en zor zamanımızda bitirilen Hicaz demiryolu, Fahrettin Paşa''nın türlü yokluklarla sürdürdüğü Medine müdafaası, Hırka-i Şerif Camii, canımız bildiğimiz kutsal emanetler, Peygamber Efendimiz için yazılan şiirler, erkek adı olarak en çok Mehmet''in tercih edilmesi... Hepsi, bu gözün ve gönlün ayrılmaz bir parçasıydı.
Biz bu gözü ne kadar severiz.
***
Altı yaşındayken dedemden öğrendiğim ve hiç unutmadığım bir ''dua'' var: ''Yeşil donlu melekler / Kabul olsun dilekler.''
Hac, benim için, işte bu saflığı temsil ediyor. Dünya gözüyle görmek dediğimiz şeyin, aslında neye karşılık geldiğini gösteriyor.
Sizi, insan kere insan yapıyor.
Anlıyorsunuz ki, dünya, bir lokma sudur, başka da bir şey değildir.
Bir hac yazısı yazmaya çalışıp da İslam ümmetinden bahsetmemek olmaz.
Kâbe, müminlerin baba ocağıdır. Yedi iklim dört bucağa dağılmış taneler, orada, her yıl ipe dizilir. Yalnızlığınız, garipliğiniz gider, sevinciniz ve umudunuz artar. Milyonlarca kardeşiniz, ağabeyiniz, bacınız olduğunu öğrenirsiniz. Bu, bembeyaz bir müjdedir. Artık ''oralardan bize ne'' deme hakkınız yoktur. Her yer ''burası'' olmuştur.
NOT:
Saadettin Acar yönetimde yayınlanan İlim ve İrfan dergisinin ekim sayısında, hacla ilgili güzel yazılar var. Alıp okumanızı tavsiye ederim.Başlıklar :

