Başlığa ismini veren bu ifade, Türkiye’deki okurların Soykırım Endüstrisi (Holocaust Industry) kitabı ile tanıdığı Yahudi Siyaset Bilimci Norman Finkelstein’a ait. Finkelstein, 2000’li yılların başında çokça tartışılan ve hedef gösterilen bu çalışmasında, Holokostun tarihsel bağlamından kopartılarak nasıl siyasi ve ticari bir araca dönüştüğünü ayrıntılarıyla izah eder. Finkelstein’ın bu iddialı tezi, İsrail’in antisemitizmi, kendisine karşı küçük bir eleştiriyi bile nasıl bertaraf eden bir araca dönüştürdüğünü gösterme adına da oldukça doyurucu bir içerik sunmaktadır.
Finkelstein’ın sonraki çalışmaları da benzer bir kaygının ürünü aslında. Soykırım Endüstrisi’nden kısa bir süre sonra kaleme aldığı ve yakın tarihte Türkçeye çevrilen Beyond Chutzpah (Küstahlığın Ötesinde) kitabı bu izleğin hem devamı hem de yeni başlıklar üzerinden detaylandırılmasına dayanıyor. Burada da Holokost üzerinden oluşan söylemsel mekanizmaların nasıl işlediğini yine antisemitizm üzerinden ayrıntılandıran Yahudi entelektüel, İsrail’in bu söylemleri kullanarak hem işgal politikaları hem de insan hakları ile ihlaller konusunu antisemitizm üzerinden nasıl silikleştirmeye ve etkisiz hale getirmeye çalıştığını da göstermektedir. Finkelstein tarafından yapılan erken dönem çalışmaların 7 Ekim sonrasındaki yansımaları ise hemen her eleştirinin antisemitizm kıskacına alınarak nasıl etkisiz hale getirildiğini göstermek açısından da iyi bir turnusol oldu açıkçası.
Finkelstein’ın “Artık Yahudiler arasında aykırı bir ses değilim” ifadeleri, yazar ile Serbestiyet’in yaptığı bir röportajın içerisinden. Finkelstein’ın bu röportajda söyledikleri, 7 Ekim sonrasının muhasebesi açısından da epey önemli şeyler söylemektedir. Kanaatimce en önemlisi, yazarın yaklaşık otuz yıldır ürettiği metinlerin kamusal farkındalığının her geçen gün artması ve kendisi gibi düşünen insanların (Yahudiler) sayısındaki artış. Nitekim Finkelstein’ın da ifade ettiği gibi, 7 Ekim sonrasındaki İsrail revizyonizmi, özellikle diasporadaki Yahudiler tarafından ciddi biçimde eleştiriliyor. Her geçen gün İsrail’e destek konusunda da tartışmalar yaşayan diasporanın, İsrail izolasyonu ile birlikte kendilerine yönelik algıda da oldukça ciddi meydan okumalarla karşılaştıkları bir gerçek. Bugün dünya genelinde Yahudilere yönelik algının değişmesi hiç kuşkusuz İsrail’in 7 Ekim saldırıları sonrasında çok daha belirgin biçimde ortaya çıkan revizyonizmidir aslında.
Finkelstein’ın en önemli ifadelerinden biri de İsrail sosyolojisinin siyasal tutumuna ilişkin. 7 Ekim’in hemen ardından Netanyahu liderliğindeki aşırı sağ koalisyon ile İsrail toplumu arasındaki yapılan ayrımların yersiz olduğu ve Netanyahu gibi figürlerin bu sosyolojinin doğal bir uzantısı olduğu vurgusu oldukça kıymetli. Açık biçimde bu vurguyu yapan Finkelstein’a göre sorun Netanyahu ya da Eisenkot gibi isimlerin yaklaşımlarında değil bu yaklaşımların iktidarda temsil ediliyor oluşlarındadır. Dolayısıyla bugün sorun Netanyahu değil sorun İsrailli Yahudi nüfusunun bizatihi kendileridir diyen Finkelstein, temsil ve iktidar arasındaki ilişkiyi de göstermiş oluyor.
Finkelstein’ın röportajındaki en çarpıcı ifadelerden biri de İsrail toplumunun çocuk katillerinden oluşan bir ulusa dönüştüğü cümlesidir. İlk okuduğunuzda çarpıcı ve genellemeci bir analiz gibi düşünülse de Finkelstein’ın bu vurgusu İsrail sosyolojisini çarpıcı biçimde kavramsallaştıran bir cümle aslında. Bu argümanı destekleyecek en önemli verilerden biri Matthew Cassel’ın Guardian’da yayınlanan “Our Genocide: How do Israelis feel about the war in Gaza”? başlıklı belgeselidir. Cassel’in birebir mülakatlar ile İsrail sosyolojisini yansıtan ve detaylandıran bu belgesel, sosyoloji ve siyaset arasında yapılan ayrımların da geçersiz olduğunu bizlere göstermektedir. Tel Aviv sokaklarındaki insanların Gazze ve Batı Şeria ile düşündükleri, soykırıma nasıl bir hak olarak yaklaştıkları ve nihayet bebek ölümlerini bile nasıl meşrulaştırdıklarını çarpıcı biçimde izliyoruz bu belgeselde.
İşgal ve soykırım suçlarını meşrulaştıran ve kendi üstünlükçü yaklaşımlarını dayatan bir toplumun çıktısı bugünkü İsrail siyasetini yöneten isimler. O nedenle geçtiğimiz günlerde yapılan seçimlerde ortaya çıkan tablo, Netanyahu’nun yerine düşünülen isimlerin bile ondan ayrışabilecek bir yaklaşımdan oldukça uzak olduğunu bizlere göstermektedir. Bu nedenle bir sosyolojik gerçeklik aslında Netanyahu ve Eisenkot. Finkelstein’ın da söylediği gibi, 7 Ekim sonrasındaki en büyük kazanım, kendisi gibi eleştirel düşünen Yahudilerin sayısındaki artış ve İsrail devletinin her geçen gün yalnızlaştığıdır.

