Nereden gelip nereye sürüklendiğini, başına nasıl bir yokoluş felâketi geldiğini, nasıl yakıcı ve yıkıcı bir metamorfoz yediğini idrak etmekten âciz, acınası bir entelijansiyası var bu garip ülkenin. Aciz; çünkü asıl metaforfozu o yedi öncelikle.
O yüzden, acziyeti, en çok büyük kriz zamanlarında sırıtıyor, su yüzüne çıkıyor bütün çıplaklığıyla…
"Türkiye", yok oldu, tarihten çekildi; tarih yapma özelliklerini ve yeteneklerini yitirdi; tarih yapan, tarihi sürükleyen bir aktörden başkalarının yaptıkları tarihin önünde sürüklenen berbat bir palyaçoya dönüştü iki asırdır… Yalnızca tatil yapıyor tarihte…
O yüzden ülke, iki yüzyıldır talihsiz kederler içinde… Bir oraya bir buraya doğru sürüklenip duruyor canlı cenaze gibi suyun üzerinde…
ARŞİMET NOKTASINI YİTİREN, METAMORFOZ YİYEN ENTELİJANSİYANIN MARİFETLERİ
Türkiye"nin sorunu entelijansiya sorunudur. Fiilen sömürgeleştirilemediğimiz hâlde bizi zihnen sömürgeleştiren, yönümüzü, geleceğimizi ve ruhumuzu yok eden işte bu metamorfoz yemiş, Arşimet noktasını yitirmiş, pergelini şaşırmış, garpzede, yabancılaşmış, ama burnundan kıl aldırmayan şımarık, tatlısu frengisi entelijansiyadır.
Önaçamayan, önalamayan, insanına umut ve ufuk sunamayan bir entelijansiya, yalnızca gönüllü ajentalık yapabilir. Yalnızca bu ülkeyi emperyalistlerin uzun vadeli hesaplarına dekor yapabilir… Yalnızca kölelik yapabilir ve köle yapabilir ülkeyi.
O yüzden de, iki asırdır zokayı yutuyoruz sürekli olarak: Başımıza ne geldiğini anlayamıyoruz bir türlü…
Oysa entelijansiyası olmayan bir toplum, zokayı yutmaktan ve yok olmaktan kurtulamaz…
Size bugün zokayı nasıl yuttuğumuzun traji-komik hikâyesini anlatacağım…
ÜÇ "GAZ/CI" HİKÂYESİ…
Modern Batı uygarlığının ayartıcı ve yıkıcı meydan okumasıyla karşılaştığımız zaman, önce kendimize olan güveni yitirdik… Ve yere düştük sere serpe…
Sonra, Batılıların peşine düştük… Böylelikle düş görme melekelerimizi de, görme ve düşünme yetilerimizi de yitirdik…
Bakış açılarımızı kaybettik… Her şeye başkalarının bakış açılarıyla, gözleriyle, gözlükleriyle bakmaya kalkıştık…
Başkalarının bakış açılarıyla, gözlükleriyle, zihin setleriyle bakınca, hiçbir şeyi göremedik ve anlayamadık; aksine her şeyi tastamam anlaşılamaz, içinden çıkılamaz hâle getirip öylece bıraktık…
Bu ülke, günübirlik "düşünen" gazetecilerle, yalnızca kendi egosunu şişirmekle meşgul entelektüellerle, hâkim yapıları pekiştirmekle yatıp kalkan stratejist / akademisyenlerle bir yere gidemez…
Gazeteci "gaz verir", entelektüel "gaz alır", stratejst / akademisyen "gaz pompalar" sadece… Gazetecinin de, entelektüelin de, akademisyenin de tek sermayesi "gaz"dır, anlayacağınız. Gaz bittiğinde, biterler ve çekip giderler…
Oysa biz, peygamberlerin vârisleri büyük âlimler, derûnî ârifler, basiret ve feraset sahibi hakîmler yetiştirdiğimiz sürece tarih yaptık. Tarihte büyük yolculuklara çıktık.
NEDEN SADECE TÜRKİYE MEDENİYET İDDİLARINI YİTİRDİ?
Dünyada her şeyin yolunda gittiğini, Batılıların dünyaya "insan hakları, özgürlükler ve demokrasi" armağan etmek için çırpınıp durduklarını zannediyoruz!
Böylesine sığ düşündüğümüz için de, Türkiye"nin bağımsız olmadığını göremiyoruz bile. Ve çok değil, daha yüzyıl öncesine kadar, tarihin akışını şekillendiren birkaç küresel aktörden biri olan Osmanlı medeniyetinin, Avrupalıların üç asır boyunca üzerimize üzerimize gelmelerinden sonra sonunda tarihten silindiğini unutuveriyoruz bir çırpıda.
İzi sürülmesi gereken yakıcı soru şu burada: İngilizler, Fransızlar, Almanlar -imparatorlukları çökmesine rağmen- tarihî iddialarını, rüyalarını ve dünya haritası üzerindeki küresel hesaplarını geliştirerek sürdürmeye devam ederken, biz neden büyük rüyalar göremiyoruz, medeniyet iddialarımızı sürdüremiyoruz acaba?
Böyle bir soru sorduk mu, soruyor muyuz, sorabilecek durumda mıyız peki?
Sormadık, sormuyoruz ve kesinlikle sorabilecek durumda değiliz. Değiliz; çünkü Türkiye, gerçek anlamda bağımsız değil. Türkiye"nin bağımsızlığı -dünkü yazımda da söylediğim gibi- yalnızca teritoryal (toprak eksenli) bağımsızlıktan ibaret.
Türkiye, epistemolojik ve ontolojik olarak bağımsız değil.
Şunu demek istiyorum: Türkiye, dünyanın, en ayartıcı ve yok edici zihnî sömürgecilik tecrübesi yaşayan ülkelerinin başında geliyor.
Kendimizi, sıradan herhangi bir ülkeyle karşılaştırmaya kalkışırsanız, dikkat çektiğim zihnî sömürgeleşme sorununu asla kavrayamazsınız.
Sözkonusu ülkeler, onca altüst oluşa rağmen dünkü küresel iddialarını ve rüyalarını canlı ve diri tutuyorlar hâlâ…
Bu ülkeler arasında yalnızca Türkiye, bütün küresel iddialarını, rüyalarını yitirdi. Neden acaba?
Üzerinde kafa patlatmamız gereken asıl soru bu işte.
DÜNYA TARİHİ DURDURULDU
Önce şu gerçeğin altını çizelim: Son üç asırdan bu yana, tarih, Batılılar tarafından tek taraflı olarak durdurulmuştur.
Dünya tarihi durmuş, durdurulmuştur: Asya"nın tarihi durdurulmuştur. Afrika"nın tarihi durdurulmuştur. Amerika kıtalarının tarihi durdurulmuştur.
Asya"nın kadim medeniyet güçleri Hindistan, Çin ve Japonya hızla kapitalistleştirilerek varlıklarını sürdürmeye icbar ediliyorlar. Aynı kapitalist dayatma, Latin Amerika"ya, Afrika"ya ve Ortadoğu"ya da yapılıyor.
Tarih, yalnızca Avrupalılar / Batılılar tarafından yapılıyor son üç asırdır.
TARİH, NASIL DURDURULDU PEKİ?
İyi de, Avrupalılar, dünya tarihini nasıl durdurdular ve tarihi nasıl yalnızca Batılılar yapıyorlar peki?
Bu sorunun cevabını Paul Feyerabend, "Yoruma Karşı" başlıklı kitabının en başında çok açık ve net bir şekilde şöyle veriyor: "Batı uygarlığı dünya üzerindeki hâkimiyetini iki şeye borçlu: Silah ve reklam."
Avrupalıların geliştirdikleri dünyayı kontrol ve kolonize edici modernlik meydan okuması, dünya tarihinin durmasına yol açmıştır.
Avrupalıların, son üç asırda bütün kıtaları ve denizleri kontrol ve kolonize ettikleri gerçeğini gözardı ettiğimiz sürece, dünü de, bugünü de anlayamayız, yarına nasıl yürümemiz gerektiğini asla bilemeyiz.
Yaşayan en büyük tarihçi William Mc Neill"in şu tespiti oldukça zihin açıcıdır: Avrupalıların gerçekleştirdiği modern meydan okuma, dünya tarihinin dengesini bozmuş, alt üst etmiştir.
İşte dünyayı kontrol ve kolonize etme barbarlığının sonucu, Toynbee"nin açık açık ifade ettiği gibi, "insanlık tarihinde geliştirilen 26 medeniyetten 16"sının Batılılar tarafından tarihten silinmesi, 9"sunun da fosilleştirilmesi" olmuştur.
İşte bu, insanlık tarihinde daha önce eşi benzeri olmayan bir saldırıdır. İnsanlığa karşı yapılmış bir saldırıdır.
Bu gerçeği, Avrupa"da özgürlük hareketinin öncülerinden ve Amerikan Devrimi"nin öncü figürlerinden Thomas Paine "The Rights of Man" başlıklı kitabında çok açık ve net bir dille şöyle dile getirir: "İnsanlığın kökünü kazıma konusunda hiç kimse Avrupalılarla yarışamaz." Nokta.
Burada körkütük bir Avrupa ya da Batı düşmanlığı geliştiriyor değilim. Yapmaya çalıştığım şey, dünyanın hiç de güllük gülistanlık olmadığı, Batılıların dünya üzerinde hâkimiyet kurma çabalarının insanlığa ve tarihin akışına ölümcül bir darbe vurduğu yakıcı gerçeğine dikkat çekmek.
İNSANLIK TARİHİNDE, TARİH, DURDURULMADI HİÇ BİR ZAMAN
İnsanlık tarihi boyunca, tarih hiçbir zaman tek taraflı olarak durdurulmamıştır. Meselâ Müslümanlar, Endülüs"ü fethettiklerinde, Avrupalıları tarihten silmediler. Aksine, Avrupa kültürü, Hıristiyanlık ve düşüncesi, Endülüs"te tarihinin zirve noktasına ulaşmıştı.
Aynı şekilde, Osmanlı, selam yurdu"nu kurduğunda, Hıristiyanların, Yahudilerin, başka din, düşünce, ırk ve inançlardan insanların dinlerini, kültürlerini, hayatlarını yok etmedi.
O yüzden bugün Osmanlı coğrafyasında Sırplar, Hırvatlar, Yunanlar, Kıptiler, Yahudiler, Sabailer, Süryaniler hâlâ varlıklarını ve kültürlerini sürdürüyor, kendi dillerini konuşmaya devam ediyorlar.
Ama aynı şey, Avrupalıların 1648 Westfalya Anlaşması"ndan sonra kurdukları "Avrupa Dünya Düzeni" sürecinde aslâ sözkonusu olmadı.
Avrupalılar, işgal ettikleri ve sömürgeleştirdikleri bütün coğrafyaların tarihlerini, kültürünü, dinlerini, dillerini yok ettiler.
Endülüs tarihten silindi. Amerika kıtasındaki medeniyetlerin kökü kazındı. Afrika, tarihinin en talihsiz felâketleriyle boğuşmaya, ölüm-kalım mücadelesi vermeye, dünyanın en zengin doğal kaynaklarına sahip olmasına rağmen açlıkla ve kıtlıkla mücadele etmeye mahkûm edildi.
O yüzden yapısalcı antropolojinin kurucu babası Levi-Strauss, yarım asır önce, "dünyanın kültürlerini yok ediyoruz. Bu katliama dur demediğimiz sürece insanlık kültürü bitecek" diye haykırmıştı. Ama Levi-Strauss"u kim takar, öyle değil mi?
MODERN TARİHTE, EN BÜYÜK DARBEYİ NEDEN BİZ YEDİK?
Meselenin püf noktası şurası: Modern tarihte, en büyük darbeyi bu toprakların çocuklarının yediğini nasıl da kolayca unutuyoruz öyle, hayret doğrusu!
İyi de, modern tarihte, en büyük darbeyi neden biz yedik peki?
Bu sorunun tek ve tartışmasız cevabı şu: Eğer Avrupalılar, Osmanlı / İslâm medeniyetini durdurmasalardı, dünya üzerinde hâkimiyet kuramazlardı…
Şunu unutmayın: Avrupalılar, Osmanlı"yı -Toynbee"nin ifadesiyle- "durdurduktan" sonra dünya üzerinde tam anlamıyla hâkimiyet kurabilmişlerdi.
İşte bu yakıcı gerçeği göremediğimiz için zokayı yuttuk biz.
Başlıklar :

