Eskiden insanların ne düşündüğünü merak ederdik. Şimdi ne düşüneceklerini önceden tahmin eden algoritmalarımız var. Sabah hangi habere kızacağımız, öğlen hangi tartışmaya katılacağımız, akşam kimin fikrini beğenip kimin fikrine tahammül edemeyeceğimiz aşağı yukarı belli. Peki her şey bu kadar akıllanırken biz düşünme işini kime devrettik?
Bir düşünün. Sabah telefonunuzu elinize alıyorsunuz. Henüz kahvenizi içmeden memleketin bütün meseleleri hakkında fikir sahibi oluyorsunuz. Ekonomiyi yorumluyor, dış politikaya yön veriyor, futbol takımının teknik direktörünü kovuyor, eğitim sistemini yeniden tasarlıyorsunuz. Üstelik bütün bunları yataktan kalkmadan yapabiliyorsunuz. Eskiden bu kadar çok konuda uzmanlaşmak için yıllarca okumak gerekirdi. Şimdi internet bağlantısı yeterli.
HERKES YANLIŞ DİYORSA DOĞRU DA YANLIŞ OLABİLİR Mİ?
1950’lerde sosyal psikolog Solomon Asch, insan davranışlarına ilişkin oldukça ilginç deneyler gerçekleştirmiş. Katılımcılardan farklı uzunluklardaki çizgileri karşılaştırmaları istenmiş. Cevap gözle görülebilecek kadar açık olmasına rağmen gruptaki diğer kişiler bilerek yanlış cevap verdiğinde, gerçeği gören katılımcılar da zaman zaman çoğunluğa uymuşlar. Düşünün, gözünüzün önündeki çizginin uzunluğunu bile başkalarının fikrine göre değerlendirebiliyorsunuz. Bir de ekonomiyi, siyaseti, toplumsal meseleleri gözünüzün önünden bir geçirin. Basit bir çizgi karşılaştırmasında çoğunluğun etkisinde kalabilen insanın, karmaşık meselelerde tamamen bağımsız davranmasını beklemek biraz iyimserlik olmaz mı sizce de?
AKLIN DA TEMBELİ VAR!
Gordon Pennycook ve David Rand’ın 2019 yılında yayımlanan araştırması, yanlış haberlere inanma eğilimini tek başına siyasi tarafgirlikle açıklamanın yetersiz kalabileceğini gösteriyor. Toplam 3.446 katılımcıyı kapsayan iki çalışmada, analitik düşünme eğilimi yüksek kişilerin doğru ve yanlış haber başlıklarını birbirinden ayırt etmede daha başarılı olduğu görülüyor. Üstelik bu ilişki, haberlerin kişilerin siyasi görüşleriyle uyumlu olduğu durumlarda da gözlemleniyor.
Yani mesele neye inandığımız değil, inandığımız şeyi ne kadar sorguladığımız.
Burada insan zihninin küçük bir hesabı var aslında. Düşünmek maliyetli, hazır fikri benimsemek ucuz. Bir iddiayı araştırmak zaman istiyor, karşı görüşü okumak sabır gerektiriyor, kendi hatasını kabul etmek ise bazen ciddi bir gurur kaybına yol açıyor. Hazır düşünceyi tüketmenin maliyeti düşük olunca talebi de yüksek oluyor. İktisatçı gözüyle bakarsak ortada oldukça canlı bir piyasa var. Arz eden çok, talep eden daha da çok. Üstelik ürünün kalitesini sorgulayan da hepimizin malumu pek yok.
YALANIN HIZLI TRENİ, DOĞRUNUN YÜRÜYÜŞÜ
MIT araştırmacıları Vosoughi, Roy ve Aral’ın 2018 yılında Science dergisinde yayımlanan araştırması oldukça düşündürücü. Araştırmacılar, 2006–2017 yılları arasında Twitter’da yayılan doğru ve yanlış haberlere ilişkin yaklaşık 126 bin paylaşım zincirini incelemiş. Araştırma, yaklaşık üç milyon kullanıcının 4,5 milyondan fazla paylaşımını kapsıyor. Sonuçlara göre yanlış haberler doğru haberlere göre daha hızlı yayılıyor, daha fazla insana ulaşıyor. Hatta yanlış haberlerin yeniden paylaşılma olasılığı %70 daha yüksek, özellikle siyasi haberlerde bu fark daha belirgin.
Peki sizce neden? Araştırmaya göre yanlış haberler insanlara daha yeni ve şaşırtıcı geliyor. Biraz heyecan, biraz şaşkınlık, mümkünse biraz da öfke insanların ilgisini çekmek için yeterli oluyor.
Malum doğrunun önemli bir dezavantajı var, gerçeklere bağlı kalmak zorunda. Yalanın böyle bir mecburiyeti yok. İstediği kadar abartabilir, süsleyebilir, heyecan katabilir. Hâl böyle olunca gerçek, belgelerini toplayıp açıklama yapana kadar yalan çoktan gündemi belirlemiş oluyor.
YAPAY ZEKÂ VAR DA DOĞAL ZEKÂ NE YAPIYOR?
Bugün artık düşünce üretiminin yeni bir ortağı var o da yapay zekâ. Metin yazıyor, analiz yapıyor, öneriler sunuyor, karmaşık problemleri çözüyor. Kuşkusuz büyük bir imkân. Soru şu; yapay zekâyı düşünmek için mi kullanıyoruz, yoksa düşünmekten kurtulmak için mi?
Bir öğrencinin yapay zekâdan anlamadığı konuyu açıklamasını istemesiyle, hiç okumadığı bir konuda kendisine teslim edilecek ödev hazırlatması aynı şey değildir herhalde. Bir akademisyenin araştırmasını geliştirmek için teknolojiden yararlanmasıyla, sorgulamadığı sonuçları kendi düşüncesiymiş gibi sunması da aynı olmamalı. Demem o ki teknolojinin insan aklını güçlendirmesi başka, insanın kendi aklını emekliye ayırması başka.
SERBEST AKLIN BEDELİ
Özgür düşüncenin yalnız kalmak gibi pek konuşulmayan bir maliyeti var artık. Çünkü serbest akıl, herkes beyaz derken sırf farklı görünmek için siyah demek değil. Yoksa her toplantıda söylenenin tersini savunan arkadaşlarımızı çağımızın en büyük filozofu ilan etmemiz gerekirdi! Gerçi biz etmesek de onlar kendilerini öyle zannediyor orası da ayrı bir patolojik vaka esasen.
Esas mesele, sevdiğimiz insanın yanlışını söyleyebilmek, sevmediğimiz insanın doğrusunu kabul edebilmek. Kolay mı? Bizde bazen bir fikre katılmadığınızda fikriniz değil, dostluğunuz sorgulanıyor. Hele siyasette eleştiri yaparsanız hemen hangi mahalleden olduğunuz soruluyor. Sanki düşünmek için önce ikametgâh belgesi gerekiyor. Üniversitede soru soranın susturulduğu, işyerinde yöneticinin her dediğinin onaylandığı, siyasette eleştirinin sadakatsizlik sayıldığı yerde serbest akıldan söz etmek haliyle zor. Sonuçta cebimizde uslu telefon, evimizde akıllı televizyon, bilgisayarımızda yapay zekâ. Her şey akıllandı, bir tek kendi aklımızı ne kadar kullandığımız tartışmalı.
Bizde herkesin bir fikri var, çoğunun sahibi başkası.

