NATO Zirvesi’nin ardından Türkiye, 196 ülkeden yaklaşık 100 bin temsilcinin katılması beklenen COP31 Konferansı’nın ev sahipliğine hazırlanıyor.
Antalya’daki zirvede sayısı binlerle ifade edilen etkinlikler söz konusu. Sadece Türkiye pavyonunda 140 oturum düzenlenecekmiş. İki bölgeden söz ediliyor. Mavi Bölge; 2’si genel kurul olmak üzere 30 salon, 9 yan etkinlik alanı, BM ve ülkelerin delegasyon ofisleri, ikili görüşme odaları ve pavyonlardan oluşuyormuş. Yeşil Bölge’de ise 8 merkez varmış: Enerji Geçişi, Ortak Evimiz: Dünyamız, Kültür ve Medeniyet, Teknoloji ve İnovasyon, Yeşil Dönüşüm ve Finansman, Atık - Kompost, Aile ve Çocuk, Teknik Destek.
Hasbelkader biz de Türk Telekom’un “Yaşam Boyu Yeşil Dönüşüm: Eğitim ve Geleceğin İş Gücü” panelinde, meseleyi iş-ilişki-iletişim boyutunda ele alarak geniş kitlelerin katılım ve kararlığının nasıl sağlanabileceğini
tartışmaya çalışacağız…
Yeşil dönüşümle ilgili Claude’da şu özet bilgiye ulaştık: “Ekonomi ve toplumun çevreye zarar vermeyen, kaynakları verimli kullanan ve düşük karbonlu bir yapıya geçişi. Enerji, sanayi, ulaşım, tarım ve şehircilik gibi alanlarda üretim ve tüketim biçimlerini sürdürülebilir kılmayı amaçlar. İklim değişikliğiyle mücadeleyi, temiz enerjiye geçişi, kaynak verimliliğini, döngüsel ekonomiyi, doğal varlıkların korunmasını ve yeni ekonomik fırsatları hedefler.”
AB’nin Yeşil Mutabakatı, Paris İklim Anlaşması ve Türkiye’nin 2053 ‘Net Sıfır’ emisyon hedefinin bu dönüşümün temel referanslarını oluşturduğu tespit ediliyor. Türk ihracatçılarını doğrudan etkileyen AB’nin Sınırda Karbon Düzenlemesi Mekanizması da iş dünyası açısından çok önemli.
COP31’in ana sponsorları; Garanti BBVA, Koç Holding, Türk Telekom. Diğer sponsorlar ise Cengiz Holding, Emlak Katılım Bankası, Halkbank, Sabancı Holding, TOGG, Türkiye Çevre Ajansı, Vakıfbank ve Ziraat Bankası.
Bu ve benzeri zirveler; raporları, karbon kredileri ve ‘yeşil’ etiketli projeleri ile şüphesiz önemli ve iyi niyetli çalışmalardır. Düzenleyicisi olarak ülkemize “yumuşak güç” (soft power) endeksinde katma değer de getirecektir…
Ancak madalyonun bir de her türlü serzenişe açık diğer yüzü var…
“Karbon ayak izinizi küçültün” çağrıları yapılırken, lityum, kobalt, nadir toprak elementleri gibi kritik madenler üzerinden emperyal çıkar çatışmaları ve jeopolitik sorunlar yaratılıyor, enerji kaynaklı savaşlar çıkarılıyor.
Büyük ekolojik yıkımın faturasının halklara ve gelişmekte olan ülkelerin sırtına yüklenmesi Finans Kapital’in çıkar çatışmasının bir yansıması değildir de nedir?
Bugünkü Avrupa Baharı; Fransa’dan Amerika’ya kadar uzanan, gençlerin fitilini ateşlediği ve tabana yayılan isyanlar neden acaba? Masalarda alınan elitist ve entelektüel kararlarla ortaya çıkan; bütçe kesintileri, hayat pahalılığı, gelir adaletsizliği, yetersiz ücretler, yüksek enflasyon, barınma ve sağlık sorunları sistemin varoluş nedeniyle birlikte gelen temel çelişkiler değil mi?
Finans Kapital kendi içinde maddi ve manevi çözülme yaşarken, ‘Yeşil Dönüşüm’ gibi üst düzey soyutlama ve adanmışlık gerektiren konuların, biraz da akademik boyutta 31’inci kez ele alınması, bir tür züğürt tesellisi, dostlar alışverişte görsün yaklaşımı, tabiri amiyane ile uyuz kaşıma olarak algılanma tehlikesini taşımaz mı?
Konferans sonunda somut hedef ve eylem planları ortaya konacakmış… İnşallah bu ve kararların denetimi başarılı olur… Yoksa, sistemin özündeki “ne pahasına olursa olsun sınırsız büyüme, kâr ve kazanma” hırsı sorgulanmadığı sürece, bizden sonraki kuşaklar ne yüzecek deniz ne yaşanacak şehir ne de soluyacak hava bulabilecekler…
Ortak akla duyarlılıkla yaslanalım!
Azerbaycan’da okullardaki başörtüsü konusunda alınan kararlarla ilgili tartışmalar, Bakü’nün 31 Türk vatandaşını “istenmeyen kişi” ilan etmesi ve 7 yayıncıya soruşturma açmasıyla yeni bir boyuta taşındı. Listede Refah Partisi Genel Başkanı Fatih Erbakan, DEM Parti milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu gibi siyasi isimler, akademisyenler, gazeteciler, ilahiyatçılar ve yazarlar bulunuyor.
Azerbaycan’ın başörtüsü ile ilgili kararına katılınmasa da ülkelerin kendi kaderlerini tayin hakkı çerçevesinde olaya saygı duymak mümkün. Ancak iki ülke arasındaki ilişkide, “tek millet, iki devlet” harcıyla karılmış köklü bir kardeşlik söz konusu ve bu kardeşliğin yarattığı duyarlılık da ayrıca anlaşılmalı.
Türkiye’den yükselen seslerin üslubuna dikkat edilmesi, dini hassasiyetleri dile getirirken ajitasyondan kaçınılması ne kadar gerekliyse; Azerbaycan’ın da tepkisinin dozunu iyi ayarlaması o kadar yerinde olacaktır. Kardeşlik, fevri kararlar almayı değil, ortak aklı ve duyarlılığı devreye sokmayı gerektirir.
Karamsarlığa ilaç: Nutuk
Salı akşamı, İstanbul Erkek Liseli İş İnsanları ve Yöneticiler Vakfı’nın aylık mutat yemeğinde ekonomist Mahfi Eğilmez’i dinledik. Usta, gündeme ilişkin sohbetinde; “Türkiye ile ilgili karamsar durumlar ortaya çıktığı zaman yaptığım tek bir şey var. Atatürk’ün yazdığı Nutuk’un ilk sayfasını okumak.” dedi.
İlk sayfayı hatırlayalım: “1919 senesi Mayısının 19’uncu günü Samsun’a çıktım. Vaziyet ve manzara-i umumiye: Osmanlı Devleti’nin dahil bulunduğu grup, Harb-i Umumîde mağlûp olmuş. Osmanlı Ordusu her tarafta zedelenmiş, şeraiti ağır bir mütarekenâme imzalanmış. Büyük Harbin uzun seneleri zarfında, millet, yorgun ve fakir bir halde.”
En zor anlarda dahi umudu ve inancı tazeleyen bir iradeyi anlatan ve “Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur” cümlesiyle biten Nutuk’u dünyaya anlatmak ve erişilebilir kılmak üzere Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından “Nutuk Külliyatı Projesi” geliştirilmiş.
8 dildeki özel baskıları ve dijital platformla daha geniş kitlelere ulaştırılan eser, sesli, işaret dilli ve Braille alfabesiyle hazırlanan biçimleriyle de erişime sunuldu. (nutuk.gov.tr)
Sayın Cumhurbaşkanı’nın talimatıyla projeye hayat veren Sayın Bakan Mehmet Nuri Ersoy’u kutluyoruz.

