Cami avlusunda melankolik dakikalar
00:00, 14/05/2014, Çarşamba
Yeni Şafak

Gündem
Tabut taşınırken, gökyüzü kül rengi bulutlarla kapanık, yağmur hafif hafif yağıyor ve taneleri tabutun üstündeki kirli battaniyeyi ıslatıyordu. Şöyle geçirdi içinden: Yağmur latif, bulut latif, hava latif, manzara latif, bu kadar güzel, munis ve bayıltan bir havada insan nasıl ölür?
Camileri dolaşmak, avlu ve haziresinde eski bir halının üzerinde bir müddet bekleyip maziye doğru manalı bir yolculuğa çıkmak, orada kendinden önce yaşam sürmüş çilekeş ve muzdarip insanların mermere, avluya, hazireye, mezar taşlarına, kubbeye, mihraba sinmiş gölgelerini görmeyi istemek ve o güzelim ve munis mimarinin bir parçası haline gelmeye çalışmak…
Amacı buydu belki veya daha başka bir şeydi. Tarihi yapıların silüeti ile kendi ruhu arasında inanılmaz benzerlikler vardı. O da eskiydi, maziydi, bir masalı vardı, geçmişte kalmıştı. Bedeni bu zamanda yaşıyordu ama ruhu, duyguları, hisleri mazideydi daima. Onun karanlık labirentleri içinde dolaşıyordu usulca.
Bir Aralık günü, yer Şanlıurfa Yusuf Paşa Camii. Vakitlerden ikindi. Kasvetli, kederli ve boğucu bir hava. Mahveden bir hava. O, ikindi namazından sonra adeti olduğu üzere son cemaat mahallinde oturuyor ve kendince bazen sabit gözlerle bir noktaya bakıp derin derin düşünüyor bazen de gelip geçen insanların telaşlı ve tedirgin hallerini seyrediyordu. Tuhaf ve tanımsız bir mutluluk veriyordu bu seyir ona. Hafif bir melankolinin ardından baktığı için böyle sevimli geliyordu, kim bilir.
HÜZÜNLER VE MUTLULUK
Yine bu vaziyette iken bir ara büyük bir kalabalığın telaşla cami avlusunu doldurduğunu gördü ve kalabalığın kolları arasında musalla taşına getirilen bir tabut. Cemaat tabutu kolları arasında telaşla dolaştırırken o yerinde hiç kımıldamadı, sabit gözlerle, tabuta, onun içindeki beyaz kefene sarılmış ölüye, kefenden dışarıya sızmış kırmızı kana, insanların homurdanışına, ağlayışına, ölümü hatırlayışına, sahici veya yalancı hüzünlerine ve hepsinden daha çok mahveden havaya baktı.
Tabut taşınırken, gökyüzü kül rengi bulutlarla kapanık, yağmur hafif hafif yağıyor ve taneleri tabutun üstündeki kirli battaniyeyi ıslatıyordu. Şöyle geçirdi içinden: Yağmur latif, bulut latif, hava latif, manzara latif, bu kadar güzel, munis ve bayıltan bir havada insan nasıl ölür? Daha doğrusu ölür mü insan? Böyle bir havada yakışır mı insana ölmek?
ÖLÜM VE YALNIZLIK
Bütün cemaat ölüyü son yolculuğuna uğurlamak için çırpınırken o, tabut ile hava arasındaki anlamlı uyumsuzluğu düşünüyordu. Böyle bir şey olabilir miydi? Ama bunun adı hayattı ve her an her şey olabilirdi. Yine aynı yerde ramazanın yirmi yedinci günü ikindi namazı sonrası, mukabele okunuyor, insanlar çok halis niyetlerle akın akın bu okunan mukabeleyi dinlemek için camiye koşuyor.
Yine musalla taşında bir tabut, içinde biraz sonra gömülmeyi bekleyen zavallı bir ölü. O, aynı nerde otuyor ama bu sefer cami avlusunu dolduran kalabalığı seyretmiyor, elinde Franz Kafka''nın ''Dava''sı üzerine eğilmiş okuyor. Tane tane, sindire sindire, empati yapa yapa okumaya çalışıyor. Bir ara başını kitaptan kaldırdı çevresine baktı: Hafız tarafından acıklı bir ses tonuyla okunan Kur''an-ı Kerimler, musalla taşında uzanmış gömülmeyi bekleyen her şeyden habersiz zavallı bir ölü, onun etrafında hüzünlü gözlerle cami avlusunu dolduran bir kalabalık, asude bir yalnızlık içinde bulunan kendisi ve elinde tuttuğu garip kitap. Ne tuhaf! Kur''an, ölüm, yalnızlık, melenkoli, Franz Kafka ve bunalım.
Başlıklar :