İsrail’de sandık, Gazze’de süreklilik: Netanyahu giderse bir değişim mümkün mü?
04:00, 21/10/2026, Çarşamba
Yeni Şafak

İllustrasyon: Cemile Ağaç Yıldırım.
Pişmanlığın bile ortadan kalktığı, öldürmenin kendi kendini meşrulaştırdığı bir toplumda Netanyahu’nun gidişi yalnızca bir yüz değişikliğidir. Seçmenin önündeki tercih soykırım ile barış arasında değil, ilhakçı bir güvenlik siyaseti ile onun daha kurumsal, belki de daha tehlikeli bir versiyonu arasındadır.
Dr. Ahmet Bülbül/Nuh Naci Yazgan Üniversitesi
İsrail, 27 Ekim 2026’da sandığa gidiyor. Batı kamuoyunda bu seçim, “Orta Doğu’nun tek demokrasisi”nin kendini onarma fırsatı olarak sunuluyor. Oysa asıl soru Netanyahu’nun kazanıp kazanmayacağı değil, kim kazanırsa kazansın Gazze ve Filistin politikasında bir şeyin değişip değişmeyeceğidir. Bu sorunun cevabı iki gerçekte gizli. İlki, apartheid düzeni kuran ve Gazze’de soykırım işleyen bir devletin demokrasi iddiasının baştan çürük olmasıdır. İkincisi, Netanyahu kaybetse bile rakiplerinin Filistin meselesinde ondan farksız olmasıdır zira sorun bir liderde değil, radikalleşmiş ve vicdanını askıya almış bir toplumdadır.
“TEK DEMOKRASİ” EFSANESİ
Seçimlerin ve parlamentonun varlığı bir rejimi tek başına demokratik kılmaz. Demokrasinin özü eşitliktir; ikinci sınıf vatandaşlığın olduğu yerde demokrasiden söz edilemez. İsrail ise vatandaşlık ile “milliyet” arasında ayrım yaparak hakları etnik aidiyete bağlar, Geri Dönüş Yasası ve Yokların Mülkü Yasası ayrımcılığı ile hukuki bir zemine oturtur. İsrail bir demokrasi değil, demokratik bir cephenin ardında baskın etnik grubun genişlemesini sağlayan bir etnokrasidir. Batı Şeria ve Gazze hesaba katıldığında bu kavram bile yetersiz kalır, bu bir apartheid (ırk ayrımına dayalı) rejimidir.
İsrail’deki demokrasi, Fransa’dakinden çok apartheid Güney Afrika’sında yalnızca beyazlar arasında işleyen düzene benzer. Batı Şeria’daki milyonlarca Filistinli İsrail’in fiilî kontrolü altında yaşadığı hâlde siyasal sürece katılamaz; Doğu Kudüs’teki yüz binlerce Filistinli vatandaş değil istenmeyen “sakin”dir. 2018’deki Ulus-Devlet Yasası kendi kaderini tayin hakkını yalnızca Yahudilere tanıyarak bu yapıyı anayasal düzeye taşımıştır. İsrail’in 1948’den bu yana anayasasız kalması da tesadüf değildir: Anayasasızlık, vadedilmiş toprak idealine dayanan yayılmacılığı sürdürülebilir kılmakta, Ortodoks çevrelerin Tevrat’a bağlılığı ise anayasa yapımını bilinçli biçimde ertelemektedir.
27 Ekim seçimleri bu tabloyu bir kez daha doğruluyor. Merkez Seçim Komitesi 24 Eylül’de Ortak Liste ile Ra’am’ı ve bazı Arap siyasetçileri seçimden menetti. Kararın Yüksek Mahkeme’de kısmen bozulması beklense de mesaj açıktır: Filistinli vatandaşların oyu, iktidar dengesini belirleyebileceği anda meşruiyetini yitirmektedir. Üstelik “demokrasinin kalesi” olarak sunulan aynı Yüksek Mahkeme, Filistin topraklarına el konulmasına, ev yıkımlarına ve sürgünlere yıllardır hukuki örtü sağlamıştır. Batı’da tartışılan “demokrasi krizi” bu yüzden yanıltıcıdır; tehdit altındaki demokrasi zaten yalnızca Yahudiler için işleyen bir demokrasidir.
LİDERLİK DEĞİŞİMİ, POLİTİK SÜREKLİLİK
Anketler eski Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot’un Yashar Partisi’ni Likud’un önünde gösteriyor. Ancak iki blok arasındaki ayrışma Gazze üzerinden değil; Netanyahu’nun yolsuzluk davaları, Haredilerin askerlik muafiyeti, yargı reformu ve 7 Ekim soruşturma komisyonu üzerinden yürüyor. Arap partileri dışında muhalefet Gazze konusunda net bir tutum ortaya koymamış; iki devletli çözümü destekleyenler bile bunu seçim sonrasına bırakmıştır. İktidar cephesinde ise Ben-Gvir ve Smotrich’in ayrı listelerle yarışması, kimin daha sert olacağı üzerine bir rekabete dönüşmüştür.
Bennett, Filistin devletine açıkça karşıdır. “Barış güvercini” olmayan Eisenkot ise egemen bir Filistin devletini gerçekçi görmeyip İsrail’in güvenlik kontrolünü sürdürdüğü bir ayrışma modelini savunmaktadır. Yani yelpazenin bir ucunda ilhakı resmileştirmek isteyenler, öbür ucunda ilhakı daha düşük maliyetle yönetmek isteyenler durmaktadır. Netanyahu’nun yenilgisi milliyetçi, güvenlikçi ve ilhakçı yönelimin sonu olmayacaktır; sandıktan çıkacak olan farklı bir Gazze politikası değil, aynı politikanın farklı bir üslubudur.
“ATEŞ ET, SONRA AĞLA”DAN HİÇ AĞLAMAMAYA
Bu sürekliliğin asıl kaynağı İsrail toplumunun kendisidir. İsrail’in her savaşının ardından kamuoyunda pişmanlık gösterileri yaşanmış, bu tutum “önce ateş edip sonra ağlama” zihniyeti olarak eleştirilmiştir. 1967’den sonra askerlerin ahlaki ikilemlerini anlattığı Yedinci Gün yayımlanmış, Sabra ve Şatila katliamlarının ardından yüz binlerce İsrailli sokaklara dökülmüş, Birinci İntifada’da askerler suistimalleri kınamış, İkinci İntifada Breaking the Silence’ı doğurmuştu. Bu ahlaki söylem dar ve ikiyüzlüydü ama en azından vardı.
Gazze’de ise yoktur. On binlerce Filistinlinin öldürüldüğü, mahallelerin, okulların, hastanelerin ve üniversitelerin sistematik biçimde yok edildiği bu soykırımda, yüz binlerce askerden pişmanlıkla konuşanların sayısı bir elin parmaklarını geçmemektedir. Tersine askerler, evlere rastgele ateş açtıkları, üniversiteleri havaya uçurdukları anları gururla kaydedip paylaşmaktan en ufak utanç duymamıştır. 200. Filo komutanının sözleri bu zihniyetin özüdür: “Öldürdüğümüz herkes öldürülmeyi hak ediyordu.”
İNSANLIKTAN ÇIKARMA VE İŞGALCİNİN YABANCILAŞMASI
İnsanlıktan çıkarma yalnızca sömürgeleştirilenin bedeninde gerçekleşmez; sömürgeci de önce kendini insanlıktan çıkarmak zorundadır. Çocukluktan itibaren üstünlüğe inandıran bir ideoloji, ona başkalarını katletme, evlerinden ve tarihlerinden koparma hakkı verir. Hastaneleri ve sığınakları hedef alan saldırılar, buralara giren askerlerin yaşlı, kadın, çocuk ve yaralı Filistinlilere yönelik şiddeti, aç kalan ailelerin acısıyla dalga geçilmesi ve yıkım görüntülerinin övünçle paylaşılması bunun somut tezahürleridir. Bu askerler için emirleri uygulamak yetmez; seçilmiş bir halkın parçası olduklarına inanmaları da gerekir. Yabancılaşma ise işgalci İsrail’in hem kendi vahşileşmesini hem de Filistinliler üzerinde kurduğu tahakkümü görememesidir: Başkasının insanlığını inkâr eden şiddet, uygulayıcının kendi insanlığındaki aşınmayı da görünmez kılar. İsrail toplumunun düştüğü durum tam olarak budur.
NETANYAHU GİDERSE GAZZE İÇİN NE DEĞİŞİR?
27 Ekim’de İsrailliler kimi seçerse seçsin, Gazze için belirleyici olan sandık değil, bu yabancılaşmanın derinliği olacaktır. Pişmanlığın bile ortadan kalktığı, öldürmenin kendi kendini meşrulaştırdığı bir toplumda Netanyahu’nun gidişi yalnızca bir yüz değişikliğidir. Seçmenin önündeki tercih soykırım ile barış arasında değil, ilhakçı bir güvenlik siyaseti ile onun daha kurumsal, belki de daha tehlikeli bir versiyonu arasındadır. Filistinlilerin varlığını ve özgürlüğünü dışlayan, kendini Orta Doğu’nun tek demokrasisi olarak sunan bu devletin seçimi, demokrasinin değil, apartheid rejiminin kendini yeniden üretme biçimi olacaktır.

Düşünce Günlüğü
Büyüyen imkânlar zayıflayan toplumsal bağlar

Düşünce Günlüğü
Köklerinden geleceğe: İmam Hatip Okulları