Ateş altındaki Suudi Arabistan için Türk askeri üssü bir güvence olur mu?

04:00, 22/10/2026, Perşembe
Yeni Şafak
Ateş altındaki Suudi Arabistan için Türk askeri üssü bir güvence olur mu?
İllustrasyon: Cemile Ağaç Yıldırım.

İstanbul’dan Mekke ve Medine’ye uzanan dayanışma hattı, Müslüman dünyasının kutsallarına yeniden sahip çıkacak iradeyi ortaya koyduğunu gösteriyor. Mescid-i Aksa’yı işgal altında tutanlar, statüsünü adım adım aşındıranlar ve yıkılmasını hayal edenler, bu tablonun anlamını herkesten iyi okuyacaktır.

Dr. Yusuf Bahadır Keskin/Amasya Üniversitesi Sosyal ve Stratejik Araştırmalar Merkezi

Temmuz ayından bu yana tırmanan Husi saldırıları Riyad ve Abha’dan enerji tesislerine, Mekke’nin güneyinden Mescid-i Nebevi’ye elektrik sağlayan Medine’deki santrale kadar uzanınca, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında 7 Ağustos’ta imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması daha ilk aylarında ciddi bir sınavla karşılaştı. İttifakın 5 Ekim’de Riyad’da olağanüstü toplanan komitesi, mutabık kalınan askeri kuvvet ve kabiliyetlerin Suudi Arabistan’a hızla konuşlandırılması için hazırlanma kararı aldı. Ankara ise sürecin anayasa ve TBMM onayı çerçevesinde yürütüleceğini, Türkiye’nin başka bir ülkenin topraklarında ‘saldırı amaçlı’ bir askerî harekâta girmeyeceğini açıkça ifade etti. Basına yansıyan bilgiler, masadaki seçenekler arasında Suudi topraklarında bir Türk üssü kurulmasının da bulunduğunu gösteriyor. Bu durumda asıl soru, Türkiye’nin Riyad’a destek verip vermeyeceği değil, bu desteğin hangi biçimde, hangi sınırlar içinde ve hangi maliyetlerle verileceği...

ARABİSTAN SEMALARINA TÜRK KALKANI

Husi saldırılarının yoğunlaşmasıyla birlikte, Suudi Arabistan’ın hava savunması konusunda sıkıntılar yaşadığı bir tablo son haftalarda ön plana çıkıyor. Krallığın Patriot gibi yüksek maliyetli sistemlere dayanan savunma mimarisi, ucuz ve çok sayıda İHA karşısında tam anlamıyla yeterli olamıyor. Birkaç bin dolarlık İHA’lara, milyon dolarlık önleyici füzeyle karşılık vermek ekonomik olarak sürdürülebilir değil. Üstelik İran ile ABD/İsrail arasındaki gerilimin her an tırmanabileceği bir ortamda, Washington’ın Patriot sistemlerini ve önleyici mühimmatını kendi öncelikleri için elde tutması, Riyad’ı alternatifler aramaya mecbur bırakıyor. Türkiye bu boşluğu doldurabilecek en önemli aktörlerden birisi. Korkut ve Hisar gibi ekonomik ve seri önleme yapabilen sistemler, Kalkan radarları, Koral elektronik harp sistemi, İhtar anti-dron çözümü ve bunları birbirine bağlayan HAKİM komuta kontrol ağıyla Çelik Kubbe’nin bileşenleri, birlikte katmanlı bir savunma sunabilir.

Bu destek Türk savunma sanayii için de bir fırsat sunuyor. Husilerin kullandığı ve coğu İran tasarımı İHA ve füzeler, Türkiye adına potansiyel tehditlerin tanınması ve çözülmesi için de önemli bir birikim sunabilir. İsrail Demir Kubbe’yi kendi şehirleri ateş altındayken olgunlaştırdı; Türkiye ise sistemlerinin açıklarını kendi sınırlarının binlerce kilometre uzağında ama gerçek muharebe koşullarında test ederek geliştirme fırsatı bulabilir. Bu sistemlerin Yemen’den gelen tehditlere karşı gerçek muharebe koşullarında başarıyla sınanması, Türkiye’nin askeri-endüstriyel kapasitesini bir kez daha kanıtlanmış bir yetkinliğe dönüştürür. İç politikada bu başarı, savunma sanayiine yapılan yatırımların karşılığını somut biçimde göstererek, Çelik Kubbe gibi projelere duyulan güveni pekiştirebilir. Dış politikada ise Ankara’ya hem müttefikleriyle ilişkilerinde hem de rakipleriyle pazarlıklarında “muharebede sınanmış” bir caydırıcılığın sağladığı ağırlığı kazandırır.

Türk İHA’ları, Husilerin kalesi olan Saada’daki Marran Dağları’ndan Suudi sınırına uzanan dağlık coğrafyada hassas operasyon kabiliyetini artırabilir. Türk askerinin PKK ve DEAŞ ile mücadelede edindiği tecrübe ve sivil hassasiyet gözeterek yürüttüğü operasyon kapasitesi ise Yemen’deki sivil kayıplar nedeniyle Batılı tedarikçilerin silah satışlarını defalarca askıya aldığı Suudi Arabistan için ayrıca değerli. Bu tecrübenin Suudi özel birliklerine eğitim yoluyla aktarılması, Ankara’nın “saldırı anlaşması değil” çizgisini korurken sahaya inmeden kapasite aktarımı anlamına gelebilir.

ERKEN SINANAN İTTİFAK

Bu sürecin asıl politik anlamı, Türkiye’nin güvenlik sağlayıcılığının küçük devlet ölçeğinden bölgesel güç ölçeğine taşınma ihtimalinde yatıyor. Katar’daki üs (Katar-Türk Birleşik Müşterek Kuvvet Komutanlığı) ile başlayan süreçte bugün Körfez’in en büyük aktörü, Türkiye’nin askeri katkısını kendi savunmasının parçası olarak talep ediyor. Ankara ile Riyad’ın çıkarları bölgesel istikrar noktasında örtüşüyor ve bu örtüşme, Türkiye’nin Körfez’de hem Doha’nın hem Riyad’ın güvendiği bir ortak olmasını mümkün kılıyor. Ortaya çıkan tablo, Ankara’nın Körfez içi rekabetlerde bir tarafın değil, herkesin güvendiği bir denge unsurunun konumuna yerleştiğini gösteriyor.

Mekke İttifakı ise beklenenden çok erken sınanıyor. Husi saldırılarının bedelini yalnızca Suudi Arabistan ödemiyor. Kızıldeniz’de seyrüsefer güvenliğinin bozulması, Süveyş gelirlerindeki kayıpla Mısır’ı ve Kızıldeniz’e kıyısı olan Afrika ülkelerini de doğrudan etkiliyor. Suriye ve Irak’tan Sudan, Somali ve Libya’ya uzanan kırılgan coğrafyanın istikrarı için Ankara ile Riyad arasındaki iş birliğinin sahada karşılık bulması çok değerli. Bu nedenle ittifakın Riyad’daki performansı tek bir ülkenin savunmasıyla sınırlı değil. Eğer ittifak bu sınavda etkisiz kalırsa kısa sürede sıradan bir niyet beyanına dönüşebilir. Başarılı olması ise bölgenin bütün güvenlik denkleminin değişmesi sonucunu doğurabilir.

Saldırıların zamanlaması da son bir paragraf açarak üzerinde düşünülmesi gereken bir başka konu. Suudi Arabistan’ın güvenlik açıklarının bu denli görünür kılınması, Riyad’ı İsrail ile normalleşmeye ve İbrahim Anlaşmaları’na katılmaya mecbur bırakmayı hedefleyen bir baskı olarak da okunabilir. Bu açıdan Türkiye ve Pakistan, Suudi Arabistan için İsrail’den önceki son güvenlik çıkışı konumunda. Mekke İttifakı’nın dışarıdan ABD ile uyumlu görünmesi hatta Washington’dan olumlu karşılık bulması, bu gerçeği değiştirmiyor.

TÜRK ÜSSÜ NE GETİRİR, NE GÖTÜRÜR?

Suudi Arabistan’da kalıcı bir Türk üssü kurulması ihtimali, her iki taraf için de kazanımlarla birlikte ciddi riskleri de beraberinde getiriyor. İlk risk ise “hedef olmak”. Türkiye’nin muharip birliklerle sahaya inmesi beklenmese de güvenlik için kurulan bir üs, ev sahibiyle birlikte kullanıcıyı da saldırıların hedefi haline getirebilir. İkincisi; Türkiye’nin Yemen meselesinde bugüne kadar koruduğu görece tarafsız konum aşınabilir ve Ankara arabuluculuk kapasitesinde kayıplar yaşayabilir. Üçüncüsü ise İran ile zaten hassas olan ilişkilerin, yeni bir gerilim kaynağıyla karşılaşabilmesi. Gazze’deki soykırım karşısında bütün Müslüman coğrafyanın enerjisini İsrail’e yöneltmesi gereken bir dönemde, bölge ülkeleri arasındaki gerilimin derinleşmesinden İsrail dışında kimse kazançlı çıkmayacak.

Buna karşın bir üs, Türkiye’nin desteğini geçici bir yardım olmaktan çıkarıp kalıcı bir taahhüde dönüştürecektir. Üs siyasetinin temel argümanlarından birisi olarak “Ev sahibine yapılan saldırı üssü kullanan ülkeye yapılmış sayılır” mesajı, Soğuk Savaş döneminde caydırıcılığın en güçlü biçimlerinden birisiydi. Benzer şekilde Mekke Savunma Anlaşması’nın NATO benzeri ortak savunma yükümlülükleri doğurması da hesaba katıldığında ortaya konulan kararlılık, ittifakın sahadaki karşılığını somutlaştırır. Bunun doğrudan bir sonucu; Riyad’ın güvenlik için İsrail ile normalleşmeye muhtaç olmaktan kurtulmasıdır.

Savunma sanayii açısından da askeri bir ayak izi, geçici bir test alanı yerine kalıcı bir saha anlamına gelecektir. Konuşlandırılan sistemlerin bakım, onarım ve modernizasyonunun uygulama alanında yapılabilmesi; sahadan gelen verinin kesintisiz biçimde Çelik Kubbe’nin geliştirilmesine aktarımını da mümkün kılabilir. Suudi Arabistan’ın Vizyon 2030 kapsamında askeri harcamalarının yarısını yerli üretimle karşılama hedefi, 2023’teki Akıncı anlaşmasıyla başlayan ortak üretim ilişkisini derinleştirme imkânı sunar. Muharebe koşullarında kendini kanıtlamış sistemler, sadece Körfez değil küresel pazarda da Türk sanayii için en güçlü referanslardan birisi olacaktır.

Daha geniş açıdan bakıldığında Türkiye’nin Katar’daki üs ve Somali’deki TURKSOM ile birlikte Suudi Arabistan’da oluşturacağı bir askeri ayak izi, Türkiye’nin Hürmüz’den Bab el-Mendeb’e uzanan hatta daha etkili bir aktör haline getirecektir. Küresel enerji ve ticaret akışının kilit geçitlerinde istikrara katkı, yalnızca bölgesel değil küresel güvenlik açısından da değer üretir. Riyad’dan Abha’ya, Mekke ve Medine’den Dammam’a uzanan şehirlerdeki Milli Eğitim Bakanlığımızın Türk okulları, Krallıkta yaşayan Türk vatandaşları ve her yıl bu topraklara giden hacı ve umreciler de düşünüldüğünde, bu varlık Ankara için doğrudan bir sorumluluk alanı şeklinde de yorumlanabilir.

SURRE YOLUNDAN MEKKE İTTİFAKI’NA

Bu tartışmanın bir de tarihsel derinliği var. Yavuz Sultan Selim’in 1517’de Hâdimü’l-Haremeyn (İki Kutsal Mescidin Hizmetkârı) ünvanını almasından Fahreddin Paşa’nın 1919’da Medine’yi teslim etmesine kadar geçen dört asır boyunca Mekke ve Medine’nin güvenliği, Şam’dan Hicaz’a ve Yemen’e uzanan hac yollarının korunması tüm Osmanlı padişahlarının en yoğun hassasiyet gösterdikleri sorumluluklarından birisiydi. Her yıl yola çıkan surre alayları ve İstanbul’u Medine’ye bağlayan Hicaz Demiryolu, bu coğrafyanın İstanbul için yalnızca bir yönetim alanı değil, bir emanet olduğunu gösteriyordu. Aradan geçen yüzyılı aşkın sürede bölgenin siyasi haritası tamamen değişti. Bugün Harameyn’in hizmeti Suudi Krallığı’nın uhdesinde ve Türkiye’nin rolü bu emaneti devralmak değil, ona omuz vermek. Ancak coğrafyanın gerçekleri değişmedi. Kutsal şehirlere uzanan tehditler, bölge devletlerinin tek başına kapatamadığı güvenlik açıkları ve büyük güçlerin seçici ilgisi, Türkiye’yi bir asır sonra yeniden bu topraklara çağırıyor. Bu kez hâkimiyet için değil, bölgeye istikrar getirmeyi amaçlayan bir ittifakın parçası olarak.

Bu tablonun bölgeye verdiği bir mesaj da var. İstanbul’dan Mekke ve Medine’ye uzanan dayanışma hattı, Müslüman dünyasının kutsallarına yeniden sahip çıkacak iradeyi ortaya koyduğunu gösteriyor. Mescid-i Aksa’yı işgal altında tutanlar, statüsünü adım adım aşındıranlar ve yıkılmasını hayal edenler, bu tablonun anlamını herkesten iyi okuyacaktır. İslam dünyası güvenlik kapasitesini birleştirmeye başladığında, Kudüs’ün kaderinin bölge dışından belirlenebileceği varsayımı da eskisi kadar sağlam kalmayacak.

Sayfa Sonu
Türkiye’nin Birikimi. Uluslararası Medya Grubu.

Türkiye’nin gündemini belirleyen haber kaynağına hoş geldiniz! Tarafsız, dinamik ve derinlemesine habercilik anlayışıyla Yeni Şafak, okuyucularına güncel gelişmelerin ötesinde bir deneyim sunuyor. Siyaset ve ekonomiden kültür-sanat ve spor dünyasına kadar geniş bir yelpazede sunduğu haberlerle, hem Türkiye’de hem de dünyada neler olup bittiğini anında öğrenin. Dijital platformlarıyla her an, her yerden en doğru bilgiye ulaşın; Yeni Şafak’la gündemi yakalayın!

Sosyal medyada bizi takip edin
Mobil Uygulamaları indirin

Gündemi cebinizde taşıyın! Yeni Şafak’ın mobil uygulamalarıyla, en güncel haberlere anında ulaşın. Siyasetten ekonomiye, spordan kültür-sanat dünyasına kadar geniş bir içerik yelpazesi parmaklarınızın ucunda! Hem iOS, hem Android hem de Huawei cihazlarınızda kolayca indirerek, günün her anında en doğru bilgiye hızlıca erişin. Hemen indirin, dünyadaki gelişmeleri kaçırmayın!

Kategoriler
Albayrak Medya

Maltepe Mah. Fetih Cad. No:6 34010 Zeytinburnu/İstanbul, Türkiyeiletisim@yenisafak.com+90 212 467 6515

YASAL UYARI

BIST isim ve logosu 'Koruma Marka Belgesi' altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BİST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.

Tüm hakları saklıdır © Net Medya 2026