Türkiye’nin gücü, bölgesel iş birlikleri ve yeni jeopolitik dönem
04:00, 26/10/2026, Pazartesi
Yeni Şafak

İllustrasyon: Cemile Ağaç Yıldırım.
Türkiye’nin son yıllarda savunma sanayiinde attığı adımlar, güvenlik ve dış politika alanında geliştirdiği iş birlikleriyle birlikte değerlendirildiğinde, yapılanların yalnızca askeri kapasiteyi artırmak amacı taşımadığı, daha kapsamlı bir politik ve diplomatik dönüşümün hedeflendiği görülecektir.
Fazlı Şahan/Yeni Şafak Ankara Haber Müdürü
Türkiye, eski Türkiye değil. Bu ifade 24 yıllık AK Parti iktidarının son 10 yılında sıklıkla duyulan bir cümle oldu. Ancak son yıllarda savunma sanayiindeki atılımlar ve buna paralel olarak diplomatik etkinliğimizdeki artış, bölgesel iş birliktelikleri bu cümlenin içini tamamen doldurmaya odaklı.
Türkiye’nin savunma sanayiinde geliştirdiği milli kabiliyetleri, çok taraflı güvenlik ortaklıkları ve deniz yetki alanlarına ilişkin diplomatik girişimleri, bulunduğu coğrafyada inşa etmeye çalıştığı güvenlik mimarisi için neler yapabileceğini göstermeye yeterlidir. Mekke Ortak Savunma Anlaşması, Bedir Mutabakat Zaptı ve Türkiye-Libya Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılması Mutabakatı, Türkiye’nin bölgesel ve küresel huzura, güvenliğe ve ekonomik gelişimine dair atılmış büyük adımlardır.
HEDEF: DAHA KAPSAMLI BİR POLİTİK VE DİPLOMATİK DÖNÜŞÜM
Dünya, güç dengelerinin yeniden şekillendiği, uluslararası sistemin ciddi sınamalardan geçtiği, güvenlik anlayışının askeri kapasitenin yanı sıra teknoloji, üretim, enerji ve diplomatik etkinlik üzerinden de tanımlandığı yeni bir dönemden geçiyor. Böylesi bir dönemde ülkelerin bağımsızlıklarını koruyabilmeleri, milli çıkarlarını savunabilmeleri ve uluslararası gelişmelerde söz sahibi olabilmeleri, sahip oldukları imkanları ne ölçüde stratejik bir bütünlüğe dönüştürebildikleriyle yakından ilgilidir.
Türkiye’nin son yıllarda savunma sanayiinde attığı adımlar, güvenlik ve dış politika alanında geliştirdiği iş birlikleriyle birlikte değerlendirildiğinde, yapılanların yalnızca askeri kapasiteyi artırmak amacı taşımadığı, daha kapsamlı bir politik ve diplomatik dönüşümün hedeflendiği görülecektir.
Meselenin sadece daha fazla savunma sistemi üretmek olmadığı defalarca Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından dile getirilmiştir. Mesele, kendi teknolojisini geliştiren, ihtiyaç duyduğu sistemleri üretebilen, dost ve müttefik ülkelerle ortak projeler yürütebilen ve diplomatik girişimlerini somut kabiliyetlerle destekleyebilen bir ülke olabilme meselesidir. Türkiye, bu doğrultuda büyük bir ekosistem oluşturmak istemekte ve adımlarını titizlikle, bu stratejik hedefine doğru atmaktadır.
Bugün Mekke Ortak Savunma Anlaşması, Bedir Mutabakat Zaptı ve Türkiye-Libya Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılması Mutabakatı, bu çerçevede birlikte okunması gereken üç önemli başlık olarak öne çıkmaktadır.
MEKKE ANLAŞMASI: BÖLGESEL GÜVENLİKTE ORTAK SORUMLULUK
Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında 7 Ağustos 2026 tarihinde Mekke’de imzalanan Ortak Savunma Anlaşması, bölgesel güvenlik alanında üç ülke arasında daha kurumsal bir iş birliği geliştirilmesini amaçlamaktadır. Anlaşmanın onaylanmasına ilişkin kanun teklifinin Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne sunulmasıyla sürecin yeni bir aşamaya taşındığını ifade edebiliriz. Meclis onayının ardından Mekke Ortak Savunma Anlaşması tam bir hukukilik de kazanmış olacaktır.
Anlaşmanın temel yaklaşımı öncelikle caydırıcı bir güç birlikteliğidir. Tarafların bağımsızlıklarının, toprak bütünlüklerinin ve egemenliklerinin korunması, ortak tehditlere karşı dayanışmanın güçlendirilmesi ve askeri kabiliyetler arasında koordinasyonun artırılması temel hedeftir. Türkiye bugüne kadar olduğu gibi bundan sonrada başta komşuları olmak üzere bölge ülkelerinin hepsinin egemenliğine saygıyı, toprak bütünlüklerine bağlılığını bu anlaşmayla bir kez daha vurgulamıştır.
Anlaşma bölge ülkelerinin güvenlik meselelerinde daha fazla sorumluluk üstlenmesi bakımından ayrıca önemlidir. Zira Türkiye, kalıcı istikrarın sağlanmasının, yalnızca krizler ortaya çıktıktan sonra müdahale edilmesine değil, krizleri önleyecek mekanizmaların önceden oluşturulmasına önem veriyor. Bu yüzden kriz önleyici mekanizmaların hayata geçirilmesi için de çaba harcıyor.
Ülkemiz açısından bu iş birliğinin bir başka boyutu da savunma sanayii diplomasisidir. Türkiye’nin askeri tecrübesi, savunma teknolojileri ve üretim altyapısı, ortak güvenlik hedeflerinin somut projelere dönüştürülmesi için imkanlar sunmaktadır.
Burada üzerinde durulması gereken husus açıktır, güvenlik ortaklıklarının değeri yalnızca imzalanan metinlerle değil, kriz anlarında ne ölçüde koordinasyon sağladıkları, hangi kabiliyetleri geliştirdikleri ve bölgesel istikrara ne ölçüde katkı sunduklarıyla ölçülür. Türk yöneticilerin özellikle vurguladığı “barışçıl diplomasi” ve “savunma odaklı anlaşma” ifadeleri de Mekke Ortak Savunma Anlaşması'nın bir alamda çerçevesini çizmekte ve Türkiye’nin savunma sanayiindeki iş birlikteliklerinin de ittifak kurulan ülkelerde barışa hizmet edeceğine işaret etmektedir.
Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın Türkiye’nin NATO üyeliğinden kaynaklanan yükümlülüklerini ortadan kaldırmadığının belirtilmesi bu noktada önem arz ediyor. Yapılan ittifaklar, imzalanan mutabakatlar Ankara’nın farklı güvenlik platformları arasındaki ilişkileri kendi hukuki ve stratejik çerçevesi içinde yönetme arayışının tezahürüdür.
BEDİR MUTABAKATI: SAVUNMA SANAYİİNDE BİRLİKTE ÜRETME VE GELİŞTİRME
Öte taraftan Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın yurt içi ve yurt dışındaki yankıları sürerken, yabancı siyasiler, diplomatlar, uluslararası ilişkiler uzmanları değerlendirmelerini tam olarak netleştiremezken Türkiye yeni ittifaklara, iş birlikteliklerine imza attı.
21 Ekim 2026’da Katar’ın başkenti Doha’da Türkiye, Katar, Pakistan ve Endonezya arasında imzalanan Bedir Mutabakat Zaptı tam anlamıyla uluslararası gündemde flaş haber etkisi yaptı. Savunma iş birliğinin üretim, teknoloji ve insan kaynağı boyutlarının öne çıktığı Bedir Mutabakat Zaptı, bu ülkeler arasında ortak üretim, teknoloji paylaşımı, araştırma-geliştirme faaliyetleri ve teknik askeri eğitim alanlarında iş birliği geliştirilmesini öngörmesiyle bölgesel ve küresel dengelerin yeniden dizayn edilmesine sebep olacak mahiyette.
Burada dikkat çekici olan savunma sistemlerinin sadece alınıp satılacak olması değil, bu sistemlerin ortak geliştirilmesi, üretilmesidir. Bedir Mutabakatının uzun vadeli başarısı, bu mekanizmaların somut projelere, ortak teknoloji geliştirme programlarına ve ölçülebilir üretim sonuçlarına dönüşmesine bağlı olacağı da tartışmasızdır. Türkiye’nin burada sahip olduğu imkanlar, son yıllarda savunma sanayii ekosisteminde elde ettiği birikimle paralel olacaktır. İnsansız hava araçlarından elektronik harp sistemlerine, deniz platformlarından hava savunma teknolojilerine kadar uzanan geniş bir alanda geliştirilen kabiliyetler, uluslararası ortaklıklarda ülkemizin eline güçlendirdiği gibi farklı iş birlikteliklerine, ortaklıklara da kapı aralamakta.
Savunma Sanayii Başkanlığı verilerine göre sektörün 2025 yılı ihracatının yüzde 48 artışla 10 milyar doların üzerine çıktığını ve son 12 aylık ihracatın ise ilk kez 11 milyar dolar seviyesini aştığını biliyoruz. İhracattaki büyümenin kalıcı bir teknolojik üstünlüğe dönüşmesi, kritik bileşenlerde dışa bağımlılığın azaltılması, araştırma-geliştirme yatırımlarının sürdürülmesi ve yüksek katma değerli üretimin güçlendirilmesiyle mümkün olacak. Türkiye’nin dost ve ortak ülkelerle geliştireceği projelerdeki asıl stratejik kazanımı da burada kendisini gösterecek. Türkiye ilerleyen yıllarda yalnızca ürün ihraç eden değil, bilgi, teknoloji ve üretim kapasitesi paylaşan bir sanayi ekosistemini bugün imzalanan anlaşmalarla oluşturacaktır.
TÜRKİYE-LİBYA MUTABAKATI: DOĞU AKDENİZ’DE HUKUK, EGEMENLİK VE DİPLOMASİ
Mekke Ortak Savunma Anlaşması ve Bedir Mutabakat Zaptı’nın konuşulduğu şu günlerde Türkiye’nin 27 Kasım 2019’da Libya ile imzaladığı Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılması Mutabakat Zaptı da Libya Temsilciler Meclisi’nde 7 yıl sonra onaylandı. Tüm bu gelişmeler Türkiye’nin bölgesel etkinliğini belki de tarihinde hiç olmadığı kadar üst seviyeye çıkaran gelişmeler olarak tarihe geçti.
Türkiye ile Libya arasındaki Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılması Mutabakat Muhtırası, Doğu Akdeniz’deki deniz alanlarına ilişkin hukuki ve siyasi tartışmaların merkezinde yer alıyor. 2019’dan beri Yunanistan ve İsrail bu mutabakat muhtırasının ülkelerinde yarattığı eziklikle mücadele ediyor. Farklı alternatiflerle sözüm ona Türkiye’yi köşeye sıkıştırmaya çalışıyorlar.
Türkiye, Ege ve Akdeniz’de hak ve menfaatlerin korunması amacıyla attığı her adımda stratejik bir yol izlemiş, adeta satranç hamlesi titizliğiyle hareket etmiştir. Bugün bu hamleleri anlamayanlar tüm bu diplomatik gelişmeleri birlikte değerlendirdiğinde ne kadar büyük bir planın, projenin yürütüldüğünü belki idrak edebilir.
Yunanistan ve İsrail’in itirazları, başka bölge ülkeleriyle ortak attıkları adımlar bugün gelinen noktada adeta boşa çıkmış, dışarıdan bakıldığında Türkiye’nin bu iki ülkeye attığı büyük bir çalım olmuştur.
Türkiye, Libya ile yaptığı anlaşmayı çok boyutlu değerlendirmekte, deniz hukukunun yorumlanması, kıyıdaş devletlerin hakları, enerji kaynakları, bölgesel rekabet ve diplomasi bağlamında değerlendirilmektedir. Denizlerdeki etkinliğin, yalnızca askeri varlıkla değil, hukuki tezlerin tutarlılığı, diplomatik ilişkilerin gücü, ekonomik kapasite, askeri caydırıcılık ve gerektiğinde müzakere masasında çözüm üretebilme becerisiyle de şekillendiğinin bilincinde olan Türk diplomatlar, sahada ve masada güçlü bir duruşla özellikle de Doğu Akdeniz’de büyük bir başarı elde etmişlerdir.
SAVUNMA SANAYİİ İLE DİPLOMASİ ARASINDAKİ STRATEJİK BAĞ
Türkiye’nin bugün bölgesel ve küresel aktörlerle imzaladığı tüm bu anlaşmalar, mutabakat zaptlarını sadece bugünün başarısı olarak yorumlamak doğru olmaz. Tüm bu başarıları AK Parti’nin 24 yılda inşa ettiği ekosisteme, savunma sanayiindeki atılımlara ve dünyada en yaygın diplomatik ağa sahip ülkelerden birisine borçlu olduğunu unutmamak gerekiyor.
Mekke Ortak Savunma Anlaşması, Bedir Mutabakatı ve Türkiye-Libya mutabakatı, farklı alanlardaki gelişmeler olsa da Türkiye’nin uluslararası ilişkilerinde birbirini tamamlayan bir üç boyuta işaret etmektedir.
Mekke Anlaşması, ortak savunma ve güvenlik koordinasyonuna odaklanma, Bedir Mutabakatı, ortak üretim ve teknoloji geliştirme imkanlarını öne çıkarmakta, Türkiye-Libya mutabakatı ise deniz yetki alanları, egemenlik hakları ve Doğu Akdeniz’deki diplomatik konumumuzu güçlendirmektedir.
Tüm bunlar savunma sanayiindeki atılımların, Türk ordusunun caydırıcı büyük bir güç olmasının diplomatik hareket alanımızı genişletmesi olarak da yorumlanabilir.
Savunma sanayiimizdeki gelişmeler, Türkiye’nin müttefikleriyle ilişkilerine daha fazla seçenek sunmakta. Bununla birlikte, çok taraflı savunma mekanizmalarının kalıcı bir bölgesel güvenlik ortamına katkı sağladığı da bir gerçek. Bölgesel iş birlikleri, yeni gerilim alanları üretmek yerine krizlerin önlenmesine, tehditlerin azaltılmasına ve diyalog kanallarının açık tutulmasına hizmet ediyor. Bölgenin sorunlarına bölge ülkelerinin çözüm bulmasına yönelik tüm bu adımlar, yeni krizlerin, çatışmaların önünü almada etkin rol oynuyor.
Türkiye artık eski Türkiye değil. Yeni Türkiye, kendi teknolojisini geliştiren, üretim kapasitesini güçlendiren ve buna bağlı olarak uluslararası ortaklıklar kurabilen bölgesel ve küresel bir aktördür. Yeni Türkiye, barışçıl diplomasiyi önceleyerek, her meselede yürüttüğü insan odaklı yaklaşımını diyalog ve diplomasi ekseninde zirveye taşımakta.
Günümüz dünyasında caydırıcılık, yalnızca gücü göstermek değil, çatışma ihtimalini azaltacak güvenilir bir savunma yapısı kurabilmektir. Türkiye’yi yönetenler de bunu gayet iyi biliyor ve ustalıkla sahada ve masada uyguluyor.