Mehmet Kızılay/Araştırmacı-Yazar

İnsanın içini korku dağları sardığında, kaçmak tercih edilecek iki yoldan biri olur. Bazen insan düşmandan korkup kaçayım derken, sığındığı yer kendi içi olabilir. Çaresizce içine kapanır. Önce bir kapıyı kapatır; sonra bir başkasını, sonra ötekini de... Derken bütün kapılar kapanır ama korku hâlâ geçmemiştir. Yapılması gerekenler bitmez: Duvarı yükseltir, az gelir gözüne. Duvarın üzerine bir duvar daha örer. Bir duvar, bir duvar daha derken; ışığını da gökyüzünü de azaltmış olur. Dışarıdaki tehlikeyi içinde büyüttükçe, içerideki hayat küçülür, küçülür, küçülür… Gün gelir, kendisini korumak için yaptıklarının arasında nefes alamaz hâle gelir.

Doğu felsefesine ait kadim hikâyelerden birinde hükümdar, hayatını güvence altına almak için bedenini baştan aşağı zırhla kaplatır. Her tehlike, her korku yeni bir demir parçası doğurur. Her şüphe, biraz daha kalın bir zırh anlamına gelmektedir. Her tehdit biraz daha yüksek bir duvar, her duvar biraz daha kısıtlanan bir gökyüzüdür… Sonunda hükümdar düşmanının kılıcıyla değil; kendi isteğiyle, bile isteye yaptırdığı zırhının içinde boğularak can verir. Bu hikâyeyi tarihin çok öncesine ait bir masal babında okuyup geçebiliriz. Lakin bazı masallar, tarihten de fazla şey ifade eder.

BİR DEVLET KAÇ ZIRH GİYEBİLİR?

Çünkü devletlerin de zırhları vardır: Ordular, füzeler, istihbarat ağları, güvenlik duvarları, ittifaklar, diplomatik korumalar… Bunların hepsi bir devlet için anlaşılabilir güvenlik araçlarıdır. Hele ki tarihleri savaşlarla dolu; zaferleri, yenilgileri, travmaları ve yaşam koşulları ağır bir coğrafyada yaşıyorsanız, güvenlik ihtiyacını küçümsemek imkânsızdır.

Fakat bir yerde soru değişir: Güvenlik ne zaman korunma olmaktan çıkar da bir varoluş biçimine dönüşür? Ve daha zor bir soru: Bir devlet, kendisini korumak için ne kadar zırh giyebilir? Çünkü zırhın garip bir huyu vardır: İlk parçası korur, ikinci parçası güven verir, üçüncüsü ise alışkanlık olur. Sonra insan, o zırhı çıkarmaktan korkmaya başlar.

Orta Doğu’ya baktığımızda bugün tam da bu sorunun etrafında dolaşıyoruz. İsrail’in güvenlik anlayışının merkezinde askerî üstünlük, caydırıcılık ve dış ittifaklar önemli bir yer tutuyor. Amerika Birleşik Devletleri ile kurduğu stratejik ilişki de bu güvenlik mimarisinin en belirgin unsurlarından biri. Bunun şüphesiz tarihsel sebepleri var.

DÜNÜN KESİNLERİ BUGÜNÜN İHTİMALLERİ

Fakat tarihin bize öğrettiği başka bir gerçek daha var: Hiçbir güç, değişmez değildir. Bugün güçlü olan, yarın aynı güçte kalmayabilir. Bugün vazgeçilmez görünen ittifakların öncelikleri değişebilir. Büyük devletlerin kendi iç meseleleri büyüyebilir. Dünya, bir sabah uyandığımızda aynı dünya olmayabilir. İmparatorlukların tarihi biraz da bunun tarihidir. Güçlerin sonsuza kadar aynı kalacağı zannedilir, sonra dünya değişir ve dünün kesinleri, bugünün ihtimallerine dönüşür.

Paul Kennedy’nin imparatorlukların yükseliş ve gerileyişine ilişkin çalışmaları da bize büyük güçlerin kaynakları ile küresel yükümlülükleri arasındaki dengenin önemini hatırlatır. Büyük bir gücün, başka coğrafyalardaki bütün ilişkilerini sonsuza kadar aynı yoğunlukta taşıyacağı varsayımı, tarihin değişken doğasıyla her zaman uyuşmaz.

Ama burada asıl mesele Amerika’nın ne zaman, ne ölçüde veya nasıl değişeceği değildir. Asıl mesele, bir devletin kendi geleceğini ne kadar dış desteğe bağladığıdır. Çünkü gölgeye güvenen, bir gün gölgenin hareket edebileceğini de hesaba katmalıdır. Güneş yer değiştirdiğinde, gölge de yer değiştirir. Orta Doğu’nun trajedisi belki de biraz burada saklıdır.

HARİTAYI KONTROL EDEBİLİRSİNİZ AMA TARİHİN TAMAMINI KONTROL EDEMEZSİNİZ

Coğrafyanın insanları birbirine mahkûm ettiği bir yerde, güvenlik duvarları yükseldikçe hayatlar birbirinden uzaklaşıyor. Her saldırı yeni bir güvenlik önlemi doğuruyor, her güvenlik önlemi yeni bir korkuyu besliyor. Korku büyüdükçe duvarlar yükseliyor. Duvar yükseldikçe temas azalıyor. Temas azaldıkça, birbirinin insanlığını görme ihtimali zayıflıyor. Sonra ortaya garip bir düzen çıkıyor: Herkes kendisini koruyor ama hiç kimse gerçekten güvende hissetmiyor.

Oysa devletlerin güvenliği yalnızca sınırlarının yüksekliğiyle ölçülmez. Bir devletin uzun vadeli güvenliği, kendisini çevreleyen toplumlarla kurduğu ilişkinin niteliğinden bağımsız değildir. Coğrafya, yalnızca toprağın kendisi değildir; coğrafya hafızadır, mezarlardır, evlerdir, çocukluklardır, kaybedilenlerdir... Anlatılan ve anlatılamayan hikâyelerdir.

Edward Said’in işaret ettiği üzere, mekânı yalnızca haritadaki bir alan olarak görmek, o mekânın insanlarla kurduğu tarihsel ilişkiyi eksik okumaktır. Bir toprağın üzerinde yaşayan insanların hafızasını yok saydığınızda, haritayı kontrol edebilirisiniz belki fakat tarihin tamamını kontrol edemezsiniz.

İşte bu yüzden askerî güç ile siyasi meşruiyet aynı şey değildir. Bir füzenin menzili, bir ordunun kapasitesi, bir duvarın yüksekliği vardır; ama adaletin ölçüsü bunlardan farklıdır. Adaletin menzili başka bir şeydir. Ve tarih, gecikse bile, güç ile adalet arasındaki farkı bir gün mutlaka önümüze koyar.

BU GÜÇ HANGİ GELECEĞİ KURUYOR?

Bugün Orta Doğu’da yapılması gereken, belki de yalnızca kimin daha güçlü olduğunu sormak değildir. Daha zor olan soruyu sormaktır: Bu güç, hangi geleceği kuruyor? Çünkü bir devletin gücü, yalnızca düşmanını ne kadar uzak tutabildiğiyle değil, kendi çevresinde nasıl bir hayatı mümkün kıldığıyla da anlaşılır.

Duvarlar yükseltilebilir, sınırlar güçlendirilebilir, gökyüzü savunma sistemleriyle doldurulabilir. Dünyanın en gelişmiş silahlarına sahip olunabilir. Fakat bütün bunların arasında insanı unutursanız, güvenlik adına kurduğunuz düzen giderek daha büyük bir yalnızlık üretmeye başlayabilir. Ve yalnızlık, devletler için de insanlar kadar ağırdır.

Belki de hükümdarın hikâyesindeki asıl ders budur: Zırhın kalınlığı arttıkça insanın güvende olduğu sanılır. Oysa bazen mesele dışarıdan gelen kılıç değil, içeride biriken korkudur. Bir gün zırhın içinde sessizlik hâkim olduğunda, dışarıdaki düşmanın ne kadar güçlü olduğunu düşünmenin de bir anlamı kalmaz. Çünkü artık mesele düşmanın ne yapacağı değildir; mesele, insanın kendi kurduğu dünyanın içinde hâlâ nefes alıp alamadığıdır.

Ve tarihin en sert soruları çoğu zaman tam o anda sorulur: Duvarlarını koruyabildin mi?

Belki.

“Peki, o duvarların içinde nasıl bir hayat bıraktın?” İşte bunun cevabını hiçbir zırh veremez.

Sayfa Sonu
Türkiye’nin Birikimi. Uluslararası Medya Grubu.

Türkiye’nin gündemini belirleyen haber kaynağına hoş geldiniz! Tarafsız, dinamik ve derinlemesine habercilik anlayışıyla Yeni Şafak, okuyucularına güncel gelişmelerin ötesinde bir deneyim sunuyor. Siyaset ve ekonomiden kültür-sanat ve spor dünyasına kadar geniş bir yelpazede sunduğu haberlerle, hem Türkiye’de hem de dünyada neler olup bittiğini anında öğrenin. Dijital platformlarıyla her an, her yerden en doğru bilgiye ulaşın; Yeni Şafak’la gündemi yakalayın!

Sosyal medyada bizi takip edin
Mobil Uygulamaları indirin

Gündemi cebinizde taşıyın! Yeni Şafak’ın mobil uygulamalarıyla, en güncel haberlere anında ulaşın. Siyasetten ekonomiye, spordan kültür-sanat dünyasına kadar geniş bir içerik yelpazesi parmaklarınızın ucunda! Hem iOS, hem Android hem de Huawei cihazlarınızda kolayca indirerek, günün her anında en doğru bilgiye hızlıca erişin. Hemen indirin, dünyadaki gelişmeleri kaçırmayın!

Kategoriler
Albayrak Medya

Maltepe Mah. Fetih Cad. No:6 34010 Zeytinburnu/İstanbul, Türkiyeiletisim@yenisafak.com+90 212 467 6515

YASAL UYARI

BIST isim ve logosu 'Koruma Marka Belgesi' altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BİST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.

Tüm hakları saklıdır © Net Medya 2026