Yarıyıl tatili bitmişti…
Hepimiz karlı ve büyülü köylerimizden şehre inmiştik yeniden.
Kaldığımız yurt ve okul binası aynı avludaydı.
Bugün gibi hatırlıyorum, inanılmaz bir kış yaşıyorduk, Sakarya'nın ıslak soğuğunda her mahluk canından bezmişti.
Yurt binasında on beş gün boyu kaloriferler yanmadığı için orası daha da felaketti.
Okul idaresi, tatil dönüşü “
Ben de, devletin parasız yatırıp ezanla uyandırdıklarındandım.
…
Henüz daha yeni ısınmaya başlayan kalorifer peteğine yapışmış, birinci dönemden tanıştığım birkaç kişiyle koğuşta sohbet ediyordum ki kapı açıldı.
Belletici öğretmen, yaşıtımız sayılacak iki çocukla içeri girdi ve; “
Çocuklar etrafa baktılar, ellerindeki kahverengi yüzsüz battaniyeleri hemen önlerinde duran boş ranzanın alt katına bıraktılar.
Henüz ortada bir yatak yoktu, tahtaları eksik, çürük dişli bir hayvana benzeyen demir ranzanın bir köşesine oturdular, yüzlerini duvara, sırtlarını da bize döndüler.
Bir süre, biz de sustuk ve sonunda sessizliği bozmak, niye bana düştüyse; “
İkisi de bize doğru döndü.
Hafif sarışın olan bütün cesaretini topladı ve; “
Biraz sonra yurt hizmetlilerinden biri (
Çocukların yataklarını yaptı, yastıklarını yerleştirdi ve bizimle tek cümlelik ilişki kuran masuma; “
…
Köylerinden dönen diğer çocuklar, önce eşyalarını demir dolaplara yerleştiriyor, sonra da güya birbirlerini çok özlemiş gibi hasretle kucaklaşıyorlardı.
Akşam yemeği için resmi anons yapıldı, yemek sırasında öne geçmek için koşanlar, işi ağırdan alıp kalender delikanlıya yatanlar ve her seferinde yediklerinden şüphelenenlerin gürültüsüyle çalkalandı, soğuk koridorlar.
Ben de çıktım yemekhaneye.
Şakırtılar arasında yedik, üç tür yemeğimizi, son sınıflardan biri ayağa kalktı ve yüksek sesle; “
Anladık ki, “Fatiha…!” demediğine göre, devletimizin eklemek istediği bir şeyler vardı.
Yemek yiyen öğrencilerden biri elini kaldırdı, sanırım o' da son sınıftaydı ve koğuş başkanıydı.
Numan Hoca; “
Ayağa kalkan delikanlı; “
“
…
Karlar eridi, bizim yurtta herkese yer bulundu da herkese bir yurt bulunamadı.
Koğuştaki çocuklardan biri
Zaman aktı ve kendilerine söylendiği gibi akan zamana beraber göğüs gerdiler,
Nihayet okullar kapandı, herkes köyüne gitti, tabi onlar da.
Gidiş o gidiş, okullar açıldığında ne
…
Özal akıllı adamdı, aslında…
Onu, İslamcılar anlamadı, bunun acısını da İslamcılar çekti.
“
Sadece
Bugünlerde, “
“
Kim ne derse desin, “
Hepimiz karlı ve büyülü köylerimizden şehre inmiştik yeniden.
Kaldığımız yurt ve okul binası aynı avludaydı.
Bugün gibi hatırlıyorum, inanılmaz bir kış yaşıyorduk, Sakarya'nın ıslak soğuğunda her mahluk canından bezmişti.
Yurt binasında on beş gün boyu kaloriferler yanmadığı için orası daha da felaketti.
Okul idaresi, tatil dönüşü “
Devlet Parasız Yatılı
” olarak yurtta kalan öğrencilerle, ücretli olanları ayırmış ve ayrı ayrı katlardaki koğuşlara vermişti.Ben de, devletin parasız yatırıp ezanla uyandırdıklarındandım.
…
Henüz daha yeni ısınmaya başlayan kalorifer peteğine yapışmış, birinci dönemden tanıştığım birkaç kişiyle koğuşta sohbet ediyordum ki kapı açıldı.
Belletici öğretmen, yaşıtımız sayılacak iki çocukla içeri girdi ve; “
Bu arkadaşlarınız artık burada kalacak, okulumuza yeni geldiler, bundan sonra da sizin kardeşlerinizdir, yardımcı olun bakalım
” dedi, sonra da çıktı.Çocuklar etrafa baktılar, ellerindeki kahverengi yüzsüz battaniyeleri hemen önlerinde duran boş ranzanın alt katına bıraktılar.
Henüz ortada bir yatak yoktu, tahtaları eksik, çürük dişli bir hayvana benzeyen demir ranzanın bir köşesine oturdular, yüzlerini duvara, sırtlarını da bize döndüler.
Bir süre, biz de sustuk ve sonunda sessizliği bozmak, niye bana düştüyse; “
Arkadaşlar size dolap verdiler mi?
” deyiverdim.İkisi de bize doğru döndü.
Hafif sarışın olan bütün cesaretini topladı ve; “
Dolabımız yoktur
” diyebildi.Biraz sonra yurt hizmetlilerinden biri (
sanırım Burhan Abi
) sırtına yüklendiği iki yatakla koğuşa geldi.Çocukların yataklarını yaptı, yastıklarını yerleştirdi ve bizimle tek cümlelik ilişki kuran masuma; “
Sen altta yatacaksın, bu da üstte, müdür öyle söyledi, her yere de beraber gidecekmişsiniz
” dedi ve o' da gitti.…
Köylerinden dönen diğer çocuklar, önce eşyalarını demir dolaplara yerleştiriyor, sonra da güya birbirlerini çok özlemiş gibi hasretle kucaklaşıyorlardı.
Akşam yemeği için resmi anons yapıldı, yemek sırasında öne geçmek için koşanlar, işi ağırdan alıp kalender delikanlıya yatanlar ve her seferinde yediklerinden şüphelenenlerin gürültüsüyle çalkalandı, soğuk koridorlar.
Ben de çıktım yemekhaneye.
Şakırtılar arasında yedik, üç tür yemeğimizi, son sınıflardan biri ayağa kalktı ve yüksek sesle; “
Amin
!” dedikten sonra, hepimizin kendisine eşlik etmek için ellerimizi açtığını görünce; “Elhamdülillah, Elhamdülillah
” diyerek başladığı duayı, “…velhamdülillahi rabbil alemin
…” diyerek bitirdi.Anladık ki, “Fatiha…!” demediğine göre, devletimizin eklemek istediği bir şeyler vardı.
Numan Yazıcı Bey, (Allah rahmet eylesin) ayağa kalktı ve; “Çocuklar, okulumuza yeni gelen öğrencilerin bazılarını boş koğuşlara yerleştirdik, bazıları için de yeni ranzalar istedik, bu kardeşlerinize yardımcı olun, yemekhaneyi, mescidi, banyoları gösterin, anneleri babaları çok uzaklarda, görev size düşüyor
…” anlamında birkaç şey söyledi.Yemek yiyen öğrencilerden biri elini kaldırdı, sanırım o' da son sınıftaydı ve koğuş başkanıydı.
Numan Hoca; “
Evet oğlum
…” dedi.Ayağa kalkan delikanlı; “
Hocam bizim koğuşlarımız yirmi kişilik, zaten çok sıkışıyoruz, yeni ranzaları nereye koyacağız
?” deyince, Numan Hoca, on metreyi iki saniyede yürüyüp, başına dikildi.“
Kardeşsiniz ulan, kardeş, diyorum…! Memleketin öteki ucundan gelmiş bu çocuklar, nerede yatacaklar, sokakta mı kalacaklar
…!” diye bağırınca, ses seda kesildi.…
Karlar eridi, bizim yurtta herkese yer bulundu da herkese bir yurt bulunamadı.
Koğuştaki çocuklardan biri
Tunceli
'den, diğeri de Mardin'den gelmişti.Tuncelili
olanın adı Fethi Ateş
'ti, Mardinli olan da Mahir
…Mahir
'in, soyadını hatırlamıyorum şimdi, muhtemelen o, benim adımı da hatırlamıyordur.Mahir
, neredeyse hiç Türkçe
bilmiyordu ve sanırım alt ranzaya da onun için Fethi yerleştirilmişti, kim ne sorarsa, Mahir adına da, o' cevaplayacaktı.Zaman aktı ve kendilerine söylendiği gibi akan zamana beraber göğüs gerdiler,
Fethi
nerdeyse, Mahir
de oradaydı.Nihayet okullar kapandı, herkes köyüne gitti, tabi onlar da.
Gidiş o gidiş, okullar açıldığında ne
Mahir
, ne de Fethi
, ranzalarına dönmediler, dönemediler, devletin, onlar için açtığı defter de kapandı gitti.…
Özal akıllı adamdı, aslında…
Onu, İslamcılar anlamadı, bunun acısını da İslamcılar çekti.
“
Türklerin, en çok Türk olmadıkları zamanlarda başka halkları Türkleştirmeye çalıştığını
” görmüştü.Sadece
Doğu
'dan değil, Yunanistan
başta olmak üzere, Balkan
ülkelerindeki göçmenlerin çocuklarını da getirip “Ümmetleştirmeyi” denedi.Numan Hoca
, Özal'a destek verircesine; “Kardeşsiniz ulan
!” diye haykırıyordu yemekhanede, Fethi'ye ve Mahir
'e yer açmaya çalışıyordu, ortak yurdumuzda.Bugünlerde, “
Kardeş değiliz ulan
!” diyen Kürt faşistlerinin
zulmünden kaçan Güneydoğulu
çocukları görünce, Fethi'yi ve Mahir'i hatırladım.Başbakan Davutoğlu; “En iyi yurtlarda ağırlayacağız, hiçbir aksaklığa müsaade etmeyeceğiz
” derken, ortak yurda ranza koyanların bitmediğini söylüyordu adeta ve gözlerinin içi gülüyordu.“
Yerimiz dar
” diyen de olmadığına göre, gözlerinden öpüyoruz, sevimli Başbakanı
…Kim ne derse desin, “
Kardeşiz ulan…!”

