Sally Rooney’nin kitapları İngiltere’de yasaklanmadı. Kitapçılara baskın düzenlenmedi, raflardan toplatma kararı çıkmadı. Buna rağmen Rooney’nin romanlarının İngiltere’deki geleceği belirsiz. Çağımızın en çok okunan yazarlarından birinin eserleri, bir süre sonra kitapçı raflarından kaybolabilir. Üstelik mesele romanlarının içeriği değil, yazarın Filistin konusundaki tutumu.
Normal İnsanlar ve Arkadaşlarla Sohbetler gibi romanlarıyla tanınan İrlandalı yazar, eserlerinden ve televizyon uyarlamalarından elde ettiği gelirle Palestine Action’a destek vereceğini açıklamıştı. İngiltere, İsrail’le bağlantılı savunma sanayisi kuruluşlarına yönelik eylemleriyle bilinen bu grubu Temmuz 2025’te terör örgütü ilan etti. Rooney’nin yaşadığı İrlanda Cumhuriyeti’nde ise böyle bir yasak yok. İki komşu ülkenin hukuk düzenleri arasındaki fark, şimdi bir yazarın eserlerinin dolaşımını belirliyor.
Rooney’nin İngiltere’deki yayıncısı Faber & Faber, 14 Ekim’de yaptığı açıklamada, mevcut mevzuat nedeniyle yazara İngiltere satışlarından doğan teliflerini aktaramadığını duyurdu. Yazarın eserini satıp karşılığını ödeyememeyi kabul edilemez bulan yayınevi, Rooney’nin de onayıyla kitaplarının ülkedeki yeni tedarikini durdurdu. Mevcut stoklar satılabilecek. Diğer ülkelerdeki yayıncılık ise devam edecek. Dolayısıyla ortada resmî bir kitap yasağı ya da yayınevinin yazarını terk etmesi yok.
Bu olay bana edebiyat tarihinin en ilginç ödül konuşmalarından birini hatırlattı. John Berger, 1972 yılında G. romanıyla Booker Ödülü’nü kazandığında, 5 bin sterlinlik ödülün yarısını Britanya’daki Black Panthers hareketine bağışlayacağını açıklamıştı. Berger, ödülün o dönemki sponsoru Booker McConnell’in Karayipler’deki sömürgeci geçmişini eleştiriyor, bu paranın bir bölümünü sömürgeciliğe ve ırkçılığa karşı mücadele edenlere vermeyi tercih ediyordu. Kalan yarısını ise Avrupa’daki göçmen işçiler üzerine yapacağı araştırmada kullanacaktı. Yani Berger, kendisine verilen ödülü siyasi bir itirazın aracına dönüştürmüştü.
Berger’in Filistin meselesine yaklaşımı da bu tutumundan bağımsız değildi. Hayatı boyunca Filistin halkının haklarını savunan, işgal altındaki toprakları ziyaret eden ve Gazze üzerine yazılar kaleme alan Berger, 2006 yılında İsrail’e yönelik kültürel boykot çağrısında bulunan isimler arasındaydı. Onun için edebiyat ve sanat, dünyanın adaletsizliklerinden bağımsız düşünülemezdi.
Berger ile Rooney arasında yarım asırdan fazla zaman var. İki yazarın desteklediği hareketler ve karşılaştıkları hukuki koşullar birbirinden farklı. Ancak sanatçının kazancını siyasi tutumunun bir parçası olarak değerlendirmesi bakımından dikkat çekici bir süreklilik söz konusu. Berger 1972’de ödül parasının yarısını bağışlayarak bir tartışma başlatmıştı. Bugün Rooney’nin telif gelirlerini bağışlama kararı, kitaplarının İngiltere’deki dağıtımını etkiliyor.
Hukuki ayrıntılar meselenin esasını gölgelememeli. Bir yazarın telif gelirini nasıl değerlendireceğine ilişkin beyanı, romanlarının okura ulaşmasını etkiliyorsa burada ifade özgürlüğü ile devletin güvenlik politikaları arasında ciddi bir gerilim var. İngiltere yönetiminin amacı, yasaklı bir örgüte mali destek aktarılmasını önlemek. Buna karşılık bu tedbirin yayıncılığı ve okurun kitaba erişimini dolaylı biçimde cezalandırdığı yönündeki itirazı da görmezden gelemeyiz.
Yayıncılık yalnızca ticaret değildir. Bir kitabın yazarıyla okuru arasında editör, matbaa, dağıtımcı, kitapçı ve kütüphane vardır. Faber’in kararı bu zincirin ne kadar kırılgan olduğunu gösteriyor. Bir kitabı yasaklamadan da onu okurundan uzaklaştırmanın yolları bulunabiliyor.
Romanlarıyla ilgisi bulunmayan siyasi bir tutumun, o romanların dolaşımı üzerinde böylesine belirleyici hâle gelmesi yalnızca Rooney’nin değil yayıncılık dünyasının sorunu. Bugün bir yazara yönelen bu sınır, yarın hangi sanatçıya, hangi kitapçıya, hangi yayınevine uzanacak? Asıl mesele bu.
İki önemli kayıp
Geçtiğimiz günlerde kültür hayatımıza farklı alanlarda emek vermiş iki önemli ismi kaybettik: Süleyman Saim Tekcan ve Cevat Özkaya.
18 Ekim’de 86 yaşında vefat eden Süleyman Saim Tekcan, Türkiye’de özgün baskının yerleşmesini sağlayan öncü bir sanatçı ve eğitimciydi. Kendi sanatını üretmekle yetinmedi; başkalarının üretim yapabileceği atölyeler kurdu, öğrenciler yetiştirdi. 2004’te açtığı İstanbul Grafik Sanatlar Müzesi (IMOGA), kişisel bir çabanın nasıl kalıcı bir sanat kurumuna dönüşebileceğinin örneği. Tekcan’ın mirası yalnızca gravürlerinde değil, atölyelerinde çalışmayı sürdüren ellerde yaşayacak.
16 Ekim’de 72 yaşında aramızdan ayrılan Cevat Özkaya ise yayıncılığa adanmış bir ömrün sahibiydi. Pınar Yayınları’nın kurucularından ve uzun yıllar yayın yönetmeni olarak İslam düşüncesinden Batı’daki eleştirel fikirlere uzanan bir külliyatın Türkçeye kazandırılmasına emek verdi. Edward Said’in Oryantalizm’inin Şarkiyatçılık adıyla 1982’de Türkçede okurla buluşmasına öncülük etmesi bile başlı başına önemli. Yayıncılık, henüz adı bilinmeyen fikirlerin gelecekte kimlerle buluşacağını sezme işidir. Özkaya bunun sorumluluğunu taşıdı.
Tekcan ile Özkaya ayrı dünyaların insanlarıydı. Biri görüntünün, diğeri kelimenin imkânlarını büyüttü. Ortak yanları, kendi üretimlerinin ötesine geçerek başkaları için alan açmalarıydı. Sanat ve düşünce hayatımız böyle insanların oluşturduğu kurumların üzerinde yükseliyor. Her iki isme de Allah’tan rahmet diliyorum.

