Filmekimi bu yıl programına son yılların en dikkat çekici belgesellerinden birini aldı: Yuval Abraham ve Rachel Szor’un yönettiği Naza. Venedik Film Festivali’nde Özel Jüri Ödülü kazanan film, İsrailli askerî yetkililerle üç yıl boyunca yapılan gizli görüşmeler üzerinden Gazze’de sivillerin ölümüne yol açan karar mekanizmasını takip ediyor. Filmin adı da İsrail istihbaratının bir saldırıda beklenen sivil kaybı ifade etmek için kullandığı kısaltmadan geliyor.
Beni asıl ilgilendiren, Naza’nın ne söylediğinden çok neyi kayda geçirdiği. Gazze hakkında her gün binlerce görüntü dolaşıma giriyor; fakat görüntü bolluğu bazen hafızayı güçlendirmek yerine aşındırıyor. Belgesel sinemanın önemi tam burada ortaya çıkıyor. Haber görüntüsünü tarihe dönüşecek bir tanıklığa çevirmek, olan bitene bir bağlam kazandırmak. Filmekimi’nde Naza’yı izlemek bu yüzden yalnızca sinemaya gitmek değil; yakın tarihin nasıl kayda geçirildiğine bakmak anlamına geliyor.
TARİHİMİZİ YAPAY ZEKA MI ÇİZECEK?
Kahire’de yaşanan bir başka olay ise bambaşka bir soruyu önümüze koydu. Tahrir Meydanı’nda Tutankhamun ve Nefertiti’yi tasvir eden 66 metrelik bir duvar resmi, figürlerin ten rengi nedeniyle tartışma yarattı ve üzeri boyandı. Daha sonra resmi hazırlayan genç grubun tasarım aşamasında ChatGPT’den yararlandığı ortaya çıktı.
Burada mesele yapay zekânın resim yapıp yapamayacağı değil. Asıl mesele, kültürel hafızanın algoritmalara ne ölçüde teslim edileceği. Yapay zeka geçmişi bilmiyor; önüne konulan verilerden geçmiş görüntüsü üretiyor. O veriler hatalıysa, ideolojikse ya da belirli coğrafyaların bakışını taşıyorsa ortaya çıkan görüntü de tarafsız olmuyor. Bir medeniyet kendi tarihini, ikonografisini, insan tiplerini ve estetik hafızasını başkalarının veri setlerine bıraktığında yalnızca teknolojiyi kullanmış olmuyor; temsil hakkının bir bölümünü de devretmiş oluyor.
Bu yüzden “yapay zeka sanatta kullanılmalı mı?” sorusu artık fazla basit. Asıl soru şu: Kimin hafızası, kimin verisiyle yeniden üretilecek?
“INDEPENDENT” ARTIK NE KADAR BAĞIMSIZ?
Haftanın sanat piyasası açısından en ironik haberi ise New York’tan geldi. 2010’da büyük fuarların standartlaşmış yapısına alternatif olarak kurulan Independent Art Fair’in Informa tarafından satın alındığı ortaya çıktı. Satış geçen yıl tamamlanmış; yani 2026’daki fuarlar da yeni sahiplik altında düzenlenmiş. Kurucu Elizabeth Dee ise görevine devam edecek.
Burada isimle gerçeklik arasındaki tuhaf çelişki dikkat çekici: “Independent”, yani bağımsız, artık dünyanın en büyük etkinlik şirketlerinden birinin bünyesinde. Elbette büyümek, kurumsallaşmak ve uluslararası sermayeden destek almak tek başına problem değil. Ancak çağdaş sanat dünyasında alternatif olarak doğan yapıların zaman içinde tam da eleştirdikleri sistemin parçasına dönüşmesi yeni değil.
Sanat piyasası giderek birkaç büyük fuar, birkaç küresel şirket, birkaç müzayede evi ve çok güçlü galeriler etrafında yoğunlaşıyor. Dolayısıyla mesele Independent’ın satılması değil; bağımsızlığın bugün sanat dünyasında gerçekten ne anlama geldiği. Belki de artık bağımsızlığın kendisi bile iyi pazarlanan bir marka.

