Oldubitti tahta minarelere vurgunum. İleride bir caminin adı imiş. Hızlı hızlı o yana doğru gidiyorum. Gerçekten de bu adı taşıyan bir cami var. Ama ne yazık ki birkaç yıl öncesinde tamir görmüş, ne tahta kalmış, ne minare...
Acaibü’l-garaib bir cami olmuş. Caminin mihrabı, minberi, duvarları yarıya kadar banyo fayansı ile kaplı. Yarıdan sonra yine bir metre hamam mermeri (Marmara) döşenmiş. Duvarlara dikine floresanlar monte edilmiş. Şamdan mumları yeşil bir kâğıt ile kaplanmış ve üzerlerine çıkartma-parlak-yapışkan kâğıtlar ile küçük levhalar yapıştırılmış. Kavisli pencere camlarının üzerinde sarı, yeşil, portakal ve pembe camlar. Demir doğramanın yeşil boyası camlar üzerine akmış. Sadece pencere üzerlerinde küçük naif birer lale motifi kalmış. Sanıyorum caminin eski yapısından sadece bu laleler intikal etmiş. Gerisi camideki arabesk...
Oysa kitabesi, çeşme üzerindeki zarif talik yazısı ile bu caminin güzel bir yapı olduğu çıkarılabilir. Yanında aynı isimde hamamı var. Hamamda harika bir boy aynası gördüm. Tam saray işi.
Kim bilir nerelerden kalkıp bu Tokatlıların işlettiği hamama gelmiş.
Tahta Minare Camii bitişiğinde bir de akar çeşme bulunuyor. Camiyi, hamamı ve çeşmeyi Sivaslı Ferhat Ağa oğlu Halil Ağa ihya etmiş. Çeşmenin az ilerisinde ise bir türbe. Etraftan geçenlere türbede kimin yattığını soruyorum. Bilen pek az. Türbe bitişiğindeki terzi, Sadık Baba, diyor ama kim olduğunu bilmiyor. Civardaki esnafa soruyorum tanıyan çıkmıyor. Nihayet caminin imamı İstanbul’un fethinde bulunmuş gazilerden biri olduğunu söylüyor. Baş ve ayak taşı olmadığı için, etrafta da türbede bulunan zatın kim olduğunu gösterecek bir levha olmadığı için Sadık Baba orada semtin bile yabancısı durumuna gelmiş.
Daha enteresanı şu: Çeşme ile Sadık Baba türbesinin arasında bir büyük ağaç yükseliyor. Henüz yeni yaprak açmış. Bana göre haylandos ağacı bu, fakat emin olmak için oradan geçenlere, esnaftan kişilere, kahvede oturanlara soruyorum. Kimse bilmiyor ne ağacı olduğunu. Kimi akasya diyor, kimi çınar diye geçiştiriyor. Aman Allah’ım! Halkımız artık gölgesinde oturduğu ağaçları bile tanımıyor. Sonunda kasap imdada yetişti. Abi dedi ayıp bir ismi var o ağacın... Bizde ona “b...” ağacı derler dedi. Doğrudur, yapraklarını ezip koklarsanız böyle pis bir koku çıkarır. Demek ki yanılmamışım: Haylandos.

Boğaz’da Üryanizâde Mescidi güzel tahta minaresiyle bilinir.

