Bugün 7 Ekim, bir çağı kapatıp bir çağı açacak bir çıkış olarak Aksa Tufanı’nın yıldönümü. Üç yıl önce, 7 Ekim sabahı, dünya uyandığında karşısında yalnızca İsrail’in aşılmaz sanılan duvarlarını aşmış bir eylem yoktu. Bir halkın, kendisini tarihten silmeye çalışan kudrete karşı “Buradayım!” diye haykırışı vardı. Yıllardır kuşatılmış, toprağı parça parça elinden alınmış, evleri başına yıkılmış, çocukları dünyanın gözleri önünde öldürülmüş bir halkın, kendisini kuşatanlara doğru attığı o çığlık, bütün dünyanın üzerine kapandığı sessizliği de deldi geçti. Yok sayılan, dışlanan, aşağılanan İsmail’in gülüşü gibi, dünyanın üzerine kapandığı bütün değer sistemlerini ve övündüğü güvenlik sistemleriyle dalga geçen, onların altının bomboş olduğunu anlatan bir olay.
Hatırlayalım. Aksa Tufanı’ndan önce Filistin meselesi, konuşulması gereken ama ertelenebilen bir meseleydi. İsrail işgali kınanıyor, sonra hayat kaldığı yerden sürüyordu. Gazze’de insanlar ölürken dünya, bu ölümlere alışmanın yollarını buluyordu. Her gün biraz daha daralan bir hayat, biraz daha büyüyen bir kuşatma, biraz daha ilerleyen bir işgal; hepsi “bölgenin karmaşık gerçekleri” diye anlatılıyordu. İnsanlık, çığlıkları ayyuka çıkmış zulmün karşısında susmayı bir tür sağduyu, Filistinlilerin susmasını da bir tür barış saymaya başlamıştı.
7 Ekim, bu alışkanlığın içine düşen bir yıldırımdı. Bir halkın, ölümü bekleyerek yaşamayı reddedişiydi. O sabah atılan adımın neye mal olacağını bilenler vardı. Fakat onların hesabı, bizim gündelik hayatın konforuna göre yaptığımız hesap değildi. Onlar, kuşatmanın her gün biraz daha öldürdüğü bir halkın içinde, yalnızca hayatta kalmayı değil, özgür yaşamayı da göze almışlardı. Mücadelelerinin bedelini başkalarına ödetmek için değil, kendi hayatlarını ortaya koyarak ödediler.
Sonra İsrail bütün gücüyle Gazze’nin üzerine yürüdü. Bir şehri taş taş, sokak sokak yıktı. Evleri, hastaneleri, okulları, ibadethaneleri vurdu; insanları göçe, açlığa, enkazın altında yakınlarını aramaya mahkûm etti. Gazze Sağlık Bakanlığının 4 Ekim tarihli açıklamasında saldırıların başlangıcından bu yana 74 bini aşkın Filistinlinin öldüğü, 175 binden fazlasının yaralandığı bildirildi. Ateşkes döneminde dahi ölümler sürdü. Bu rakamların hiçbiri bir zafer hesabına yazılamaz. Her biri bir insanın adı, bir evin ışığı, bir ailenin yarım kalan hayatıdır.
Gazze’nin uğradığı yıkım büyüdükçe, İsrail’in dünyaya anlattığı zafer küçüldü. Çünkü önünde diz çökmüş bir halk bulamadı. Öldürdüğü her önderin ardından yeni bir genç çıktı; susturduğu her sesin ardından binlerce ses yükseldi. Teslim alamadığı şey, silahların sayısıyla ölçülmeyen bir iradeydi. İsrail’in ordusu, uçakları, bombaları ve istihbaratı vardı; Gazze’nin ise evladını toprağa verdikten sonra yeniden ayağa kalkan anneleri, enkaz başında Kur’an okuyan babaları, yaralı hâlde bile “Buradan gitmeyeceğiz” diyen çocukları vardı. Dünyanın terazisinde bu iki güç aynı şey değildi.
İsrail’in kendi resmî verileri, savaşın askerî bedelini de kayda geçiriyor: İsrail ordusu 970 askerinin öldüğünü, 6.424 askerinin yaralandığını bildiriyor. Fakat İsrail’in asıl kaybı, bu rakamların çok ötesinde. Yıllardır parlatılan güvenlik efsanesi çöktü. Her şeyi gören ve her şeyi denetleyen bir devlet görüntüsü, birkaç saat içinde paramparça oldu. Ardından gelen üç yıl, bu efsaneyi yeniden kuramadı. İsrail gücünü büyüttükçe güvenliğini değil, öfkeyi; işgalini derinleştirdikçe hâkimiyetini değil, direnişi büyüttü.
Ve en büyük kayıp, kendisine sunulmuş dokunulmazlıktı. İsrail, on yıllar boyunca işgalini güvenlik diliyle örttü; itiraz edenleri susturmak için Filistin’e dair her sözü bir suçlama tehdidinin gölgesinde bıraktı. Gazze’nin görüntüleri o gölgeyi dağıttı. Dünyanın gençleri meydanlara çıktı; üniversiteler, sendikalar, sanatçılar, akademisyenler ve sıradan insanlar, kendi hükümetlerinin sessizliğine karşı ses yükseltti. Filistin bayrağı, yalnızca Filistin’in değil, sömürgeciliğe, ırkçılığa ve tahakküme itiraz eden herkesin bayrağı hâline geldi.
Gazze, bütün insanlığa özgürlüğün ne olduğunu yeniden gösterdi. Özgürlük, yalnızca güçlülerin verdiği izin değildir. Aksine yeri geldiğinde kuşatılmış bir halkın, bütün imkânsızlıklara rağmen kendi hayatı hakkında söz söyleme ısrarıdır. Bazen kendi evinin enkazında oturup “Buradayım” diyebilmektir. Bazen de dünyanın güçlüleri sana yalnızca susmayı ve gitmeyi teklif ederken, toprağına tutunmak, gülmeye devam edebilmektir.
Bu destanın en ağır tarafı, bedelinin insan hayatıyla ödenmiş olmasıdır. Bunu görmezden gelmek de, o bedeli uzaktan tartıp “değdi mi?” diye sormak da Gazze’yi anlamamaktır. Gazze halkının iradesi, başka halkların konforuna göre ölçülemez. Onlar, ölümün zaten her gün kapılarına geldiği bir yerde, yalnızca ne zaman öleceklerini değil, nasıl yaşayacaklarını da kendileri belirlemek istediler.
Üç yıl sonra elimizde tamamlanmış bir zafer değil, henüz bitmemiş bir mücadele var. İsrail hâlâ öldürüyor, yıkıyor, kuşatıyor. Filistin halkı hâlâ yas tutuyor, yaralarını sarıyor, toprağına dönmeye çalışıyor. Ama artık dünya, bu halkın varlığını ve özgürlük talebini görmeden yoluna devam edemiyor.
Aksa Tufanı’nın açtığı gedik kapanmadı; büyüdü. Bir halk, kendini feda ederek bütün insanlığa yeni bir ufuk gösterdi. Zulüm ne kadar büyük olursa olsun, insanın özgürlük arzusunu bütünüyle kuşatamaz.
Daha somut olarak ise yazımızın başında söylediğimiz şey oldu. Bir çağ kapandı. Dünya güç dengeleri bu savaşların etkisi altında yeniden düzenlenmeye başladı. Aksa Tufanının dalgalarının etkisiyle Suriye’deki 14 yıllık zulüm rejimi devrildi. Kendi halkına dayanan bir rejim kuruldu. İran ve Hizbullah 40 yıldır ilk defa gerçekten Müslümanlardan başka bir düşmanla, İsrail ile savaşmak durumunda kaldı ve bu savaş yüzünden dünya Müslümanlarının ümmet bilincinde bir iyileşme yaşandı. Bugün ABD’nin ve Avrupa’nın Müslümanlara ve dünyanın geri kalan kesimlerine karşı tepe tepe kullandığı moral üstünlük yerle bir oldu. İnsan hakları diyerek bütün dünya üzerinde kurduğu hegemonyanın altındaki ırkçılık ve sömürü arzusu ifşa oldu. Yaşadığını iddia ettiği soykırımla bütün dünyaya ödenmesi imkânsız ödendikçe artan bir borç yükleyen Siyonist dünya düzeninin hiçbir ahlaki değerin ne ölçüsü ne de kaynağı olamayacağı açıkça görüldü. Buna mukabil Gazze kendi mazlumluğundan dolayı dünyaya bir borç yükü üretmeden, sadece başka türlü bir dünyanın, bir hayatın, bir varoluş tarzının mümkün olduğunu gösterdi.
Aksa Tufanının dalgalarıyla açtığı yeni çağın bir görünümü de Müslüman ülkelerin birbirine yaklaşmaları oldu belki. Bugün oluşan Mekke ittifakı hiç kuşkusuz dolaylı veya dolaysızca bu tufanın etkisini taşıyor.
Ama aahh. Keşke Mekke İttifakı bu aşamadan çok önce İsrail’in soykırımcı saldırganlığına mukadder tehdidine, küstahlığına ve ölçüsüz hadsizliğine karşı önceden ve adı böylece konularak oluşmuş olsaydı.

