Liselilerin gösterileriyle başlayan olaylar, 2018’den bu yana ilk defa Sarı Yeleklilerin de gösterilere katılmasıyla yeni bir boyut kazandı…
Bütün şehirler ayağa kalktı…
Fransa, cayır cayır yanıyor…
Paris’in mağazaları yağmalanıyor…
Büyük ölçüde şiddet yüklü çatışmalara dönüşen gösterilerin büyümesinden ve bütün Avrupa ülkelerine yayılmasından korkuluyor.
Fransa, yeniden kendi ürettiği şiddetin içinde boğuldu. Öğrenci hareketinden doğan, hayat pahalılığı ve çöken kamu hizmetlerini protestoya dönüşen gösteriler, yüz binlerce insanın sokaklara dökülmesiyle başlamış; kısa sürede belediye binalarının ateşe verildiği, dükkânların yağmalandığı, polis ile gösterici arasında kanlı çatışmaların yaşandığı bir kaos tablosuna dönüşmüştü.
Limoges’te belediye binasının çatısının çökmesi, Paris’te “bütün caddelerin harap olması”, binlerce gözaltı ve yaralı polis…
YANGININ TEMELİ FELSEFÎ: BATI UYGARLIĞI’NIN ONTOLOJİK ŞİDDETİ
Bunlar münferit “aşırı sol” örgütlerin taşkınlıkları değil. Böyle bakarsak sadece sonucu görürüz ve Nietzsche’nin haklı olarak isyan ettiği gibi “asıl nedenleri” kaçırırız.
Bunlar, Batı uygarlığının ontolojik şiddet üzerine kurulu olmasının kaçınılmaz tezahürleri, hatta sonuçlarıdır. Anlam üretemeyen, değer üretemeyen bir uygarlık, yalnızca yıkım ve öfke üretecekti elbette ki.
Batı uygarlığının temel problemi, teknik veya ekonomik değildir; ontolojiktir.
Batı uygarlığı, Grek paganizminin ürettiği dualizminden beri, varlığı, “çatışma” üzerinden okur: İnsan ile Tanrı, insan ile tabiat, özne ile nesne, güçlü ile zayıf arasındaki ilişki, uzlaşma veya denge üzerine kurulu değil hâkimiyet kurmaya dayalı şiddet yüklü bir ilişkidir.
Descartes’ın “düşünen özne”si, dünyayı kendi karşısına nesne olarak diktiğinden beri; Kant’ın aklı “sınırlandırarak” metafiziği kapattığından beri; Nietzsche’nin “kudret iradesi”ni kutsamasından beri Batı, varlığı, “olma” kaygısı üzerinden değil “sahip olma” ve “yenme” kaygısıyla kurmuştur.
Seküler modernite, bu ontolojik şiddeti kurumsallaştırmıştır: Aşkın olanın içinin boşaltıldığı bir dünyada, anlam üretmek imkânsız hâle gelir. Sâbiteler (hakikat, adalet, merhamet ilkeleri) kaybolduğunda, geriye yalnızca değişkenlerin, arzuların ve güçlerin çatışması kalır.
Fransız düşüncesinin post-yapısalcı damarı (Foucault’nun her şeyi iktidar ilişkisine indirgemesi, Derrida’nın anlamın sürekli kayması fikri, Deleuze’ün arzunun yasaya karşı ayaklanması düşüncesi) bu boşluğu doldurmamış, aksine daha da derinleştirmiştir.
BATI UYGARLIĞI’NIN KENDİ ÇOCUKLARINI YEMESİ
Sonuç: Anlam üretmeyen bir toplum, kendini ancak sokakta yakarak, yağmalayarak, “eğer biz yanarsak siz de yanarsınız” diyerek ifade edebilir.
Fransa’daki gösteriler tam da bu ontolojik krizinin klinik tablosudur. Öğrenciler okulların çöktüğünü, öğretmenlerin olmadığını, geleceğin ellerinden kaydığını haykırıyor. Geniş kitleler, sosyal devletin eridiğini, hayatın pahalandığını, eşitlik ve kardeşlik vaatlerinin boş sloganlara dönüştüğünü görüyor. Ama bu öfkenin arkasında ortak bir anlam, ortak bir değer, ortak bir “olma” tasavvuru yok.
Sarı yelekliler de, öğrenciler de, anarşist gruplar da aynı boşluğun içinde yüzüyor.
Laik Cumhuriyet’in “özgürlük, eşitlik, kardeşlik” üçlemesi, aşkın bir kaynaktan beslenmediği için yalnızca biçimsel bir çerçeve olarak kalmıştır.
Aşkın yoksa, adalet de yalnızca güç ilişkisinin maskesi olur. Bu yüzden gösteriler “hak arayışı” olarak başlayıp, kamu binalarını yakma ritüeline dönüşüyor. Bu, Batı uygarlığının kendi çocuklarını yemesidir.
Çıkış yolu, Foucault’nun dürüstçe itiraf ettiği gibi, Batı’nın kendi içinden çıkmaz, Batı dışına çıkılması gerekir. Çünkü sorun, “daha fazla demokrasi”, “daha fazla sosyal politika” veya “daha fazla laiklik” ile çözülemez. Sorun, ontolojiktir.
ÇIKIŞ YOLU: ADALET, HAKKANİYET VE MERHAMET
Batı’nın üretemediği anlamı, İslâm medeniyetinin en son ve en sofistike kavramlarını ve kurumlarını yeşerten Osmanlı medeniyetinin geliştirdiği üç temel kavramda aramak gerekir: adalet, hakkaniyet ve merhamet.
Adalet, Osmanlı’da güçlünün hakkını alması değil; her şeyin yerli yerinde olması, nizamın bozulmamasıdır. “Adalet mülkün temelidir” sözü, mülkü (devleti, toplumu) yalnızca güçle değil, dengeyle ayakta tutar.
Hakkaniyet ise, herkese hakkını vermektir; ne fazlasını ne eksiğini. Bu, modern eşitlik iddiasının soyut ve çatışmacı biçiminden farklıdır; somut, ilişkisel ve ölçülüdür.
Merhamet ise, bu iki kavramı insanîleştirir. Merhamet, zayıfı ezip geçmemek, acıyı görmek, güç ile ahlak arasında köprü kurmaktır.
Osmanlı, bu üç kavramı yalnızca ahlâkî öğüt olarak değil, idarî ve hukukî pratik olarak kurumsallaştırmıştır. Bu sayede yüzyıllar boyunca farklı din, dil ve ırktan toplulukları bir arada tutabilmiş; anlam ve değer üretebilmiştir.
Fransa’daki gençlerin ve halkın aradığı şey, aslında budur. Onlar yalnızca daha fazla ücret veya daha iyi okul binası istemiyor; yaşanabilir bir anlam düzeni istiyor. Batı bu düzeni üretemiyor, çünkü ontolojisi şiddet üzerine kurulu. Osmanlı mirası ise, tam da bu noktada insanlığa bir imkân sunuyor: Güç ile merhameti, nizam ile adaleti, hakikat ile şefkati bir arada tutabilen bir medeniyet dili. Bu dil, sokakları yakarak değil; varlık ile barışık olarak ve kültürlerin birbirlerine hayata hakkı tanımasıyla anlam üretir: Bu söylediklerimizin ispatlandığı laboratuvar Osmanlı Balkanlarıdır!
Fransa’nın yanan belediye binaları, Batı’nın kendi ateşini söndüremediğinin kanıtıdır. Bu ateşi söndürecek su, ne ruhsuz seküler akılla, ne de merhametsiz hâkimiyet kurma kaygısıyla varedilebilir. O su, adalet, hakkaniyet ve merhamet kavramlarının yeniden hayat bulduğu bir medeniyet tasavvurunda aranmalıdır. Aksi takdirde Batı, kendi ürettiği ontolojik şiddetin içinde boğulmaya devam edecektir.
Vesselâm.

