Türkiye Günlüğü dergisinin “Türk Düşüncesi Nerede?” dosyasında Yalçın Koç’un söyleşisinde sıkça karşılaştığımız “Anadolu Mayası”, “Türk cevheri”, “gönülde açılma” gibi kavramlar ilk bakışta oldukça etkileyici. Bir Türk olarak insanın içini hoş ediyor. Ancak bu kavramların tam olarak neyi açıkladığını sormaya başladığınızda işler karışıyor.
Mesela Anadolu Mayası nedir? Bir coğrafyanın tarihsel kültürel birikimi mi? Farklı halkların birbirleriyle etkileşimi mi? Yoksa bütün bu tarihsel gerçekliklerin ötesinde, değişmeden varlığını sürdüren metafizik bir öz mü?
Koç, Anadolu’yu Hititlerden Friglere, Selçuklulardan Osmanlılara uzanan bir süreklilik içinde düşünüyor. Ancak aynı coğrafyada farklı dönemlerde yaşamış toplulukların varlığı, onların aynı düşünsel cevheri taşıdıklarını söylemeyi zorlaştırır. Kuşkusuz tarihsel süreklilik iddiası, tarihsel kanıt gerektirir. Birbirinden çok farklı dinleri, dilleri ve kültürleri aynı mayanın tezahürleri olarak görmek, tarihi açıklamak yerine ona önceden hazırlanmış bir metafizik kalıp giydirmekle mümkün olabilir.
Üstelik Anadolu›nun tarihsel zenginliği, tam da bu farklılıkların birbirleriyle karşılaşmasından doğmuştur. Rumların, Ermenilerin, Kürtlerin, Arapların, Süryanilerin ve Türklerin tarihsel tecrübelerini tek bir cevhere indirgemek, bu çoğulluğun hakkını vermek değildir.
Asıl sorun ise Koç’un Türkçeye yüklediği ayrıcalıklı düşünme kabiliyetidir. Türkçenin eklemeli yapısı, sözcük türetme gücü, anlam zenginliği elbette önemlidir. Fakat bu özelliklerin hangi bakımdan Türkçeyi başka dillerden üstün kıldığını bu kabiliyetiyle mesela Türkçenin şimdiye kadar dünyaya neyi kabul ettirdiğini veya ettirebileceğini görebilene aşk olsun..
Doğrusu Yalçın Koç’un Kadim demde Hatem olan Kelamı açma konusunda Türkçeye atfettiği kabiliyeti ben de görüyorum. Buna hiçbir itirazım olamaz, olmuyor da zaten. Ama bu esasen bütün dillerin özelliğidir. Bunun sadece Türkçenin bir özelliği olduğunu düşünmek bir defa Allah’ın bütün insanların rabbi olma sıfatıyla da adaletiyle de çelişiyor. Bir tür seçilmiş millet nosyonu İsrailoğullarının vehmidir, Müslümanlar ise bir ırk veya dil adına değil emanet misyonuna sahip oldukları ölçüde Allah’ın seçilmiş kulları olurlar. Allah bütün kavimlere o kavimlerin diliyle mesajını yolladığını söyler, dolayısıyla kadim demde hatem olan kelamı bütün dillerde açılabilir demektir. Yalçın Koç veya ondan Türkçe adına bir mucize bekleyenlerin Türkçeden açıldığını hissettikleri kelamın gerçekten Allah’ın kelamı olup olmadığı hususunda emin olmalılar.
Türkçeden beklenen bu özelliği test etmenin yolu başka dillerle ilgili gerçekten açıcı sorular sormaktır, mesela: Arapçanın kök ve vezin sistemi, Farsçanın edebî ve tasavvufi ifade kabiliyeti, Grekçenin felsefi kavram üretme tarihi, Sanskritçenin dilbilgisel ve düşünsel zenginliği ne olacaktır? Türkçedeki “gönül” kelimesinin taşıdığı anlam derinliği, Arapçadaki kalb, fuâd, sadr, lübb, basîret Farsçada dil, sûz, derd ve işk kavramlarının oluşturduğu düşünsel evrenden daha mı zengindir? Hangi ölçüte göre? Bu kavramların her biri üzerine Arapça’dan da çok zengin açılımlar yaşayabilirsiniz. Gönül kelimesi, çevrilemez başka bir dile diyor bir de üstad. Elbette bazı kelimelerin başka dile aynı güçle çevrilememesi genel olarak bir çeviri sorunudur. Sadece Türkçeden başka bir dile çevrilemez değil, bazen İngilizce çok zengin bir anlam içeriği de Türkçeye tahrif edilmeden çevrilemez. Gönül Dağı’nı doğru çevirmek için önce Türkçesini de doğru anlamış olmak lazım ama. Söyleşiyi yapan zat bu kadar derin anlam dünyaları atfettiği Gönül Dağının İngilizce karşılığını The Mountain of Heart veya İspanyolca karşılığını da Montaña del Corazón kadar anlıyor. Oysa burada yağmurla, boranla, selle taşan, can özünden akıp giden, cananı bulduğunda bile yaralanan bir gönül vardır. Gönül dağı, aynı zamanda dağlanan gönlün de şiiridir. Türkçenin ses ve anlam imkânları bu çağrışımı bize sunuyor. Ama bunu kavrayabilmek için Türkçeye metafizik bir üstünlük atfetmeye değil, türkünün söylediğini gerçekten dinlemeye ihtiyaç var. Başka dillerin de kendilerine özgü gönül dağları, gönül yaraları, aşk ve hicran dünyaları vardır. Bir dilin büyüklüğü, başka dillerin söyleyemediklerini yalnızca kendisinin söyleyebildiğini iddia etmekte değil, insanlığın ortak tecrübesine kendi sesiyle katılabilmesindedir.
Daha Türkçenin içindeki bu nüansı bile görmeden başka dile nasıl çevirip oradan da aynı açılımı bekleyeceksiniz? Çeviri tahriftir diyordu Walter Benjamin, bundan kaçış yok, ama bu tahrife bakarak bir dile başka dilde olmayan bir mucize atfetmenin de anlamı yok.
Bir dilin kendine özgü bir kelimeye sahip olması, başka bir dilin aynı hakikati kavrayamadığı anlamına gelmez, sadece o dille ilgili bir tecrübeye sahip olmadığınız, dolayısıyla bunu sizin o dilde hissedemeyeceğiniz anlamına gelir, ama hissedenlerin tecrübelerini yok sayamaz, hele o tecrübeye karşı bir imtiyaz öne süremezsiniz... Dillerin farklılığı, düşüncenin farklı imkânlarıdır; aralarında kendiliğinden bir üstünlük sıralaması oluşturmaz.
Koç’un Batı düşüncesine yönelttiği eleştiride de ilginç bir paradoks var. Grek-Latin-Kilise düşüncesinin kendi kavramlarını evrenselleştirmesine karşı çıkıyor. Bu eleştiri tabii ki haklı, biz de sürekli bunu söylüyoruz. Batı’nın kendi tarihsel tecrübesini bütün insanlığın düşünce tarihi olarak sunması gerçekten ciddi bir sorundur. Ancak Batı merkezciliğine karşı çıkarken Türk merkezci bir metafizik kurmanın ne anlamı var? Bir medeniyetin kendi tarihsel tecrübesini mutlaklaştırmasına itiraz edip başka bir medeniyetin diline ayrıcalıklı hakikat yeteneği atfetmek, aynı yanlışı tersinden tekrarlamak değil midir?
Daha önemlisi, Koç’un düşüncesindeki Türkçe de gerçekte tarih boyunca başka dillerle karşılaşarak ve karışarak oluşmuş Türkçedir. İslam’la birlikte Arapçadan, Farsçadan ve başka dillerden beslenmiş; düşünce dünyasını bu karşılaşmalarla geliştirmiştir. Yunus Emre’nin Türkçesinin, Mevlânâ’nın Farsçasından, İbn Arabî’nin Arapçasından, ortak İslam medeniyetinin kavram dünyasından bütünüyle bağımsız olduğunu kim söyleyebilir? Türkçenin büyüklüğü, başka dillerden bağımsız, dokunulmaz bir cevher taşımasında değil; başka dillerle karşılaşarak muazzam bir düşünce ve edebiyat dili hâline gelmesindedir. Bunu görmek için Türkçeye veya başka bir dile ilahi bir keramet atfetmeye gerek yok. Güneş-Dil Teorisi’nin bilimsel açmazı, ulusal bir arzuyu dilbilimsel gerçeklik gibi sunmasıydı. Koç’un yaklaşımındaki benzer tehlike ise kültürel bir aidiyeti metafizik hakikat mertebesine yükseltmesi ve bir seçilmiş ırk ve dil oluşturmasıdır. Ağır felsefi terminoloji, bir iddiayı kendiliğinden daha doğru yapmaz. Bazen yalnızca kanıtlanmamış bir iddianın etrafına aşılması güç bir kavram duvarı örer. Asıl soru hâlâ ortada duruyor: Türkçenin hangi özelliği, ilahi hakikati başka dillerden daha iyi açmasını sağlıyor? Bu sorunun cevabı verilmeden “Türk cevheri” üzerine kurulan bütün metafizik, 1930’ların Güneş-Dil hayalinin felsefi bir yankısı olmaktan kurtulamayacaktır.
İNNA LİLLAHİ VE İNNA İLEYHİ RACİUN.
Pınar Yayınlarının kurucularından, her türlü hayırlı faaliyetin öncülerinden camiamızın çok değerli ismi Cevat ağabey (Özkaya) fani dünyadaki yolculuğunu tamamladı ve ebedi aleme irtihal etti. Kemal Kelleci gibi, onun da vefatına ayrı hüzünlendim, yine yurtdışında olduğum için cenazesinde onu son yolculuğuna uğurlamada dostlarıının arasında olamadığım içi ayrı üzüldüm. Duruşuyla, hayatıyla, vakur ve sebatkar mücadelesiyle, tevazusu ve beyefendiliğiyle bir yıldız, hikmeti ve sohbetiyle bir Pınar gibiydi. Allah’tan gani gani rahmet, ailesine, Pınar camiasına ve bütün gönül dostlarına başsağlığı ve sabır diliyorum.

