Sosyal ve siyâsî teoriler, modernleşme modelleri üzerinde yapılan zengin bir müktesebâtı hâizdir. Bunlar üniversitelerde , alâkalı şubelerde okutulur. Merkez dünyâ mevzubahis edildiğinde, iki model sıkılıkla işâret edilir. Bunlardan ilki Anglosakson model, yek diğeri ise Alman modelidir. Doğrusu ben buna bir de Fransız modelini dâhil ederim. Bu modeller , modern dünyâdaki inşâ ve çözülme süreçlerini idrak etmekte fevkalâde faydalıdır. Şimdi bunlara bir bakalım.Anglosakson model, sosyal dinamiklerin ağırlığını taşır. Birleşik Krallık, Hollanda ve ABD gibi toplumlar bu modelin başat misalleridir. Ticâret başta olmak üzere çeşitli ekonomik faaliyetlerle iştigâl eden ve zenginleşen kuvvetli burjuva dinamikler buralarda tâyin edici olmuştur. Siyâsî modernleşmeyi de işbu sosyal dinamikler belirlemiştir. Yâni , kapitalist ekonominin sosyal kuvvetleri , feodal zihniyetli eski siyâsî elitleri baskılamış, geriletmiş ve onların yerini almıştır. Protestan ağırlıklı ve çok kuvvetli burjuva sınıfına sâhip olan Hollanda’da bu dönüşüm en az kavgalı ve kolay yaşanmıştır. Birleşik Krallık da Hollanda’ya nispetle bâzı sancıları yaşamış olsa da aynı kervâna eklemlenmiştir. ABD’de ise sosyal dinamikler Avrupa’daki benzerlerine kat be kat galebe çalmıştır. Çünkü bomboş, devâsa bir coğrafyaya sâhip olan Yeni Dünyâ’da devletsizlik baştan veridir. Binaenaleyh , sosyal güçlerin dinamosu Avrupa’da olduğundan daha rahat çalışmış ve devlet inşâsı büyük ölçüde sosyal ve ekonomik elitlerin kontrolünde gerçekleşmiştir. Bu model büyük ölçüde ekonomipolitik olarak vasıflandırılır. Ezcümle, bu modelde ekonomik/sosyal dinamikler siyâsî şekillenmelere kılavuzluk etmiştir.
Fransız modeli ise daha arada kalan bir modeldir. Fransız modernleşmesi ağırlıklı olarak bir devlet modernleşmesi olarak zuhûr etmiştir. Bu da, ne kadar modern olursa olsun feodal köklerinden kopmayı reddeden siyâsî elitlerin , yeni yükselen burjuva elitlerin taleplerine mukâvemet etmelerine sebep olmuştur. Mâlum olduğu üzere , çelişkiler derinleşmiş ve Devrim gibi dramatik hâdiselerin yaşanmasına yol açmıştır. Neticede kazanan Fransız burjuvaları olmuş ve Fransız modeli , gecikmeli de olsa Anglosakson modellerle eşitlenmiştir. Ama Fransız devletçiliği o kadar derin bir tecrübedir ki , Hollanda ve Birleşik Krallık karşısında Fransa her zaman daha kamucu bir profil vermiştir.
Üçüncü model ise ilk ikisinin aksine geleneksel seçkinlerle yeni seçkinlerin her seviyedeki çok kuvvetli ittifâkına oturmaktadır. Yâni ,Almanya’da çok farklı bir dinamik işlemiştir. Birleşik Krallık’da eski seçkin sınıflar kendi içlerinde bir zihniyet dönüşümü yapıp , şövalye erdemlerini bir kenara atmış, ticârileşmiş ve burjuva dinamiklerle uyumlulaşmıştı.(Gentry kültür târihi tam da bunu ifâde eder). Fransa’da ise eski seçkinler ile yenileri tam bir hesaplaşma içine girmiş ve . dönüşüm çok sancılı bir şekilde gerçekleşmişti. Almanya’da yaşananlar tam aksi istikâmette tecelli etti. Eski elitler şövalye erdemlerini doğrudan ekonomik dinamiklere aşıladılar.(Burada Gentry-Junker farkına çok dikkat etmek gerekir). Eski seçkinler ile yeni seçkinler büyük bir kültürel füzyonda buluştular. Almanya, hayli dar bir aralıkta hem ekonomik hem de bürokratik/siyâsî büyümesini yaşadı. O kadar ki , ikinci sanâyi devriminin başat merkezi hâline geldi.
Bu füzyonun kültürel yapısı,otoriter ve pretotaliter vasıfları ile bilhassa dikkat çekicidir. Diğer modellerden esaslı bir sûrette ayrışır. İlk modelin kültürel çıktısı ,Anglosakson dünyâda doğrudan, Fransa’da ise dolaylı olarak liberal bir eksene oturur. Toplum; siyâsî hüviyetiyle ulus, devleti önceler. Almanya’da ise tam aksine devlet ulusu inşâ eder Süreç, liberal değildir.
Almanya’nın siyâsî, bürokratik ve ekonomik yükselişi kaçınılmaz olarak militarizm ile eşlenecekti. I.ve II.Umûmî Harp , bir şekilde bu dizginlenemez yükselişi kontrol altına alınması için yaşandı denilebilir. İlkinde Batı, istemeyerek de olsa Rusya’yı da yanına alarak Almanya’yı yendi. Versailles, Almanya’yı çökertti ise de bunun hükmü uzun devâm etmedi. Küllerinden doğan Almanya bir defâ daha sahneye çıktı. Bu defa, yanına modernleşmesi kendisine benzeyen Japonya’yı da aldı. Avrupa, yine istemeye istemeye artık Sovyetler olarak bilinen Rusya’nın kapısını yeniden çaldı. Bu da kifâyet etmedi. ABD de devreye girdikten sonra netice hâsıl olabildi.
II.Umûmî Harp nihâyete erdikten sonra Almanya ve ortağı olan Japonya ameliyata alınarak hadım edildi. Militarist husyeleri alındı. Zorla liberalleştirildiler. Militarist damardan çekilen disiplinleri sâdece ekonomiye kanalize edildi. Ameliyatın hayli başarılı olduğunu teslim etmeliyiz..
Kapitalist sistemin sistemik temelli krizleri yaşandığında dünyânın kültürel iklimi de dönüşüyor. Tuhaf geçişler yaşanabiliyor. Almanya’da her zaman diğer modele meftun bir entelektüel çevre var olmuştur. Buna mukâbil Birleşik Krallık ve Fransa ve ABD’de de Alman modeline hayran olanlar her dâim mevcuttur. Mesele bunların hangisinin ne zaman diğerine galebe çaldığıdır. Kriz zamanlarında liberaller marjinalize olurlar. Bu, liberal yozlaşma olarak tecelli eder. Weimar bunun tipik misâlidir. Onun yerine Prusya zihniyetinin çeşitlemeleri baskın hâle gelir. Bunun mukâbilinde her yeniden inşâ süreci, bir şekilde liberal doktrinlerin çeşitlenmeleri olarak tezâahür eder. Hâsılı bir döngüdür bu. Bugün sistemik krizlerin bir yenisini idrâk ediyoruz. Prusya rûhu yeniden canlanıyor. Allah yardımcımız olsun..
Hep Batı’dan bahsettin, denilebilir. Başka havzalarda neler oluyor suali akıllara gelebilir. Hemen ifâde edeyim. Merkez dışı dünyâlardaki entelektüel iklim de fark etmiyor. Burada altını çizmeye çalıştığım modellerin kültürel çıktılarını sayısız replikası ile karşılaşırsınız sâdece. Ne diyelim, taklitler sâdece aslını yaşatır.

