Balkanları biz toparlayıp kendine getirebilir yeniden. Biz adaletin, hakkaniyetin, merhametin hükümferma olduğu Osmanlı ruhu dediğim Türk ruhu ile biz cennete çevirebiliriz sadece.
Bunu dünya âlem biliyor. Bir biz bilmiyoruz sadece, ne yazık ki. Eğer biz de hakkıyla bilir ve kendimize gelebilirsek, duran tarihe ruh üfleyip yürüteceğiz tarihi yeniden. Duran tarih, duran insanlık tarihi yeniden başlayacak…
Felsefe profesörü Numan Aruç hoca ve Gostivar’ın dertli entelektüelleri kardeşlerimle gece yarısına kadar yaptığımız ve bitmesin istediğimiz ama mekânın kapatılması üzerine bitirmek zorunda kaldığımız ruh dolu o leziz sohbette nasıl aziz ve leziz bir gelecek tasavvuruna kanat çırptık öyle!
İslâm’ın inşa ettiği “Türk ruhu”, öncü kuşaklarını yetiştirebilirse Balkanları biz toparlayıp kendine getirebilir, ayağa kaldırabilir ve tarihe girdirebiliriz yeniden. “Türk ruhu” ifadesinden ırk çağrışımı yaptırıyor diye rahatsız olabilecek okuyucularıma şunu açık yüreklikle söylemek isterim ki, Türk ruhu, Müslüman olma şuuru demek. Müslüman olma şuurunu yitiren Türk ruhunu da yitirir ve celladına âşık tasmalı çekirgelere dönüşür, leş kargalarına yem olur, tarihten çekilir gider…
Diğerleri, bizim dışımızdakiler, Rus, Amerikan ve Avrupa kefere-i feceresi ise Balkanları karıştırmaktan, cehenneme çevirmekten başka bir şey bilmiyor. Şekil 1’de (bir asırlık zulüm, katliam ve soykırım tarihinde) görüldüğü üzere…
Üç güne haftaları, belki de ayları sığdırdığınız günler olmuştur sizlerin de. Geçen hafta Zenzibar’dan Polonya’ya, İstanbul’dan Makedonya’ya uzanan üç günlük inanılmaz (kısmen zihnî, kısmen fiîlî) bir seyahatimiz oldu. Fiîlî seyahatimizin zihnî / entelektüel beyin fırtınasına dönüştüğü unutulmaz bir ânı, Makedonya’nın %90’ı Türk olan şehri Gostivar’da yaşadık, iki MTO talebesi kardeşimizin (Emre Bekteş ve Asude Gökşan’ın) düğünleri için geldiğimiz Makedonya’da.
MTO yönetim ekibimizden Muharrem Kartancı kardeşim, çıktığımız yolcuğu çok güzel yazdı. Güzel, lezzetli bir seyahat yazısı oldu bu. Zihin açıcı, keyifli okumalar…
ŞAR DAĞLARI’NIN ETEKLERİNDE BİR DÜĞÜN
Nüfusunun yüzde doksanı Türk olan Gostivar’dan Mustafa kardeşimizin ısrarıyla bir köftecide mola veriyoruz. Ardından Debre köylerine doğru, köylülerin deyimiyle keçi yollarından çıkıyoruz. Şar Dağları’nın eteklerinde tabiat bütün ihtişamıyla açılıyor önümüzde. Göletler, yemyeşil yamaçlar, köyler ve yol kenarlarında buz gibi suların aktığı çeşmeler…
Bir çeşmenin başında duruyoruz. Abdest alıyoruz. Su öylesine soğuk ki yüzümüze vurduğumuzda yalnızca bedenimizin yorgunluğunun değil, zihnimizde biriken ağırlığın da hafiflediğini hissediyoruz. Sonra düğün konvoyuyla buluşuyoruz.
Ve yol boyunca konuşulan bütün meseleler bir anda ete kemiğe bürünüyor.
“En asil olan, en sade olandır” diyen Yusuf Kaplan Hocamızın sözü, bu düğünde neredeyse görünür bir hâle geliyor.
Balkanlarda bir köy düğünü; sadelik, asalet, samimiyet ve Müslüman olmanın o tarifsiz coşkusu…
Gelin ve damat güller içinde, kırmızı halı üzerinde yürütülüyor. Şekerler dağıtılıyor. Davul zurna çalıyor. Halay başlıyor. En yaşlı da orada, en genç de omuz omuza. İlahiler söyleniyor, dualar ediliyor…
Bir an bunun yalnızca bir düğün olmadığını düşünüyorum. Sanki kuşaklar arasında sessiz bir ahitleşme yaşanıyor. Geçmiş geleceğe bakıyor. Gelecek geçmişten emaneti teslim alıyor.
Bir baba oğluna, bir dede torununa yalnızca bir soyadı bırakmıyor; bir hafıza, bir ahlâk, bir hayat biçimi ve bir aidiyet duygusu bırakıyor.
Yusuf Kaplan hocamızın altını çizerek söylediği gibi, medeniyet yalnızca saraylar, camiler, kitaplar, devletler ve büyük eserler değildir. Bunlar medeniyetin görünen yüzüdür. Âfak boyutudur. Medeniyet, insanın hayatına yerleşmiş olan anlam dünyasıdır. Enfüs’te ve enfüs’le yeşertilen anlam ve değer dünyası: İnsanın nasıl evlendiğinde, nasıl misafir ağırladığında, çocuğunu nasıl yetiştirdiğinde, ölüsünü nasıl uğurladığında, komşusuna nasıl davrandığında
kendisini gösteriyor.
Bir medeniyet önce gündelik hayata yerleşiyor; sonra tarihe mal oluyor.
Türkler burada yalnızca yaşamadılar; yaşattılar.
DEVLET ÇEKİLİYOR, MİLLET YAŞATIYOR…
Bir zamanlar merkezinde oldukları büyük bir dünyanın kenarında sahipsiz, kimsesiz kalmanın hüznü… Kökleriyle bağını koparmadan yeni dünyada ayakta kalmaya çalışmanın çilesi… Çocuklarına bir şeyler bırakma sorumluluğu… Ve bütün bunları çoğu zaman kendi imkânlarıyla sürdürmenin ağır yükü…
Mustafa kardeşimizin teklifi ile hem düğün evinin yükünü hafifletmek hem Numan Hoca ile görüşmeye fırsat bulmak niyetiyle düğün yemeğinden sonra gece yarısına doğru Gostivar’a dönüyoruz.
Numan Hoca bizi iki öğretmenle birlikte bekliyor. Öğretmenler, Yusuf Kaplan’ın yüz kitaplık okuma listesini öğrencilerine sürekli tavsiye eden, okutan, takip eden güzel insanlar. Israrla hocamızla tanışmak istemişler. Yolculuk boyunca da havaalanında, uçakta, gittiğimiz şehirlerde fikrî olarak Hocamızdan beslenen insanların ilgisi ile karşılaşıyoruz çoğunlukla, bu umut oluyor bizlere..
GECE YENİDEN BAŞLIYOR
Birbirinden derin sorular, muhabbet, coşku, samimiyet… Bize kardeşlik ruhunu iliklerimize kadar yaşatıyorlar.
İnsan bazen bir toplumu söylediklerinden çok, söyleyemediklerinden tanıyor. Onların ruh hâllerini, ızdıraplarını, çilelerini, hüzünlerini; susuşlarını, sevinçlerini, birbirlerine değen kalp atışlarını anlamaya çalışıyorum. Aynı anda Müslüman olmanın coşkusunu görüyorum.
Bir ezan yükseldiğinde yüzlerde beliren aydınlığı… Bir misafir geldiğinde gözlerdeki sevinci… Bir düğünde omuz omuza durmanın verdiği güveni… Bunları düşünürken gece ilerliyor; beynimizi zorlayan, zihnimizi zonklatan soruların ardından istirahate davet ediliyoruz.
Otel hemen muhabbete daldığımız mekânın yanında: Konak.
“Gosti” misafir demek; “var” ise var anlamında. Gostivar: Misafir var!

