İslam ile Batı sanatı arasındaki karşılaşmalar esasında uğrayacağımız üçüncü adres Georges Didi-Huberman’dır.
Bizim Gördüklerimiz Bize Bakarlar adlı kitabında (trc.: Adem Beyaz, Ketebe, 2026) Didi-Huberman “Görmenin Kaçınılmaz Yarılması; Boşluktan Kaçınma; Görülecek En Basit Nesne; Görünürün İkilemi; Görselin Diyalektiği; Antropomorfizm ve Benzemezlik; Çift Mesafe; Eleştirel İmge; Biçim ve Yoğunluk ve Görmenin Bitimsiz Eşiği” başlıkları altında tek temel problemi 10 aşamada derinleştirilmeye yönelmiştir. Kendi ifadesiyle onun hedefi, bir “biçim antropolojisi”ni ve “imgenin metapsikolojisi”ni kurmaktır.
Soyut sanatın öncülerinden olmaları bakımından Mondrian ile Kandinsky’nin görüşlerini özetlemiş, sonra asıl maksadımız olan karşılaşmalara geçmiştik. Didi-Huberman’ın yukarıda zikrettiğimiz kelime ve kavramlardan hareketle ileri sürdüğü görüşler için bunu yapmayacağız. Onunla karşılaşmamızı, doğrudan okurun onun yukarıda zikrettiğimiz kitabını okuduğunu varsayarak yapacağız.
Önce Mondrian’la Didi-Huberman arasındaki şu ilginç karşılaşmaya işaret edelim. Toptancı bir söyleyişle Mondrian’ın nesne, görünüş, soyutlama, ilişki, denge ve evrensel hareketi; Kandinsky’nin sanatçıyı eser meydana getirmeye sevk eden ruhsal zorunluluğu öne çıkardığını görmüştük. Didi-Huberman’da ise nesne, görme, yarılma, kayıp/boşluk, mesafe, diyalektik imge, bitimsiz eşik hareketi öne çıkmaktadır.
Bu üçü arasında şu ciddi farkı ısklamamak gerekir: Mondrian görünüşün arkasındaki evrensel düzeni, Kandinsky soyutlama yoluyla saf biçimi ararken, Didi-Huberman görünüşün “arkasında” sabitlenebilecek bir nihai alan kurmaktan özellikle kaçınır.
Onun görmeden maksadı “varış” değil, hep açık tutulan bir “eşik tecrübesi”dir. İlginç olan bizim “görmenin terbiyesi”ne dair yazılarımızla hem temas hem de ayrılık noktasının çok da kuvvetli olarak tam burada tesis ediliyor olmasıdır.
Şöyle ki, bizde nazar, görünürde tükenmemekle beraber nûr, idrak, mana, huzur… istikametinde ontolojik bir zeminde işler. Didi-Huberman ise görünürde tükenmemeyi kabul eder ama onu böyle bir metafizik istikamette tamamlamaz. Bilakis tamamlanmamışlığı korumak ister.
Dolayısıyla üç yaklaşımı şimdilik şöyle yan yana koymak daha açıklayıcı görünüyor: Mondrian, Kandinsky ile Didi-Huberman düşünce hattında ilk durum: doğal görünüş ve doğal nesne; problem: bireysel görünüş ve görülen nesne; hareket: soyutlama ve diyalektikleştirme; görünmeyen: evrensel ilişki ve kayıp, boşluk ya da mesafe; ara unsur: plastik ilişki ve diyalektik imge; ufuk: denge ya da evrensel ve betimsiz eşik… üzerinden ayrışırken, bu ayrışma belki tam olarak İslam sanat nazariyesinde değil ama bizim ona mahsus olarak yaptığımız araştırmada şöyle kuruluyor: Zâhir / sûret; sûrette kalmak ve onu aşmak; nazar / idrak; mana; nûr ve huzur.
Burada yine de özellikle son sütunu Didi-Huberman'ın kavramlarıyla fazla hızlı özdeşleştirmemek gerekir. Çünkü boşluk ile bâtın, aura ile nûr, bize bakan ile nazar arasında ilk bakışta çok cazip benzerlikler kurulabilir; fakat bunların ontolojik dayanakları birbirinden esaslı biçimde farklıdır.
Asıl verimli karşılaştırmaya da sanırım buradan başlanmalıdır: Didi-Huberman’ın “gördüğümüz şey bize bakar” önermesi ile bizim üzerinde durduğunuz “görmenin kendisinin görülememesi” meselesi aynı soru içinde birleşmez, fakat şaşırtıcı biçimde birbirlerinin sınırına dokunurlar. Birinde nesne, görmenin egemenliğini kırar; diğerinde ise görme, kendi kaynağını kendisine nesne kılamaz. Bu ayrımı biraz daha kazırsak, “görmenin terbiyesi” için Batılı görme teorileriyle kurulacak mukayesenin oldukça sağlam bir kavramsal eşiğine ulaşabiliriz.
Böylece Didi-Huberman’ın bizim yürüdüğümüz düşünce menzili bakımından kıymeti, bize İslâm sanatını açıklamak için yeni bir Batılı teori vermesinde değil, bizim işlediğimiz nazar anlayışının hangi meseleye cevap verdiğini daha keskin biçimde fark ettirmesinde ortaya çıkıyor olabilir.
Bunu söyle açabiliriz: Söz konusu yazılarımızda kurduğumuz ana hareketin sanat eserinden geriye doğru “sûret hayal, idrak, nazar”; varlık ve görünürlük yönünden ileriye doğru “nûr, görünürlük, görme, nazar, idrak, hayal, sûret ve sanat” şeklinde bir güzergâha sahip olduğunu hatırladığımızda, görmenin gözde bitmediğini, sûretin de hakikatin kendisi hâline gelmediğini teyiden söylemiş oluruz.
Didi-Huberman tam da bu iki noktayı, bambaşka bir ontolojik zeminden ve maharetle şöyle problemleştirir:
Onun mezar örneğine kendi anlayışımızdan baktığımızda görünenden göze verilenin: taş – yüzey – hacim ve biçim olduğunu görürüz. Fakat nazara açılan: yokluk – ölüm – hatıra – kayıp – öte – görünmeyendir.
Nasipse buradan devam edelim.


