İnsan artık sadece nasıl göründüğünü mü merak ediyor? Nasıl biri olduğunu değil, içinden ne geçtiğini, onu neyin yaraladığını ya da gönendirdiğini, neyin onu daha çok ya da daha az gösterdiğini, daha derin ya da daha sığ yaptığını değil, insanlığının kollarının nerelere kadar uzandığını da değil, sadece nasıl göründüğünü mü önemsiyor? Hem kendine hem belki kendinden çok başkalarına nasıl göründüğünün mü derdine düşüyor? Kendimize yönelik neredeyse hiçbir bakışımız, ilgimiz, merakımız yokken; günün hemen her vakti, her yerde, her durumda, her mekânda durmadan kendimize doğru çevirdiğimiz objektiflerin başka ne anlamı olabilir? Gerçekten ne anlamı olabilir? Hatta sadece şöyle söyleyelim: Ne anlamı olabilir?
Tam ne zamandı, herhalde hiçbirimiz hatırlamıyoruz. Bir gün bir şey oldu ve yaşadıklarımızı fotoğraflamaktan fotoğrafladıklarımızı yaşamaya geçiverdik!
“Bugün üç farklı sokak kedisiyle ayrı ayrı selfie’mi çektim” diye yazdı günlüğüne ve şöyle devam etti: “Kedilerin bana şükran duyduğuna eminim; çünkü kediler maalesef selfie çekemiyor!”
Sokaklar, caddeler, taşıtlar, altgeçitler, pasajlar, merdiven altları, kırık banklar, çöp kutularının yanı, alelade duvarların önü, yağmur birikintilerinin etrafı, aklınıza neresi gelirse orası, bütün o şeylerle birlikte kendi fotoğrafını çeken insanlarla dolu. İnsanlar hariç olmak üzere diğer her şey insanların bunu neden yaptığını anlamaya çalışıyor.
Selfie çekmekten muradımız nedir? Kendimizin hayatın içinde nasıl durduğuna mı bakıyoruz? Yoksa hayatın üstümüzde nasıl durduğunu mu görmeye çalışıyoruz? Yoksa selfie’lerimize bakarak kendimizi mi görmeye çalışıyoruz? Hayatımızın ne kadar çekilmeye değer olduğunu ispat etmenin mi derdindeyiz?
Selfie’lerde iyi durmayan her şeyi fotoşoplamak hayatımızı da kabul edilebilir hale getiriyor mu?
Tarih boyunca çekilmiş en ironik fotoğrafları, selfie çekenleri çeken fotoğrafçılar çekiyor muhtemelen!
“Selfie bağımlılığının da kendini sevmekle pek ilgisi yoktur. Yalnızlaşmış, narsist benliğin boşta çalışmasından başka bir şey değildir. İnsan, içsel boşluk karşısında nafile bir şekilde kendini üretmeye çalışır. Yalnızca boşluk kendini yeniden üretir. Selfie’ler, boş biçimler içindeki kendiliktir” diyor Byung-Chul Han, ‘Ötekini Kovmak’ isimli kitabında.
“Bugüne kadar fotoğraflarının kendisine benzediğini kabul eden tek bir kişiye bile rastlamadım” dedi fotoğrafçı. “O meseleyi de kendilerinden vazgeçerek çözüyorlar” dedi muzip müşteri.
Hiç kimse kendileriyle selfie çekinmediği için mahzun olan ne çok ezilmiş pet şişe, terkedilmiş ayakkabı teki, kırık pencere, yağmur oluğu, yırtık branda, ağaç gölgesi, pazar çadırı, çürük domates, tükürülmüş sakız yumrusu, boş laf, dolu hard disk, çatlak vazo, ucu kopmuş virgül vardır dünyada kim bilir?
Selfie’ler sanki kendimizi dünyanın sekizinci değilse bile, yetmiş sekizinci, yedi yüz sekizinci, yedi milyon iki yüz sekizinci harikası gibi hissetmemizi sağlıyor. Ne harika değil mi?
Aynı kitapta Byung-Chul Han yukarıdaki iğneli sözlerine şunları da ekliyor: “Selfie’ler, boşalmış, güvensizleşmiş bir benliğin güzel, pürüzsüz yüzeyleridir. Bugün insanlar, eziyet veren boşluktan kurtulmak için ya jilete ya da akıllı telefona uzanırlar. Selfie’ler, boş kendiliği kısa süreliğine gizleyen pürüzsüz yüzeylerdir. Ancak ters çevrildiğinde, kanayan yaralı sırtlarla karşılaşır karşılaşılır. Yaralar, selfie’lerin arka yüzleridir.”
Çektiğimiz her selfie hayatımızın acınası tarihinin bir sayfası oluyor. Keşke gerçekten dolu dolu yaşıyor, çok eğleniyor, çok klas takılıyor, çok geziyor, çok şaka yapıyor, çok saçmalayabiliyor, herkesin gördüklerini biz de görüyor, herkesin yediklerini biz de yiyor, herkesin giydiklerini biz de giyiyor diye bu kadar çok uğraşacağımıza, aldığımız ve verdiğimiz nefeslerin içini gerçek bir hayatla doldurabilecek kadar kendi hayatımızı yaşıyor olabilseydik! Olabilseydik de bunu kimselere acınası biçimde ispat etmeye çalışmamız gerekmeseydi!

