Önceki gün İsrail’de yapılan seçimlerin sonucunu tüm dünya dikkatle izliyor. Bu dikkat, İsrail’e duyulan bir sempatiden değil; bilâkis, ortaya çıkacak sonucun bölge ve dünya için daha ne kadar yıkıcı olabileceğinden duyulan endişeli hâlden kaynaklanıyor.
İsrail’de seçim sonrası parçalanmış siyasi yapıyı fırsat bilmeye teşne, başta Gazze olmak üzere tüm bölgede saldırgan, işgalci ve soykırım yanlısı politikaların dozunu artıracak birçok aktör mevcut. Geçmişte de olduğu gibi bunların hükümette ya da muhalefette olması bu gerçeği değiştirmiyor. Öyle ki ortada, dünyaya “demokrasi gösterisi” adı altında sunduğu seçim sandıklarında oylar sayılırken dahi Gazze’ye yönelik saldırılarını durdurmayan bir İsrail duruyor.
Daha da vahim olanı, bu ölüm makinesini durduracak bir siyasi akıl, ahlâk ve irade bugün dünyada “büyük güç” olarak kategorize edilen ülkelerin hiçbirinde mevcut değil. Olsaydı 21.yy’ın ortasında Gazze’de bir soykırım yaşanmazdı. Görüldüğü üzere, bu güçlerin para, sermaye, silah gibi maddi kapasiteler bakımından muktedir olmaları diğer yanda merhamet, vicdan, evrensel hukuk, insan hakları, egemenlik, meşruiyet ve ahlaki bakımından ve kaht-ı rical zaviyesinden ne kadar fakir oldukları gerçeğini değiştirmiyor.
Aslında sorun sadece normatif ve ahlaki değerlerde yaşanan erozyondan ibaret sayılabilecek kadar da basit değil. Bugün Gazze’de yaşananların yarın sadece Orta Doğu’da değil, dünyanın herhangi bir bölgesinde de yaşanmayacağının da garantisi yok. Bu bakımdan son derece gerçekçi ve fiili bir İsrail tehdidi ile karşı karşıya dünya.
Dünya Yahudi Kongresi Başkanı ve İsrail’in uluslararası alandaki en büyük destekçisi, 82 yaşındaki milyarder Ronald Lauder’in 22 Ekim’de, seçimlerden sadece bir hafta önce Hareetz gazetesine verdiği röportaj bu bakımdan “içerden” bir ses olarak son derece dikkat çekiciydi. Bizim için röportajı dikkat çekici kılan ise dünya siyonistlerinin gerçekte neyi önemseyip neyi önemsemediğine dair varsayımlarımızı teyit etmesiydi. Lauder, dünyaca ünlü bir kozmetik firmasının yaşayan tek varisi. Forbes milyarderler listesinde. İş adamlığının yanı sıra 1984 yılında ABD’nin Avrupa ve NATO politikalarından sorumlu Savunma Bakan Yardımcısı olarak görev yapan Lauder, ABD Başkanı Reagan döneminde de ABD’nin Avusturya büyükelçisi olarak atanmış. Dünyanın önde gelen kozmetik firmalarından birinin sahipliği yanında, uluslararası alanda diplomasi ve bürokrasi deneyimlerine de sahip bir isim. Lauder’in mülakatı sadece İsrail içinde değil, dünya siyonistleri arasında da tartışmalara neden oldu. Kişisel hıncını ve hesaplaşmalarını görevine alet ettiği yönünde eleştiriler bir yanda, aksine İsrail’in dünyadaki imajına ilişkin eleştirilerini haklı bulup destekleyenler de vardı. Röportajda İsrail’in geçmişte gerçek bir demokrasi olduğunu iddia eden Lauder, ülkenin geleceğine dair kendince uyarılar yapıyor ve bir zamanlar en büyük destekçisi olduğu Netanyahu’yu İsrail’i bir muz cumhuriyetine çevirmekle suçluyor. Soykırımcı diğer iki isim Ben Gvir ve Smotrich’in ise İsrail’in küresel imajına zarar verdiğini ve bu isimlerin ülkeyi felakete sürüklediğini savunan Lauder, bunlardan kurtulmazsa İsrail’in hem ABD’nin hem de küresel Yahudi diasporasının desteğini kalıcı olarak kaybedeceğini söylüyor. Bir yandan da İsrail halkına seslenerek “Babalarınız bu ülke için savaştı, siz ise aptalca her şeyi kaybediyorsunuz” diyor.
İsrail’deki mülklerini sattığını ve ülke ile kişisel bağlarının ve sempatisinin tamamen koptuğunu da söyleyen Lauder, röportajda Netanyahu’nun en güçlü rakibi ve muhalefet lideri Gadi Eisenkot’a açık desteğini de vermeyi unutmamış. Lauder’in röportajında anlattığı bir anektod daha var. 1990’ların sonlarında İsrail-Suriye arasındaki barış görüşmelerinde yer alan Lauder, Netanyahu’nun Hafız Esad ile müzakerelerden son anda çekildiğini ve bunu siyasi geleceğine zarar vereceği endişesi ile yaptığını aktarıyor. Bunun aslında İsrail’in barış isteyen bir ülke olmadığını gösterdiğini; karşı tarafa tahakküm kurma dürtüsünün bir sonucu olduğunu da belirtiyor.
Gelelim teyit ettiğimiz verilere. Yahudilerin kurumsal olarak dünyadaki en büyük lobicisi ve yöneticisi sayılan Lauder’in bu röportajda, İsrail’in Gazze soykırımına, tüm bölgeye ve insanlığa vermeye devam ettiği zarara ilişkin tek bir ifadesini göremiyoruz. Bu açıdan röportajın ahlâki bir zemini olduğu yanılgısına kimse kapılmasın. Neredeyse kurulduğu günden bu yana, tarihinde elinde Filistinli kanı olmayan bir tek İsrail hükümeti yokken, ülkenin dünyadaki imajının geldiği dip noktayı kendisine tek dert edinen Lauder’in bu açıklamaları aslında daha büyük bir resmi ortaya koyuyor.
O da İsrail içinde ya da dışında yaşayan, sağdan soldan fark etmeksizin; bu vahşi ve yıkıcı ideolojiyi bir din gibi ikame edinenlerin gerçek bir barış, adil bir çözüm ve kendisinden olmayan için insani bir yaşam hakkına inanmadığını gösteriyor.
Vaziyet iyimserlikten son derece uzak ve gerçekçi olunması gereken bir hâle işaret ediyor. İskoç yazar, emekli diplomat ve insan hakları aktivisti Craig Murray’in X’teki bir paylaşımı da aslında bu tabloyu son derece net özetliyor. “İsrail bugün hangi partinin soykırıma devam edip etmeyeceğini oyluyor.”
Dünyada “soykırım mağduru tek millet” söylemi ile bugünlere gelen bir ülkenin yaşadıklarını en ağır biçimde ve tedricen başka bir millete yaşatması unutulamayan bir travmanın değil olsa olsa kronikleşmiş bir kötülüğün ve hastalıklı bir ideolojinin sonucudur.
O ülkenin siyasi aklını oluşturan elitler ve onu yönetenler kadar onlara her şeye rağmen destek verenlerin de bu bakımdan sağlıklı bireyler olup olmadıklarının sorgulanması gerekiyor.
Kötümser olmak için sebep de çok, kötüler de…Daha iyimser olmak için ise vicdani ve insani değerleri savunan ve bunun mücadelesini verenlerin iyilik ittifakının her zamankinden daha dikkatli ve güçlü olması şart.
Bu vesileyle; dünyanın ve insanlığın şu günlerde ekmek, su gibi muhtaç olduğu merhamet, iyilik, vicdan ve bilgeliğin yüzyıllardır yegâne adresi ülkemizin ve aziz milletimizin; Cumhuriyetimizin 103. yılı kutlu olsun.

