Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Topkapı Sarayı’ndaki konuşmasını sıradan bir müze açılışı olarak okumak eksik olur. Darphane-i Âmire’de yedi yıllık restorasyonun ardından açılan beş müzeden biri Hüsn-i Hat Eserleri Müzesi. Benim dikkatimi çeken ise yıllardır depolarda tutulan eserlerin ilk kez izleyici karşısına çıkması.
Rakam az değil. On iki salonda iki binden fazla hat eseri sergilenecek. Koleksiyon, Şeyh Hamdullah’tan Ahmed Karahisârî’ye, Hâfız Osman’dan Sâmi Efendi’ye uzanan bir tarihi taşıyor. Bunlar sadece güzel yazı örnekleri değil. Harfin biçim, boşluk ve ritimle sanat diline dönüştüğü yüzyılların tanıkları.
Erdoğan konuşmasında Ahmet Hamdi Tanpınar’dan şu cümleyi hatırlattı: “Onları bilmeden tamamiyetimizi kazanamayız.” Bence konuşmanın en önemli yerlerinden biri burasıydı. Çünkü kültürel miras geçmişten kalanlarla sınırlı değil. Bugün hangi estetik dili konuştuğumuzla ve geleceğe ne aktaracağımızla da ilgili.
Türkiye’de geleneksel sanatlara uzun süre ya nostaljik bir hatıra ya da korunması gereken tarihî bir nesne gözüyle bakıldı. Çağdaş sanat alanı ile hat, tezhip, ebru veya minyatür arasında görünmez duvarlar örüldü. Oysa bu ayrım sanatın doğasından çok kurumların, eğitimin ve sergileme alışkanlıklarımızın ürünü.
Burada önemli bir fark var: Bir eseri korumakla bir sanat geleneğini yaşatmak aynı şey değil.
Erdoğan’ın mirası korurken “onu daha da zenginleştirebilmek” gerektiğine dair vurgusu önemli. Hat eserlerini depodan çıkarmak büyük bir iş. Ama onları vitrinlere yerleştirip ziyaretçi sayılarını artırmak yeterli değil. Müzenin bu eserlerin nasıl üretildiğini, hattatların birbirinden ne öğrendiğini, meşk geleneğinin nasıl sürdüğünü ve farklı dönemlerde nasıl dönüşüm geçirdiğini de anlatması gerekiyor.
Dahası var. Bugün hat sanatını sadece geçmişin ustaları üzerinden anlatırsak onu yaşayan bir sanat olmaktan çıkarırız. Genç hattatların yeni malzemelerle, farklı ölçeklerle, dijital araçlarla kurdukları ilişkiyi de görmeliyiz. Hat sanatının geleceği, harfleri yüzyıllar önceki biçimleriyle tekrar etmekten ibaret olamaz. Geleneğe bağlılık, değişimi yasaklamak değildir.
Erdoğan’ın konuşmasındaki “reddi miras” eleştirisi de üzerinde düşünmeye değer. Türkiye’nin kültür tarihinde kopuşlar, ihmaller ve ciddi kayıplar yaşandığı muhakkak. Ancak bu mirasa sahip çıkmanın yolu kültür tartışmasını sürekli siyasi kampların kavgasına hapsetmek olmamalı. Tam tersine, bu eserleri farklı dünya görüşlerinden insanların birlikte sahipleneceği ortak bir kamusal alana dönüştürmek gerekiyor.
Darphane Külliyesi’nde sanatçılara ve sivil toplum kuruluşlarına ayrılan galeriler bu yüzden önemli. Cumhurbaşkanı burası için “canlı, dinamik ve bereketli” bir kültür sanat atmosferinden söz etti. Bunun gerçekleşmesi müzelerin açılmasıyla değil, açıldıktan sonra nasıl yönetileceğiyle ilgili. Küratöryel özgürlük, araştırmacıların koleksiyonlara erişimi, nitelikli yayınlar, uluslararası iş birlikleri ve sürekliliği olan programlar bu işin ayrılmaz parçaları.
Büyük müzeler artık sadece eser sergilemiyor; bilgi üretiyor, yeni üretimi destekliyor. Hüsn-i Hat Eserleri Müzesi de aynı iddiayı taşımalı. Belki burada çağdaş bir sanatçıyla bir hattat yan yana üretim yapmalı. Belki depolardan çıkan bir levhanın hikâyesi genç bir sanatçı için yeni bir eserin başlangıcı olmalı.
Çünkü esas mesele geçmişi camın arkasına yerleştirmek değil, onunla yeniden konuşabilmek.
Topkapı’da açılan kapı çok kıymetli. Şimdi asıl soru şu: Bu kapı bizi yalnızca geçmişe mi götürecek, yoksa geleceğe de açılacak mı?

