Mekke Savunma Paktı (MSP) devletlerinin İran ziyareti herkesin dikkatini hızla Tahran’a çekti. Refleks, toplantının İran’ın da ittifaka katılmasına dair bir işaret sayılıp sayılmayacağı merakıydı. Merak aynı hızlı söndü çünkü mevcut konjonktür böyle bir olasılığı ‘yok’ denecek kadar zayıflatıyor…
Hem heyetlerin kadrosu üyelik konusunu masaya yatırmaya müsait değil hem ittifaktaki her ülkenin kolaylıkla “evet” demesini zorlaştıran sorunlar bulunuyor. Zaten savaş halindeki bir adayın yükü ortadayken, savaşın yeni aşamasının başlayacağına dair tekrarlanan söylenceler varken, ittifak üyesi S. Arabistan’la direkt veya n-direkt (Yemen) bol kıvılcımlı sürtüşmeler yaşanırken, “mümkün değil” demiyoruz ama kolaylıkla “mümkün gözükmüyor” yazabiliriz…
MSP’na en yakın Mısır’ın dahi tam üyelik için ağırdan aldığı, “R4’te zaten birlikteyiz” dediği ortamda İran’ın ne davet edilmesi ne de onun koşarak üye yazılması olası değil. Şimdilik bu faslı geçebiliriz. Ama son cümlemiz şöyle olsun; “İran’ın MSP’na tam üyeliği ittifakın ‘stratejik niteliğini’ değiştirir”! Bu da ‘küresel bağlam’ demektir. Bu cümleyi ezecek bir jeopolitik gerçeklik şu an yok…
Bunun yanında İran ittifaka üye olmasa da, İsrail bu gelişmeden rahatsız olacaktır ve oldu da. Nitekim, İsrail ve Yunan basını coştu. Çünkü, Tahran’da masanın her iki tarafından gelen açıklamalar, bir “yakınlaşma ve başlangıç” öyküsü anlatıyor. Bu da, İran’ın yalnızlaştırılması, darlanması politikalarını zora sokar. Mekke Paktı haritası açıldığında, nasıl İran’ı üç köşeden parantezleyen bir resim ortaya çıkıyorsa, ittifakın İran’la sadece yakınlaşması bile parantezlerin geçirgenliğini artıracaktır…
***
Kaldı ki, masadaki dosyalar yeni ortak arayışlarından daha ağır konulurla doluydu…
Çok açık, güvenlik temelli bir oturum gerçekleşti ve İran’ın ABD-İsrail’le savaşı, Körfez ve bölge ülkelerinin bundan kötü etkilendiği, ‘bedelini ödemek istemedikleri’, Yemen-Husi meselesinin çözümü, nihayet küresel enerji akışının canına okuyan yolların açılması noktasında bir girişimin/görüşmelerin gerçekleştiğini söyleyebiliriz. Tabii şu da iddia edilirse kimse karşı çıkamaz; MSP üyeleri İran’a, “S. Arabistan meselesinde biz tarafız. Bizi de zor durumda bırakıyorsun” sinyali göndermiş olabilir. Niyetleri bu olmasa dahi ‘kompozisyon’ gereğidir. Bu da bir “baskı” türüdür. İran bunu anlayacaktır ama aynı zamanda bir “kapı” da açılmış olması icap eder. Aksi çalışmaz…
Diğer taraftan, bölgeye dair ortak vizyon geliştirilmesinde Tahran yönetiminin dışlayıcı olmadığını da tespit gerekiyor; “bölge ülkelerine dayanan bir güvenlik düzenini” İran hep istedi, bugün de istiyor. Ancak bu da ‘MSP’ değil! Daha geniş ve kendine yakın unsurları da barındıran bir bölgesel yapıyı teşvik ediyor Tahran. Buna Ankara, Riyad, İslamabad dahil olursa itirazı olmaz belki ama ‘çekirdeği’ belirlenmiş ortaklığa sonradan katılmak İran’ın ne kadar işine gelir bilinmez…
Son olarak, Tahran buluşmasının “arabuluculuk” ihtimali üzerinden ABD’ye bir yeni teklif taşınacaksa, bu da mümkündür. Buluşmanın organizasyonunu Pakistan’ın yaptığı düşünüldüğünde daha olasıdır. Hatta bu sefer adı geçen ülkelerin destek ve gözetiminde de gerçekleşebilir…
***
Bölge jeopolitiği açısından bu toplantının geleceğe dair ne söyleyebileceğini, İsrail ve ABD’nin bu işe nasıl bakacağını merak etmeliyiz. O da ancak, neredeyse eş-zamanlı gerçekleşen İsrail seçim sonuçlarının Netanyahu’yu devirmesi halinde ortaya çıkacaktır. Bu satırlar yazılırken, İsrail sandığından kimin, ne halde çıktığına dair emare yoktu…
Tek bildiğimiz, Netanyahu ve rakiplerinin tek başlarına da, koalisyon derleyerek de bir iktidar kurmalarının zor göründüğüydü. Netanyahu ve koalisyonunun yeter hükümet sayısına ulaşamayacağı, hatta toplam sandalye sayısının ikinci sırada kalacağına dair güçlü okumalar, anketler mevcuttu. Bilemeyiz. Ama siz bu satırları okurken biliyor olacaksınız. Netanyahu hükümetten düşer, yeni bir koalisyon hükümeti göreve gelir ise, İran toplantısı bir tür başlangıç ifade etmeye başlar. Bölgenin düzenine dair yeni bir ihtimal ortaya çıkar.
Asıl bakılması gereken de budur…
***
Eğer olursa; yeni İsrail iktidarı küresel imajındaki görünümünü değiştirme politikası uygulayacaktır. Şu anlama gelmiyor; muhtemel hükümetin bölgesel güvenlik kaygıları ve kabulleri Netanyahu’dan farklı olacaktır. Türkiye ve Filistin meselesine yaklaşımında dramatik dönüşler yaşanacaktır. Ama “savaş eğilimi” azalabilir. Netanyahu’nun, “7 cephede savaşıyorum” saldırganlığı, yeni hükümet tarafından benimsenmeyebilir. Türkiye ile jeopolitik rekabet değil ama çatışma ihtimali azalacaktır. İran’la savaşı sürdürme hevesi düşebilecektir. (Başlangıçta ‘yumuşak’ olmadıklarını göstermek için hızlı bir girişim de yapabilirler!) Diğer bölge ülkeleriyle ilişkiler diplomatik tona kavuşabilecektir. Avrupa ve ABD’de yitirilen cepheler tahkim edilebilir, nüfuz inşasına başlanabilir. Nihayet, ‘İbrahim Anlaşmaları’ ile sembolleşen İsrail’in bölge içinde huzurla yaşama yolları yeniden yoklanabilir…
Yeni hükümet bugün dahi kurulsa dönmeye hemen başlayacak çarklar değil bunlar. Aksi halde ise analiz edecek, kestirmelerde bulunulacak bir hal zaten bulunmuyor…
Stratejik sinerjiler kendi başına belirleyici değildir. Belli bir planın içine düştüklerinde devinim kazanırlar. Biz bu uyumu “denk düşme” olarak algılarız ama çoğunlukla ara istasyonlardır. İsrail ve ABD seçim sonuçları ile mesela MSP’nın işlevleri daha güçlü hale gelebilir. Ama küresel bağlamın dışına taşamaz…

