Küçükmustafa Paşa’ya girerken tuhaf bir huzur kaplıyor her yanımı. Belki de Gül Camii’nin önünden geçen sokağın pitoreski yüzünden. İleride küçük dükkânları ile eski günlerden kalmış bir çarşı. Duvardan duvara atlayan sarmaşıklar, mor salkımlar. Caminin önünde koca bir çınar. Çınarın gölgesinde şadırvan. Çoğu Rizeli cemaat abdest alıyor, ikindi yakın. Adile Sultan’ın Mahalle Mektebi şimdilerde kütüphaneye çevrilmiş.
Gül Camii’nin tezhipleri de eskiden kalma. Oldukça yüksek kubbeli, karışık sütunlu, karanlıkça bir cami. Bakıma muhtaç.
Cibali’nin adı Cebe Ali Bey’den geliyor. İstanbul Fetih Cemiyeti kapının girişine bir mermer levha astırmış. Üzerinde şunlar yazıyor: “29 Mayıs 1453 günü Bursa Subaşısı Cebe Ali Bey buradaki sur kapısını kırdırıp içeri girdiğinden halk bu civara Cibali demiştir”.
Kapının Haliç’e bakan kısmında küçümen bir park var. Haliç projesinin başlangıç noktalarından biri burası. Ortasında bir mermer havuz ve havuzun başında Latin harfleri ile küçük bir kitabe: “Hedefimiz en kısa zamanda Haliç ile etrafını bu saha gibi temiz, bu havuzun suyu kadar berrak yapmaktır. İstanbul Belediyesi. 6.7.1984”.
Aradan beş yıl geçmiş. Eyüp’ten Cibali’ye kadar dolaştığımız Haliç şeridi elhak söylenenler kadar temiz ve berrak olmuş. Umarız bu temizlik her geçen gün artarak devam eder, Haliç’in suyu da çimenleri çiçekleri gibi durulur, berraklaşır. Aslında bu küçümen mermer parçasını yeni Belediye Reisi Nurettin Sözen’e göstermek gerekir. Cibali Tütün Fabrikası’nı geçerken Orhan Kemal’i hatırlıyorum. Bu civarda oturmuştu uzun yıllar, işçileri, işçi çocuklarını yazmıştı. Neredeyse bir Orhan Kemal romantizmi çıkaracağım. Belki de ellili yılların beni de içine alan çocukluk günlerinden, yahut şu güzelim sokak isminden: Fukara Babası Sokağı.
Bu sokak kıvrıla uzana, İstanbul’un bir ucundan bakınca öbür ucu görünmeyen gizemli sokakları gibi beni Üskübî Çakır Ağa Camii önünden geçirip Nâlinî Mehmed Mimî Dede Türbesi kapısına kadar getiriyor. Tam karşısında Haraççı Kara Mehmed Camii var. Küçük bir mescit. Buralarda ne kadar çok türbe, ne kadar çok mescit var. Bir yanda kapısı yeşile boyalı Şeyh Ahmed Buhari Türbesi, öte yanda Yeşil Tulumba Sokağı.
Bir pazar gününün bütün sükûneti içinde türbelerin, mescitlerin, yıkık ve harap binaların arasından geçerek Unkapanı’na vardım. Tekel Genel Müdürlüğü’nün sol gerisindeki Şazeli Camii’ne ulaştım. Burada da tamirat var. Hatta camiyi yeniden yapıyorlar desek yeridir. Minaresi bile yenileniyor. İçeri girdim. Nefis bir ahşap işçilik. Sakallı bir imam karşılıyor güler yüzle: “Allah izin verirse eskisinden güzel olacak” diyor.
İnşaatı bitince bütün okurlarımdan rica ederim. Bir vakit namazı kılmak üzere Şazeli Camii’ne geliniz, bir ihya hareketinin bütün güzelliğini göreceksiniz. Kitabesinde bir yangın sonrası II. Abdülhamid Han tarafından onarıldığı belirtiliyor.
Artık Eyüp’ten başlayan yolculuğumuzun sonuna geldik. Bütün bu geçtiğimiz yerlerde, Haliç kıyısı boyunca imar, inşa, park, bahçe, lale, çimen, çiçek, spor sahası, ferahlık ve güzellik gördük. Ama ya evler, ya sokaklar, ya mahalleler, ya oralarda oturan insanlar? Onların dertleri, geçimleri...
Bundan böyle Unkapanı Köprüsü’nden karşıya geçip, bir de Haliç’in karşı geçesini dolaşmayı düşünüyorum. Bakalım o mahallelerde ne gibi değişiklikler olmuş; neler gitmiş, neler kalmış. Yalnız karşıya geçmeden önce köprü ayağı altında kurulan “Kuş pazarı”nı ve garibanların mekânı “Uzunçarşı”yı görmeliyim.


