103. yılında Cumhuriyet’in anlamı

04:00, 02/11/2026, Pazartesi
Yeni Şafak
103. yılında Cumhuriyet’in anlamı
İllüstrasyon: Cemile Ağaç Yıldırım.

Cumhuriyet kelimesine taşımadığı anlamlar yüklendiğinde kuruluş döneminin tercihleri Cumhuriyet’in kendisiyle bir tutulur, hükümete yönelik itiraz rejime, rejime yönelik eleştiri de millete karşı çıkış olarak okunur. Cumhuriyet adına konuşanlar da başkalarının Cumhuriyet’e ne kadar bağlı olduğuna karar verme yetkisini kendilerinde görmeye başlar.

Dr. Emre Turku - Siyaset Bilimci

Her yıl 29 Ekim yaklaştığında “cumhuriyet” kelimesinin kendi anlamının çok ötesinde kullanıldığına yakından şahitlik ederiz. Resmî törenlerden ders kitaplarına kadar demokrasi, özgürlük, hukuk devleti ve çağdaşlık, sanki cumhuriyetin ilanıyla doğrudan kazanılmış ve onun tanımına dâhil olmuş değerler gibi anılır. Bu özdeşliğin yaratılışının masum bir kutlama amacı taşımadığını düşünüyorum. Çünkü kelimeyi bir rejim biçiminin adı olmaktan çıkarıp bir erdemler toplamına dönüştürdüğünüz anda kuruluş döneminin uygulamalarını eleştiriden muaf tutar, ayrıca kendini Cumhuriyet’in bekçisi sayanlara da başkalarının bağlılığını ölçme yetkisi vermiş olursunuz. Cumhuriyet’in 103. yılında bu konuya dikkat çekmek için 1925 Gazeteciler Davası’ndan bir telgrafı hatırlamakta fayda görüyorum:

Şark İstiklâl Mahkemesi önünde yargılanan on gazeteci, Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal’e imzalı bir telgraf göndermiş, masumiyetlerinin mahkeme huzurunda ortaya çıktığını söylerken aynı metinde af ve müsamaha dilemişler. Suçsuz olduğunu ilan eden birinin bağışlanma istemesindeki çelişki, Cumhuriyet’in ilanı ile demokrasinin kurulmasının aynı şey olmadığını herhangi bir kavramsal tartışmadan daha açık gösterecektir diye umuyorum.

Cumhuriyet en dar anlamıyla devlet başkanlığının veraset sistemine dayanmadığı bir düzendir. Demokrasi iktidarın serbest rekabetle belirlenmesini ve değiştirilebilmesini, hukuk devleti ise iktidarın haklar ve güvencelerle sınırlanmasını gerektirir. Egemenliğin millete ait olduğunu ilan etmek, millet adına hareket edenlerin denetleneceğini tek başına güvence altına almaz. Farklı tercihler örgütlenemiyor, iktidara itiraz edemiyor ve onu değiştiremiyorsa millî egemenlik ilkesi, yönetenleri sınırlayan bir dayanak olmaktan çıkıp kendini milletin yegâne temsilcisi sayanların meşruiyet gerekçesine dönüşebilir.

MUHALEFET TABİÎ DEĞİL Mİ?

Bu gerilimin Cumhuriyet ilan edilmeden önce de hissedildiğini özellikle bazı hatıratlarda görebiliyoruz. Halide Edip Adıvar, Türk’ün Ateşle İmtihanı adlı eserinde Büyük Taarruz’un son günlerinde Mustafa Kemal ile arasında geçen şu konuşmayı aktarır:

“Geçmiş günlerde neler çekmiş olduğunu düşünerek Mustafa Kemal Paşa’nın neşesi insana ferahlık veriyordu. Dedim ki:

-İzmir’i aldıktan sonra artık biraz dinlenirsiniz, Paşam. Çok yoruldunuz.

-Dinlenmek mi? Yunanlılardan sonra birbirimizle kavga edeceğiz, birbirimizi yiyeceğiz.

-Niçin? O kadar yapılacak iş var ki!

-Ya bana muhalefet etmiş olan adamlar?

-Bu, bir millet meclisinde tabiî değil mi? Burada gözleri tehlikeli surette parladı ve İkinci Grup’tan iki isim zikrederek onların halk tarafından linç edilmeye lâyık olduklarını söyledi.”

Halide Edip bu satırları sürgünde kaleme almıştır. Yine de bu diyalog, sonraki yılları belirleyecek soruyu açıkça ortaya koyuyor: Muhalefet meclis hayatının olağan bir unsuru mudur, yoksa lidere ve yürüttüğü mücadeleye yönelmiş bir karşı çıkış mı? Halide Edip’in sorusu demokratik siyasetin temel şartını hatırlatır. Birlikte savaşmış olmak, savaştan sonra aynı siyasal programı paylaşmayı zorunlu kılmaz.

CEVAP GERÇEK OLDU

Halide Edip’in sorusuna sonraki yıllarda verilen cevabı görmek için o dönemde atılan birkaç adımı hatırlamak yeterlidir. Meclis’in açılmasından altı gün sonra, 29 Nisan 1920’de çıkarılan Hıyanet-i Vataniye Kanunu, savaş şartlarında yeni otoriteyi korumak için kabul edilmişti. Fakat kanunun kapsamı gittikçe genişletildi. 15 Nisan 1923’teki değişiklikle saltanatın kaldırılmasına dair 1 Kasım 1922 kararına aykırı hareketler ve Meclis’in meşruiyetine yönelik kasıtlı sözlü, yazılı veya fiilî muhalefet de vatana ihanet sayıldı. Bir buçuk yıl sonra, 17 Kasım 1924’te, Kâzım Karabekir başkanlığında Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy ve Adnan Adıvar gibi Millî Mücadele’nin önde gelen isimleri Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı kurdu. Dün aynı safta savaşanlar arasındaki ayrılık böylece ilk kez örgütlü bir muhalefete dönüşmüştü. Fırkanın ömrü ise yedi ayı bulmadı. Şubat 1925’te Şeyh Said İsyanı başladı, 4 Mart’ta Takrir-i Sükûn Kanunu çıkarıldı, Ankara ve Şark İstiklâl Mahkemeleri kuruldu. Olağanüstü yetkiler isyan bölgesiyle sınırlı kalmadı. Birçok gazete ve dergi kapatıldı, 3 Haziran 1925’te de sıra Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’na geldi.

GAZETECİLER DAVASI: ELEŞTİRİNİN SUÇA DÖNÜŞMESİ

Savaştan yeni çıkmış ve bir isyanla karşılaşmış devletin güvenlik kaygılarını görmezden gelmek haksızlık olur. Ancak bağlam, kararların hangi şartlarda alındığını açıklar, başka türlü alınamayacaklarını kanıtlamaz. Gazeteciler Davası, isyanla mücadele ile eleştirinin susturulması arasındaki çizginin nasıl bulanıklaştığını gösteren en açık örnektir. Haziran 1925’ten itibaren Eşref Edip, Velid Ebüzziya, Sadri Ethem, İsmail Müştak, Gündüz Nadir, Ahmet Emin, Ahmet Şükrü, Fevzi Lütfi, Suphi Nuri ve Abdülkadir Kemalî gibi dönemin tanınmış gazetecileri tutuklanarak Şark İstiklâl Mahkemesi’ne gönderildi. Suçlama, yazılarıyla isyanı kışkırtmaktı ve bunu desteklemek için Şeyh Said’in mahkemedeki ifadelerine başvuruldu. Oysa hükümetin siyasetini eleştirmek ile silahlı bir ayaklanmayı teşvik etmek aynı şey değildir. Bu ayrım ortadan kalktığında bir başyazı, hatta birkaç satırlık bir fıkra bile isyanın delili olarak okunabilir. Sanıklardan Eşref Edip, yıllar sonra hatıratında yargılamayı şöyle değerlendirecektir:

“Demek mesele ortada. Muayyen bir suça karşı bir yargılama değil; verilmek istenen cezaya göre bir makale, yahut birkaç fıkra bulmak, onu ileri sürmek… Yoksa isyanlarla hiçbir gazetecinin zerre kadar bir alâkası olmadığı bilinen bir husus.”

Bu, yargılanan bir gazetecinin kendi tecrübesine dair yorumudur. Fakat itirazın merkezindeki ayrım hukuk güvencesinin özüdür. Suçun tespitinden faile ulaşmak başka, önceden belirlenmiş kişiye uygun suç aramak başkadır.

MASUMİYET İLE AF ARASINDA İKİ TELGRAF

Yazının başındaki telgraf da tam bu süreçte doğar. Eşref Edip’in aktarımına göre gazetecilere, Cumhurbaşkanından af ve müsamaha talep etmeleri telkin edilir. Telgrafın bütün sanıkların imzasını taşıması istendiği için, başta imzalamaya yanaşmayan Velid Ebüzziya’yı bizzat Eşref Edip ikna eder. Bunun üzerine şu telgraf gönderilir:

“Ankara’da Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine:

Şark İstiklal Mahkemesi karşısında sorgulanmalarımız icra ve ikmal olunduğu şu günlerde tahdis-i nimet kabilinden bir hareketle huzur-i ulviyetinize çıkmayı vecibeden ad ettik. Cumhuriyet’in sadık bir amelesi, inkılâbın samimi bir hadimi olduğumuzu isbat etmiş olmak kanaatiyle bîpeyan bir fahr ve gurur hissederek zât-ı riyaset-penahilerine bir kerre daha arz ederiz ki, bu kanaat şu dakikada vicdanlarımızı müsterih etmekle beraber bundan daha çok güvendiğimiz nokta asalet-i kalbinizin lütf-i hata püşanesidir. Bu lütfun yad-ı imtinan-kâranesiyle ve zeval-i na-pezir bir kâlbi irtibatla bundan sonra vazifemize devam edebilmek, vicdanlarımızda hasıl olan intihabı müstakbel hareketlerimize rehber edinerek yüksek gayemize doğru temiz nasiye ile yürüyebilmek için feyz-i enzar-ı itimadınızın bizlerden diriğ buyurulmamasına pek muhtaçdır.

Huzur-i mahkemede taayyun eden masumiyetimiz için Büyük Münci’nin yüksek vicdanından duyacağımız afv müsamaha müjdesi iledir ki bizim için kıymettar olur. Bu lütfu bizden esirgemeyeceğinizi uluv-vu kalbinizden ümid ederek en derin tazimatımızı arz ve takdim ederiz, Muhterem Reis-i Cumhur Hazretleri!”

Gazeteciler, Cumhuriyet’in sadık birer amelesi ve inkılâbın samimi birer hizmetkârı olduklarını ispat ettiklerine inandıklarını, bunun vicdanlarını rahatlattığını söylüyor. Ama asıl güvendikleri şeyin Cumhurbaşkanının kusur örten lütfu olduğunu da ekliyorlar. Bu lütfu minnetle anarak görevlerine devam edeceklerine, gelecekteki davranışlarını buna göre yönlendireceklerine de söz veriyorlar. Son cümlede ise mahkemede ortaya çıkan masumiyetlerinin ancak gelecek bir af müjdesiyle kendileri için değer kazanacağını yazıyorlar. Buna karşılık Mustafa Kemal’in Şark İstiklâl Mahkemesi’ne gönderdiği cevap da şöyle olmuştur:

“Şark İstiklal Mahkemesi Savcılığına:

Gazetecilerin mahkemeye celbinden sonra Anadolu’da ve isyan sahasındaki meşhudatları üzerinde hata ettikleri ve nadim oldukları hakkındaki telgraflarını evvelce mahkemenin adalet nazarına takdim etmiştim. Bu defa yine müştereken yukarıdaki telgrafla müracaat ediyorlar. Bunu da nazar-ı insafa almak muvafıktır, efendim.”

“CUMHURİYETİN SADIK BİR AMELESİ”

İki metin yan yana okunduğunda dikkat çeken, dönemin resmî hitap kalıplarıyla açıklanabilecek övgü ve hürmet ifadelerinden fazlasıdır. Gazetecilerin telgrafında af ve müsamaha talebi ile Cumhuriyet’e ve inkılâba bağlılık beyanı iç içe geçer. Mahkemede ortaya çıktığı söylenen masumiyet bile ancak bu bağlılığın kabul görmesiyle değer kazanacaktır. Velid Ebüzziya’nın telgrafı imzalamakta gösterdiği tereddüt, bu beyanın bir tercih olarak değil, bir zorunluluk olarak yaşandığını gösterir. Mustafa Kemal ise gazetecilerin hata ettiklerinden ve pişman olduklarından söz ederek müracaatı “nazar-ı insafa almak muvafıktır” notuyla mahkemeye iletir. Şark İstiklâl Mahkemesi’ndeki yargılama 13 Eylül 1925’te gazetecilerin büyük kısmının serbest bırakılmasıyla sona erdi, dosyası Ankara İstiklâl Mahkemesi’ne gönderilen Abdülkadir Kemalî de Şubat 1926’da beraat etti. Kararın telgrafla belirlendiğini söylemek eldeki veriyi aşar. Ancak Cumhurbaşkanının sanıklar hakkındaki değerlendirmesinin süren bir yargılamaya taşındığı açıktır. Hukuk devletini belirleyen ise yöneticilerin merhametli olmasından çok, insanların bu merhamete muhtaç olmamasıdır.

Gazetecilerin kendilerini tanımlamak için seçtikleri ifade bu bakımdan dikkate değerdir: “Cumhuriyet’in sadık bir amelesi.” 1925’te cumhuriyet kelimesi hakları güvence altına alan bir ilke olarak değil, sadakatin ölçüsü olarak işlemiştir. Cumhuriyet’i demokrasi ve özgürlükle kendiliğinden özdeşleştirenlerin gözden kaçırdığı da budur. Kelimeye taşımadığı anlamlar yüklendiğinde kuruluş döneminin tercihleri Cumhuriyet’in kendisiyle bir tutulur, hükümete yönelik itiraz rejime, rejime yönelik eleştiri de millete karşı çıkış olarak okunur. Cumhuriyet adına konuşanlar da başkalarının Cumhuriyet’e ne kadar bağlı olduğuna karar verme yetkisini kendilerinde görmeye başlar.

Sayfa Sonu
Türkiye’nin Birikimi. Uluslararası Medya Grubu.

Türkiye’nin gündemini belirleyen haber kaynağına hoş geldiniz! Tarafsız, dinamik ve derinlemesine habercilik anlayışıyla Yeni Şafak, okuyucularına güncel gelişmelerin ötesinde bir deneyim sunuyor. Siyaset ve ekonomiden kültür-sanat ve spor dünyasına kadar geniş bir yelpazede sunduğu haberlerle, hem Türkiye’de hem de dünyada neler olup bittiğini anında öğrenin. Dijital platformlarıyla her an, her yerden en doğru bilgiye ulaşın; Yeni Şafak’la gündemi yakalayın!

Sosyal medyada bizi takip edin
Mobil Uygulamaları indirin

Gündemi cebinizde taşıyın! Yeni Şafak’ın mobil uygulamalarıyla, en güncel haberlere anında ulaşın. Siyasetten ekonomiye, spordan kültür-sanat dünyasına kadar geniş bir içerik yelpazesi parmaklarınızın ucunda! Hem iOS, hem Android hem de Huawei cihazlarınızda kolayca indirerek, günün her anında en doğru bilgiye hızlıca erişin. Hemen indirin, dünyadaki gelişmeleri kaçırmayın!

Kategoriler
Albayrak Medya

Maltepe Mah. Fetih Cad. No:6 34010 Zeytinburnu/İstanbul, Türkiyeiletisim@yenisafak.com+90 212 467 6515

YASAL UYARI

BIST isim ve logosu 'Koruma Marka Belgesi' altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BİST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.

Tüm hakları saklıdır © Net Medya 2026