İş yapmak ile dikkat çekmek arasında büyük fark vardır. Horoz, sabah öterse, işimizi görür. Öğlen öterse, dikkatimizi çeker. Şöyle de söylenebilir: ''Yolu bilmek ayrı, yolda olmak ayrıdır.''
Yayınlanan kitapların çokluğu sizi yanıltmasın. Kalıcı eserler vermenin şartları her geçen gün ağırlaşıyor. Artık, kayda değer işler yapabilmek için masaya oturmak zorundayız. Masa, kendimize mahsus bir oda demektir. Devamı da, kütüphane.
Bir kütüphane kurmak, yolun başında olan genç arkadaşlarımızın öncelikli hedeflerinden biri olmalıdır.
Gençken, birçok şey kolaydır veya öyle görünür. Elbette, yazmak da. Buna karşılık, iyi bir kütüphane ve okunmuş kitaplar, bizi dikkatli kılar. Çünkü orada, gözü üstümüzde bir dolu usta vardır. Yahya Kemal''den Sezai Karakoç ve İsmet Özel''e kadar. Bir anlamda, onların gözü önünde, himayesinde yazıyor oluruz.
En güzeli ve kıymetlisi de, işimizi yapıp geri çekilmek, sonuca müdahale etmemektir. Gerçi müdahale etsek bile, ilerisi için, pek bir şey değişmeyecektir. Zaman, hem iyi bir öğütçü, hem de öğütücüdür.
Gençliğin birçok yan etkisine rağmen, şunu da söylemek, dahası, kabul etmek gerekiyor: Gençken, zaman ve insan, daha bir bereketli oluyor. Türk ve dünya edebiyatının birçok mühim ismi, en değerli eserlerini gençlik çağlarında vermişlerdir. Özellikle şiirde.
''Bütün işi tırtıl yapar, şöhreti ise kelebek kazanır'' deniliyor. Kelebek olmak isteyen, gençlik geçmeden, masaya oturmalı ve tırtıl gibi çalışmalıdır.
***
Yayınevlerinin ve dergilerin yayınladıkları kitaplara da, ''bir kütüphane kurmak'' gözüyle bakabiliriz. Yayınlanan her eser, o kütüphaneye konulmuş bir kitaptır.
Kitaplarına, yani kurduğu kütüphaneye bakarak, yayınevi yahut dergi sahibinin zevkini, seviyesini, tutumunu anlayabiliriz.
Yayınevlerinin ticari düşünmesine diyecek bir sözüm yok. ''Satabilecek kitapları'' tercih edebilirler, çoğunlukla da öyle yapıyorlar. İlk kitaplara, genç kalemlerin eserlerine mesafeli durmaları biraz da bundan.
Peki, dergiler öyle mi? Tezer Özlü''ye göre, ''kültür, bir şeye cesaret edebilme sorunudur.'' Bu cesareti gösterecek olan, öncelikle dergilerdir. Çünkü dergiciliğin esası, niyet ile cesareti yan yana getirmektir.
Evet. Merkezi dergiler, imkânları ölçüsünde, bir edebiyat dizisi oluşturmalıdır. Şiirlerine, öykülerine, yazılarına yer verdikleri edebiyatçıların kitaplarını yayınlamamak, pek adil olmuyor. Çalışmalarını sadece bir dergide yayınlayacaksın, sonra dosyanı kitaplaştırmak için başka dergilerin, yayınevlerinin kapısını çalacaksın. Hakikaten adil değil. Bir yayınevi bünyesinde çıkan dergilerin ise hiçbir mazereti olamaz.
Yürüyüşümüze Kırklar dergisiyle devam ederken, onca imkânsızlığa rağmen, bir edebiyat dizisi oluşturmayı başarmıştık. İsmail Kılıçarslan''dan Mustafa Akar''a kadar birçok genç kalemin ilk eserlerini orada yayınladık. Bugün itibariyle, altmış beş kitaplık bir toplama ulaştık.
Mahalle Mektebi''nin son sayısında, Salim Nacar''ın güzel bir şiirini okudum. ''Hakikat, müşterek bir sanattır'' diyor. O halde, hakikati söyleyelim: Hece dergisi, bu işte ciddi bir mesafe kaydetti. Görünen o ki, yolculukları uzun soluklu olacak.
Bu çabanın parlak örneklerine, geçmiş yıllarda daha çok rastlıyoruz. İlk aklıma gelen, Nuri Pakdil yönetimindeki Edebiyat dergisi ve yayınları. Yeditepe, Hareket, Varlık... Ali Ural öncülüğündeki Merdiven-Sanat''ı da unutmayalım.
Kitap yayını yapmanın sıkıntılı tarafları yok değil, var. Bir kere, risk almanız gerekiyor. Onlarca dosya arasından birkaç tanesini seçmek, birilerini de seçmemek demektir. Kırgınlıklar, kıskançlıklar, düşmanlıklar. Bir de bu: İnsanlar zor memnun olurlar. Buna karşılık, memnuniyetsizlik kolaydır, hemendir. Tezer Özlü''nün sözünü, işte bunun için çok sık kullanıyoruz.
İnancımız odur ki, fedakârlık, bütün güzel işlerin atasıdır. Sonrasında ise devamlılık ve bütünlük şarttır. Yaptığımız işleri, yayınladığımız kitapları, bir vücudun azaları gibi görmeliyiz. Her biri, diğerini tamamlamalı.
***
Edebiyat, aynı zamanda, yalın bir tutkunun adıdır. Anlatmaktan yahut anlaşılmaktan ziyade, anlamaya çalışmaktır. Herkesten evvel, kendimizden razı olmaktır.
Yazarımız, ''sadece güneşli günlerde yürürseniz, hedefinize asla varamazsınız'' diyor. Edebiyat, şartlar ne olursa olsun, yolda bulunmaktır. İyi ve kötü günde.
Yine, işimize, sözümüze, birlikte yürüdüklerimize karşı vefa göstermek, bağlı kalmaktır. Yirmi-otuz, hatta kırk yıldır yazıyorsunuz ve en eski ''arkadaşınız'' birkaç senelik. Nasıl olacak?
Vefa için bir adım daha atalım. Bu, ''Mehmet Akif''i niçin severiz'' sorusunun da cevaplarından biridir. Remzi Oğuz Arık anlatıyor: ''Akif, vefalı bir dosttu. Cinsi gittikçe azalan bu mübarek insan çeşidinin bizim milletimiz arasındaki değeri çok büyüktür.'' (Meseleler, Hareket Yayınları, 1974, sayfa 124)
Bütün bu yazdıklarımızı, girişe de uygun olarak, bir cümleyle özetleyelim: Horozun yeri, çöplük değil, kümestir.
Başlıklar :

